SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR
You are already subscribed to notifications.

Göçmenler?

Dünyanın kronikleşen önemli sorunlarından biri de iç ve dış göçlerin yarattığı problemlerdir. Birçok ülkede Göç Bakanlığı’nın olması
bu yüzden.

Türkiye, hem iç hem de dış göçler açısından en hareketli ülkelerden biri. 72 milletten konuklarımız var. Konuklarımız diyorum çünkü onlara hiçbir ülkenin bakmadığı bir şekilde misafir olarak görüp, en iyi şekilde ağırladık. Ağırlamaya da devam ediyoruz.

Hayata tutunmaları için devlet ve millet olarak elimizden gelenin fazlasını yaptık. Çoğu, çoktan bizden birileri haline geldi. Tıpkı pek çok yurttaşımızın Avrupa’nın pek çok ülkesinde onlardan birisi olduğu gibi.

Geçmişte bize en çok kızan Almanlardı, şimdi Özlem Türeci / Uğur Şahin çiftinin ülkeye kazandırdığı gururla en çok bağrına basan yine onlar.

Trump tüm göçmenleri ülke dışına atmaya çalışıyordu oysa Apple’ı Apple yapan da Suriyeli bir göçmen ailenin çocuğuydu.

Ve eminiz ki ileride bizdeki mülteci çocukların içerisinden de ülkemizi gururlandıracak çok isim çıkacaktır...

Teşekkürler Türkiye

Mülteciler konusunda yaptıklarımız için bize teşekkür etmeyen yok gibi. Bu konuda, hemen her platformda, örnek ülke olarak gösteriliyoruz.

Suriyeli mültecilerin önemli bir bölümü şartlar oluştuğunda ülkelerine geri dönecek ve mutlaka kalanlar da olacaktır.

Bu konuda çok yönlü projeler üretildi, üretilmeye de devam ediyor.

Eğitimde yapılanlar da bunların en başında geliyor.

Yani sadece güvenliklerini sağlayıp, karınlarını doyurmakla kalmıyor, eğitimleriyle de yakından ilgileniyoruz.

Onlara gösterilen bu ilgiyi abartılı bulanlar var.

Onlara, Allah hiç kimseyi bugün onların düştüğü duruma düşürmesin diyerek empati yapmalarını öneriyoruz.

Onlar bizim komşumuz, onlar aç ve açıktayken bizim gönül rahatlığı içinde olmamız mümkün değil.

Biz tarih boyunca buyduk, bundan sonra da böyle olmaya devam edeceğiz. Aksini hiç kimse bizden beklememeli...

Göçmenlere, özellikle de çocuklarına, ülkemizde misafir oldukları sürece, sadece okuma yazma öğretmekle kalmayıp, kalifiye eleman olmalarını sağlayacak meslekler de öğretmeliyiz.

Bunu yaparken de ne olur kendimizle kıyaslamayalım, bizim için yapılmayanların onlar için yapıldığı gibi bir yanlışın içine düşmeyelim. Yoksa içinden çıkılmaz bir noktaya gelinir ki bu da hepimizi üzmenin ötesinde bir işe yaramaz.

Sanat, diplomasi kadar olmasa da tarihe damga vuran en önemli ayrıntılardan biri. Bu yüzden, Suriyelilerin yaşadığı zulmü, sanatın her koluyla, sadece kendimize değil, dünyanın dört bir yanına anlatalım.

Resimler, heykeller, müzik, kitap, karikatür, fotoğraf, seramik, tasarımın her türlüsü, müzeler ve aklımıza ne geliyorsa, sanatın her alanında yarışmaysa yarışmalar açalım, görevse görevlendirmeler yapalım ama yaptığımız işin büyüklüğünü, ulviliğini, farkındalığını, hem bugüne anlatalım, hem de geleceğe miras bırakalım.

Haklı olmak, zoru başarmak, beklenenden fazlasını yapmak bazen yetmiyor, göstermek de gerekiyor. Ve, sanki biz bu konuda biraz zayıfız!

Sınavlar

Sınav hazırlıkları olanca hızıyla devam ediyor. 2022’de de 10 milyona yakın aday farklı sınavlarda ter dökecek, daha iyi bir gelecek arayacak.

Sınavlarda kazananlar kadar açıkta kalanlar da düşünülmeli, onların da hayata tutunmalarına olanak sağlanmalıdır.

Bu yıl sınava giren adaylar ve aileleri çok zor bir süreç yaşadı.

Sorular öylesine zor ve sonuçlar öylesine şaşırtıcıydı ki çoğu hâlâ kendisine gelemedi. Derslere, okula, hayata küstü. Odasından çıkmaz oldu.

LGS’den KPSS’ye, sınava giren her aday, istediği okula ya da işe girme şansının çok yüksek olmadığını biliyor ama yine de mücadeleden vazgeçmiyor. Çünkü geleceğin altın anahtarı, maalesef o birkaç saatlik sınavlar!

Bu bizde böyle de bizim gibi nüfusu fazla olan ülkelerde farklı mı? Japonya, Çin, Güney Kore ve daha pek çok ülkede çok daha ağır bir süreç söz konusu.

Çocuklar çocukluğunu, gençler gençliğini, veliler çocuk sahibi olmanın keyfini doyasıya yaşayamıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ta Belediye Başkanlığından bu yana bu konulara dikkat çekiyor ve çocuklarımızın sınav belasından kurtarılmasını istiyor. Bunu da defalarca dile getirdi. Bu konuda düzenlemeler yapılması için talimatlar verdi.

Böylesi bir mücadelenin ödülü asla hüsran olmamalı.

Yeni bir sınav ve yerleştirme sistemi düşünülürken, her çocuğumuzu, ilgi, yetenek ve performansları doğrultusunda, en çok istediği okullar olmasa da istediği bir okula ya da mesleğe yönlendirmek olmazsa olmazlarımızdan biri haline gelmelidir.

Bu o kadar zor mu?

Evet, hiç kolay değil ama imkânsız da değil.

Özetin özeti: İstersek, başarırız.

Yazının devamı...

Bu dersler, seçmeli mi olmalı?

Milli Eğitim Şûrası devam ederken şu sorunun cevabı, son bir kez daha mutlaka aranmalı:

“Eğitimin amacı ne?..”

Sınavlara öğrenci yetiştirmek mi yoksa kişilerin ve ülkenin yaşam kalitesini artırmak mı?

Diploma odaklı mı olmalı yoksa yetkinlik mi kazandırmalı?

Milli ve manevi değerlerden uzak mı olmalı yoksa evrensel değerler kadar ortak kültürümüze de değer vermeli mi?..

Bu çerçeveden baktığımızda, yaşadığımız topraklara, bulunduğumuz coğrafyaya, ortak kültürümüze hak ettiği önemi vermek, eğitim sistemimizin olmazsa olmazları arasında yer almalıdır.

Hangi ülkeye ya da kıtaya giderseniz gidin, bu değerler çok önemlidir. Çünkü vatandaşlık kavramı kadar aynı çatı altında yaşamanın olmazsa olmazları vardır.

Örneğin AB ülkelerinden biriyseniz ya da birinde yaşıyorsanız, Avrupa'nın tarihini, kültürünü, coğrafyasını, hukukunu, ortak değerlerini çok iyi özümsemiş olmanız gerekir. Ana derslerin çok önemli bir bölümü de bu yöndedir…

Peki ya bizde?

Tarih ve Coğrafya dersleri yok denecek kadar azaltıldı. Sınavlarda da yine yok denecek kadar az soru sorulduğu için dikkate alınmaz oldu...

Seçmeli olacakmış!

MEB’in önceki hafta yayınladığı genelgeye göre “Ortak Türk Edebiyatı”, “Ortak Türk Tarihi” ve “Türk Dünyası Coğrafyası” dersleri gelecek yıldan itibaren seçmeli olarak okutulacakmış!

Peki, neden asıl ders değil de seçmeli?

O kadar önemsizler mi?

Ya da bilinse de olur, bilinmese de olur gözüyle mi bakılıyor?..

İşte o genelge:

“Bakanlığımıza bağlı ortaöğretim kurumlarında uygulanan, Ortaöğretim Kurumları Haftalık Ders Çizelgesi’nin seçmeli dersler bölümüne yapılan değişiklikle “Ortak Türk Edebiyatı”, “Ortak Türk Tarihi” ve “Türk Dünyası Coğrafyası” dersinin eklendiği yazı ile bildirilmiştir.

Buna göre, 2022-2023 eğitim öğretim yılından itibaren Bakanlığımıza bağlı ortaöğretim kurumlarında, ekte gönderilen haftalık ders çizelgesinin uygulanacağı konusunda ilimizde bulunan özel okulların da bilgilendirilmeleri hususunda, bilgilerinizi ve gereğini arz/rica ederim...”

Şûra’dan ne çıkar?

Üniversite bitirme tezim “Milli Eğitim’e Yön Veren Kurum ve Kuruluşlar”dı. Bu nedenle 1980 öncesi şûraları kaynaklardan, sonrasını da gazeteci olarak bizzat katılarak izlemiştim. Buna katılmadım çünkü davetiye gelmedi. Son dakikada, günü kurtarmaya yönelik telefonla yapılan çağrının ise bir anlamı yoktu. Çünkü dokümanlar olmadan, hazırlık yapmadan katılmış olmak için katılmanın bir anlamı yoktu…

Ankara’da sırf bu amaçla yapılmış MEB’e bağlı Şûra Salonu ve hemen yanı başında herkesi ağırlayacak büyüklükte öğretmenevi varken, neden bir otelde yapılıyor, anlayamadım.

Anlayamadığım bir başka konu ise çalışma süresi! Genelde bine yakın katılımcının yer aldığı şûranın toplam çalışma süresi 10 saat 45 dakikaymış!

Sorun çok, zaman yok denilerek, umarız, eldeki hazır metinler şûra kararı diye yayınlanmaz…

Öğretmenlere müjde?

Öğretmenlik de tıpkı doktorluk, hakimlik, mühendislik gibi bir kariyer mesleği ve öğretmenler de geleceğin mimarlarıdır. Daha da önemlisi öğretmen öğretmendir.

Çeşit çeşit öğretmen olmaz. Yaşa, başa, yıla, sınava, payeye bakılmaz. Önemli olan sınıftaki performansı ve herhangi bir öğrencinin karşısına çıkacak en büyük şansın o olmasıdır.

Bakanlardan birisi okullarımızı “nitelikli”, “niteliksiz” olarak değerlendirmiş ve büyük kırılmalara neden olmuştu. Şimdi yine benzer bir yaklaşım öğretmenlik için söz konusu!

Liyakat, kıdem, performans ve çok daha önemlisi meslek aşkı her şeyin üzerinde olmalıdır.

Öğrenci ve atanamayan öğretmenler gibi atanmış öğretmenlerimizi de sınav köleleri haline getirmeyelim...

Özetin özeti: Yarın değişecek projeler yerine kalıcı ve sürdürülebilir kararlar almak en doğru olanı...

Yazının devamı...

In - Out meslekler?..

Hemen her şey öylesine hızlı değişiyor ki, onlardan birisi de meslekler. Mesleki değişim ise eğitimle iç içe.

Eğitim yerinde sayarken mesleklerin transformasyon geçirmesini beklemek hayal olur. Peki, bu boşluğu başka kurumlar doldurur mu?

Önümüzdeki yıllardaki değişimin bugünkünden çok daha hızlı olacağı kesin ve maalesef pek çok kurum gibi okullar ve eğitim sistemleri de bu değişimin hızına ayak uyduramayacak.

İşte bu noktada ya eğitim sistemleri ve öğretim kurumları kendini değiştirecek ya da ortaya çok daha farklı kurumlar çıkacak…

Modüler eğitim sistemi yani ihtiyaca göre eğitim modeli kesinlikle yaşamın bir parçası haline gelecek.

Zorunlu temel eğitimden sonra, bugünkü modellerin ayakta kalma süreçleri çok da uzun olmayacak.

Dershane benzeri ama akademik eğitim değil, yetkinlik kazandıran kurumların bir adım öne çıkacağı kesin. Çünkü gençler artık diploma değil, bir an önce bir meslek edinip hayata atılmak istiyor…

Bu çerçevede aşağıdaki habere bir göz atmakta yarar var!..

Diploma değil yetkinlik

ManpowerGroup Yetenek Açığı Raporu'na göre yetenek açığı tüm dünyada artarak yüzde 69 seviyesine ulaştı. Dünya genelinde her 10 işverenden neredeyse 7'si yetenekli işgücü bulmakta zorlandığını belirtiyor. 42 ülkeden 19 binin üzerinde işverenin katılımıyla yapılan araştırmanın sonuçlarına göre küresel çapta yetenek açığı yüzde 69 seviyesine ulaşırken, yetenek açığının yüzde 83 olarak ölçüldüğü Türkiye, Fransa (yüzde 88), Romanya (yüzde 86), İtalya (yüzde 85) ve İsviçre (yüzde 83) ile birlikte araştırmaya dahil olan 42 ülke arasında işverenleri boş pozisyonları doldurmakta en çok zorlandığı ilk altı ülke arasında yer aldı. Personel alımında en az zorlananlar ise Çin (yüzde 28) ve ABD (yüzde 32) olarak sıralandı.

Pandemiden en çok etkilenen sektörler, çalışanlarını geri getirmeye başladıkça üretim, konaklama, eğlence ve seyahat sektörlerinde talebin güçlendiği gözleniyor.

Türkiye'de talebin en çok arttığı roller şöyle sıralanıyor: İmalat/Üretim, Operasyon/Lojistik, Satış/Pazarlama, BT/Veri, Yönetim/Ofis Desteği, İnsan Kaynakları, Ön Büro.

Küresel çapta talebin en çok arttığı roller şöyle: Veri Analistleri & Bilim İnsanları, Yapay Zekâ & Makine Öğrenme Uzmanları, Büyük Veri Uzmanları, Pazarlama & Strateji Uzmanları, Proses Otomasyon Uzmanları, İş Geliştirme Profesyonelleri, Dijital Dönüşüm Uzmanları, Bilgi Güvenliği Analistleri, Yazılım & Uygulama Geliştiricileri, Nesnelerin İnterneti Uzmanları.

Küresel çapta talebin azaldığı roller ise şöyle: Veri Giriş Elemanları, İdari & Yönetici Sekreterleri, Hesap, Defter Tutma & Bordro Elemanları, Muhasebeciler & Denetçiler, Montaj & Fabrika Çalışanları, İşletme Hizmetleri & İdari Yöneticiler, Müşteri Hizmetleri Çalışanları, Genel & Operasyon Müdürü, Mekanik & Makine Tamircileri, Malzeme Kaydı & Stok Tutma Elemanları.

Araştırma bulgularına göre işverenlerin yüzde 69'u tam zamanlı iş yerine dönüşün daha verimli olduğu görüşünü belirtirken, yüzde 11'i ağırlıklı iş yerinde olmak üzere karma çalışma modelinin daha verimli olduğu görüşünü bildiriyor.

Değişim şart!

Küresel iş gücü çözümlerinde, hızla değişen bir dünyada kurumların, kendilerine başarıyı getiren yetenekleri bulmasına, değerlendirmesine, geliştirmesine ve yönetmesine yardımcı olan Manpower’ın tespitleri bunlar. Peki, yapılması gerekenler neler?

Bugün açılışı gerçekleşecek olan 20. Milli Eğitim Şurası'nda umarız bu konular da biraz olsun ele alınır. Çünkü gün, günü kurtarma değil, geleceği kurtarma günü!..

Özetin özeti: Bugün, dünden çok farklı, gelecek ise bugünden çok çok daha farklı olacak. Bu yüzden eğitimi ve geleceğin mimarları öğretmenleri ona göre dizayn etmek ve yetiştirmek gerekiyor...

Yazının devamı...

Eğitime dışarıdan bakış (2)

Eğitime dışarıdan bakış çok önemli. Milli Eğitim Şûrası, umarız usulüne uygun yapılır, her kesimden katılımcı çağrılır ve bu boşluğu doldurur. Çünkü MEB’in şu anda farklı seslere, farklı açılımlara ihtiyacı var.

İşte bu noktada, eğitime kafa yoran sivil toplum örgütlerinin görüşleri çok önemli...

Öğretmen atamaları?

Bir milyona yakın öğretmen fazlamız var. Pek çoğu atanmaktan ümidini kesip farklı mesleklere yöneldi.

Yığılma bir yana hemen her yıl eğitim fakültelerine alınan öğrenci sayısı, atama rakamlarının çok üzerinde.

Eğitim Reformu Girişimi’nin (ERG) tespitleri çarpıcı! Bakalım ne kadar dikkate alınacak?..

Liseden yeni mezun olan her dört öğrenciden ancak biri üniversiteye girebiliyor.

Eğitim fakültesinden yeni mezunların yüzde kaçı hemen atanıyor, net bir rakam yok ama onun da üçte, hatta dörtte biri geçtiğini sanmıyoruz...

Diğer mesleklerde durum daha da vahim.

Lise mezunları nasıl ki YKS kölesi haline getirildiyse öğretmenlerimiz de KPSS kölesi haline getirildi.

Dershaneye bağımlılık, harcanan kaynaklar, erozyona uğratılan itibar ve idealizm, ücretlerin düşüklüğü, çalışma saatleri, mülakat, atama ve yükselme kriterleri ve daha pek çok ayrıntı, görünen o ki öğretmenlerimizi artan bir şekilde üzmeye devam ediyor...

İzleme Raporu

ERG’nin 2008 yılından bu yana yayımladığı Eğitim İzleme Raporlarının dördüncüsü hafta içinde kamuoyuna sunuldu.

Dosyada 2020-2021 eğitim-öğretim yılına ilişkin temel göstergeler, araştırmalar, politika metinleri ele alınırken aynı zamanda öğretmenlerin yaşadıklarının ve ihtiyaçlarının daha görünür olmasına önem verildi. Öğretmenlerin bu dönemde kararlardan nasıl etkilendiklerine ve uygulamaları nasıl deneyimlediklerine dair anlatılarına dosyada geniş yer verildi. Salgında öğretmenlerin iyi olma hâllerini etkileyen süreçler, öğretmenlerin deneyimlerine yer verilerek anlatıldı.

15 yılın gerisinde!

Dosyanın öğretmen sayıları ve atamalara yönelik satır başlarından bazıları şöyle:

2020-21 eğitim-öğretim yılına ilişkin verilere göre Türkiye’de 950.090’ı resmi, 162.215’i özel kurumlarda olmak üzere toplam 1.112.305 öğretmen görev yapıyor.

2020-21 eğitim-öğretim yılında resmi kurumlardaki öğretmen sayısı bir önceki yıla göre yüzde 0,8 arttı. Özel öğretim kurumlarında ise         tüm kademelerde öğretmen sayısı yüzde 7,2 azaldı.

Okul öncesi kademesinde özel öğretim kurumlarında görev yapan öğretmen sayısı yüzde 15 azaldı. Öğretmen sayısındaki azalmanın ne kadarının istifa, emeklilik vb. nedenlerden kaynaklandığı bilinmese de veriler özel okullarda özellikle okulöncesi kademesinde yoğun bir işten çıkarma yaşandığına işaret ediyor.

2021’deki öğretmen ataması, son 15 yılın ortalamasının altında kaldı.

Ücretli öğretmenler ders saati başına çok az ücret alıyor. Resmi tatillerde ve yarıyıl tatillerinde ücret alamıyor. Bir ücretli öğretmen olarak haftada 30 saat derse girseniz bile aldığınız maaş asgari ücreti bulmuyor.

İlk atamalar öğretmen ihtiyacının yüksek olduğu bölgelere yapılıyor ancak öğretmenlerin bu bölgelerde uzun yıllar kendi istekleriyle kalmaları için yapısal çözümler hazır olmadığı için öğretmen hareketliliği sorunu sürüyor.

Öğretmen hareketliliği nedeniyle, farklı illerdeki öğretmenlerin ortalama hizmet yılları arasında büyük farklılıklar görülüyor. 2019 verilerine göre Hakkari (2,6 yıl) ve  Şırnak’ta (2,4 yıl) öğretmenlerin ortalama hizmet yılı Türkiye ortalamasının (12,9 yıl) oldukça gerisinde.

Öğretmen olmak isteyenlerin sayısı kamu idaresi tarafından istihdam edilenlerin oldukça üzerinde olmaya devam ediyor. Uzun yıllardır süren öğretmenlikte arz ve talep arasındaki dengesizliğin, 2021 itibarıyla oldukça bozulmuş olduğu görülüyor.

2021’de Öğretmenlik Alan Bilgisi Testi’ne (ÖABT) giren ve sınavı geçerli sayılan kişi sayısı 307.773. Bir yılda ortalama 42.000 öğretmenin ilk ataması yapıldığı göz önüne alındığında başvuru sayısının bir yılda atananların yedi katı olduğu ortaya çıkıyor.

Son yıllarda pedagojik formasyon sertifika programlarının kaldırılması yönünde kararlar açıklanmasına karşın 2021 yılı itibarıyla uygulama resmi olarak devam ediyor.

Raporun tamamına www.egitimreformugirisimi.org/egitim-izleme-raporu-2021-ogretmenler adresinden ulaşabilirsiniz...

Özetin özeti: Birlikten güç doğar...

Yazının devamı...

Eğitime dışarıdan bakış (1)

Eğitimde fırtınalar kopuyor.

İktidar, son 20 yılda eğitimde müthiş mesafeler alındığını söylüyor.

Muhalefetin ve sivil toplum örgütlerinin tespitleri ise çok farklı yönlerde.

Milli Eğitim Şûrası öncesinde, peş peşe alternatif şûralar düzenleniyor, raporlar yayımlanıyor.

Titizlikle hazırlanmış iki rapordan önemli satır başlarını tartışmaya açmak istiyoruz.

Eğitim-Bir-Sen ve Eğitim Reformu Girişimi’nin (ERG) hazırladığı dosyadaki tespitler ilginç mi ilginç.

Eğitim, sadece birilerinin değil, hepimizin meselesi. Daha da önemlisi geleceğe yönelik en temel taşlarından biri. Eğitimde, bilimde ne kadar güçlüyseniz, ekonomide, yargıda, insan haklarında ve stratejik alanlarda o kadar güçlüsünüz.

Dünya bilim üretkenliği ve en iyi üniversiteler sıralamasıyla, ülkelerin refah düzeyi arasındaki korelasyon bunun en açık göstergelerinden biri!

Sayısal anlamda çok yol kat ettik. Mezun sayımız hızlı arttı ama bu istihdam değil işsizlik rekoru getirdi.

Hormonlu büyüme!

Şimdi gelin bu çerçevede Eğitim-Bir-Sen’in Yükseköğretime Bakış 2021 İzleme ve Değerlendirme Raporu’nun şaşırtıcı tespitlerine bir göz atalım:

1991’de 28 olan devlet yükseköğretim kurumu sayısı 2021’de 207’ye ulaştı.

2021 yılı yükseköğretim ilk ve ek yerleştirmeler sonucunda ön lisans programlarının yüzde 6’sı ve lisans programlarının yüzde 25’i boş kaldı.

44 üniversite, kontenjanının yüzde 70’ini dahi dolduramadı. Dahası, çoğu lisans kontenjanı olan 1000’i aşkın programı hiçbir aday tercih etmedi, çoğu programı ise beş veya onun altında aday tercih etti.

Bazı üniversitelerin öğretim elemanı sayısı öğrenci sayısından, hatta az sayıda bölümü olan fakültelerin bile öğretim elemanı sayıları öğrenci sayısından fazla.

2019’da OECD ülkelerinde yükseköğretimde öğretim elemanı başına düşen ortalama öğrenci sayısı 15 iken, Türkiye’de bu oran 23’tür.

Yükseköğretimde öğrenci başına yapılan harcamaların OECD ülkeleri ortalaması 17 bin dolar iken Türkiye, 10 bin dolar harcama yapmakta.

2019-2020 öğretim yılı itibarıyla Türkiye’de öğrenim gören uluslararası öğrencilerin sadece yüzde 6’sı Avrupa Birliği üyesi ülkelerden gelmiştir.

Lise son sınıf düzeyinde üniversite giriş sınavına başvuran ve bir yükseköğretim programına yerleşen öğrenci oranı her geçen yıl düşerken, bu yıl son 10 yılın en düşük seviyesine ulaştı ve her dört kişiden üçü üniversiteye yerleşemedi.

Türkiye’nin en başarılı öğrencilerinin öğrenim gördüğü sosyal bilimler ile fen liselerinin yeni mezunlardan lisans programına yerleşenlerin oranının yüzde 43.1’e düşmesi kaygı vericidir.

Doktora mezun sayısında 2020’de bir önceki yıla göre çok sert bir düşüş gerçekleşti.

Açık öğretim

2020-2021 öğretim yılında yükseköğretimde yeni kayıt yaptıran öğrenci sayısı ön lisans düzeyinde 793 bin, lisans düzeyinde 816 bin, toplamda ise 1 milyon 609 bindir. Devlet yükseköğretim kurumlarında yüz yüze yeni kayıt öğrenci sayısı 715 bin iken, açık öğretimde bu yeni kayıt sayısı 733 bindir.

Son beş yıldır, açık öğretimdeki toplam öğrenci sayısı, devlet yükseköğretim kurumlarındaki toplam öğrenci sayısından daha fazla olup bu fark, her yıl artarak devam etmektedir.

n 2020-2021 öğretim yılında yükseköğretimdeki toplam öğrenci sayısı 8 milyon 240 bin olup bu öğrencilerin 3 milyon 114 bini ön lisans düzeyinde, 4 milyon 676 bini lisans düzeyinde, 449 bini ise lisansüstü düzeyindedir. Vakıf yükseköğretim kurumlarında 645 bin 79, açık öğretimde 4 milyon 359 bin, devlette yüz yüze eğitimde ise 3 milyon 236 bin öğrenci bulunmaktadır.

Devlet yükseköğretim kurumlarındaki her beş öğrencinin üçü yani yüzde 60.4’ü açık öğretimde öğrenim görmektedir. Son yıllarda yükseköğretimdeki öğrenci sayısındaki artışın başlıca nedeni, açık öğretimdeki öğrenci sayısındaki artıştır.

İkinci üniversite kapsamında açık öğretim sistemi içerisinde öğrenim gören öğrencilerin toplam sayısı 1 milyon 622 bindir. Dolayısıyla, 1.5 milyondan fazla öğrencinin sınavsız ikinci üniversite kapsamında öğrenim görmesi, bu kişilerce günümüzde bir üniversiteden mezun olmanın hem kişisel gelişim hem mesleki gelişim hem de mezuniyet sonrası işgücü piyasasında yer bulma veya bir adım öne çıkma noktasında yeterli bulunmamasıyla alakalıdır.

Özetin özeti: Rakamlar çok net. Büyürken küçülüyoruz! Diplomalı işsiz sayımız her yıl artıyor. Çaresi, kontenjanların boş kalmasını seyretmek ya da fakülte kapatmak olmamalıdır!

Yazının devamı...

Kütüphanesiz okul, karnı doymayan öğrenci, kadrosuz öğretmen kalmasın

Çölde vaha misali güzel gelişmeler de olmuyor değil. Örneğin üniversite öğrencilerine ücretsiz akşam yemeği, örneğin tüm okulların kütüphaneyle donatılması. Buna bir de bugüne özel öğretmenlere yeni kadro müjdesi verilirse ne güzel olur.

Geç de olsa bir eksiği fark etmek ve o konuda yoğun bir çaba sarf etmek, hiç yoktan iyidir.

“Bugüne kadar niye yapılmadı?” diye eleştirmek yerine, bundan sonrası için en iyisinin yapılmasına katkıda bulunmak sanki en doğru olanı.

Çocuklarımızın okumaktan giderek uzaklaştığı bir dönemde “Kütüphanesiz Okul Kalmayacak” kampanyası, takdire şayan proje ama “çabuk olsun” yerine “en iyisi olsun” yönünde hareket edilmeli ve her yönüyle yaşayan kütüphaneler açılmalı.

Örneğin yeni kütüphaneler hibrit olmalı. Basılı eserlerin yanı sıra devlete ait tüm dijital kütüphanelere erişim olanağı sağlanmalı, öğrenciye yönelik sanal kütüphanelere abone olunmalı, her kütüphanede sınırsız ve hızlı internet bağlantılı dijital çalışma kabinleri mutlaka bulunmalıdır.

Okumayı sevdirmek için de mutlaka okuma günleri düzenlenmeli, en ünlü yazarlarımız, sanatçılarımız, kitap dostu rol model isimlerimizin katıldığı, bizzat kitap okuduğu, okuma günleri düzenlenmelidir.

Yine bu çerçevede çocuklarımıza yazmayı sevdirmek için çeşitli yarışmalar düzenlenmeli ve bunların en başında da çocuklarımızın hayallerini besleyecek ve güçlendirecek çocuk kitapları yazımı teşvik edilmelidir.

En önemlisi de evlerde o kadar çok kitap var ki kapağını açan yok. Bu yönde bir kampanya başlatılarak, çocuklara yönelik tüm atıl kitaplar tek elde toplanmalı ve ülke geneline dağıtılmalarına olanak sağlanmalıdır.

Bu hem kütüphanelerimize müthiş zenginlik sağlayacak hem de halkımızın okullarla olan bağını daha da güçlendirecektir.

Bu arada yayınevlerinin elindeki kitap stokları da unutulmamalı!

Eminiz ki onlar da bu çorbada kendi tuzlarının olmasını mutlaka isteyeceklerdir.

Söz kitaptan açılmışken, öğretim yılı başında, devletin verdiği ücretsiz ders kitapları seti içerisine birkaç okuma kitabı da konulursa müthiş bir iyilik yapılmış olur.

Bütün bunlar zor mu, hiç sanmıyorum.

Üstelik, arkasında böylesine güçlü bir destek varken.

Emine Hanım’ın himayesinde gerçekleşen “Kütüphanesiz Okul Kalmayacak” projesinde kütüphanelerin mobilya tefrişatını meslek liseleri yapıyor, kitapları ise Kültür ve Turizm Bakanlığı sağlıyor.

Haydi hayırlısı diyoruz.

Okuyan Türkiye hiç kuşkusuz her alanda fark yaratacaktır.

Bu arada sınavkolik ailelere de bir hatırlatmada bulunmak istiyoruz:

Çok okuyan öğrenciler, sınavlarda kesinlikle çok daha başarılı oluyorlar. Niye mi? Sorular çok uzun metinli ve ikinci defa okuyacakları bir
zamanları yok!

Hangi test olursa olsun okuduğunu şıp diye anlamak için de bol bol okumak gerekiyor.

Hayırların en yücesi

40 yıldır yazdığım bir konu, kısmen de olsa nihayet hayata geçti.

“Akşamları boş duran kamuya ait yemekhanelerde öğrencilere ücretsiz yemek verilemez mi, bu o kadar zor mu?” derken maddi olarak minik ama
vicdani olarak büyük bir adım atıldı.

Özellikle büyük kentlerde hayat öylesine pahalı ki üniversite öğrencilerinin büyük bir bölümü günü tek öğün yemekle geçiriyor.

Aldıkları burs ne ev kirasına ne yurda ne de ulaşıma yetiyor.

Sinema, tiyatro, konser, kitap, yeni yayınlar, dışarıda yemek pek çoğu için lüks.

Oysa üniversite sadece diploma demek değil! Okuduğu kenti de
yaşaması gerekir.

Çay, çorba, kahvaltı benzeri destekler olmuyor mu? Elbette oluyor ama kalıcı ve kurumsal değil.

Oysa kültürümüz ihtiyacı olana destek konusunda çok hassas.

Keşke tıpkı Ramazan aylarında olduğu gibi üniversiteler açık olduğu sürece, öğrenci çadırları ya da yemekhaneleri de açık olsa ve hayırseverler bağışta bulunacağı yemeği ücretsiz olarak öğrencilerle paylaşsa, bu kadar zor mu?

Bu çerçeveden bakıldığında Beşiktaş Belediyesi’nin başlattığı bu ulvi hizmet umarız kalıcı ve sürdürülebilir olur.

Beşiktaş Belediyesi, öğrencilerin temiz, güvenilir ve ücretsiz olarak yemek ihtiyacını gidermesi için anlamlı bir projeye
imza attı.

Bir sosyal dayanışma uygulaması olan “Öğrenci’Ye” projesi, Beşiktaş Belediyesi, Turizm Restoran Yatırımcıları ve Gastronomi İşletmeleri Derneği ve Beşiktaş esnafının desteğiyle hayata geçirildi. Mobil uygulama üzerinden restoranlarda yerini ayırtan öğrenciler, yemek ihtiyaçlarını ücretsiz karşılayabilecekler.

Özetin özeti: Fazlasını, çok daha fazlasını yapabilecek vicdana, birikime ve en önemlisi de heyecana sahibiz. Sorun ilk adımı atmakta, sonra gerisi geliyor. Bu kez ilk adımı atan siz olun!

Yazının devamı...

Boşuna yazıyor boşuna mı konuşuyoruz?

İnandığınız konularda ısrarla yazmaya, çizmeye, konuşmaya devam etseniz de, “Bu mücadele boşuna mı?” dediğiniz anlar mutlaka oluyordur.

Eğitimin, bilimin, gençliğin önemine inanan biri olarak aynı inançla yola devam etsek de, “Hâlâ bıkmadın mı?” diyen çok oluyor.

Ve işte onlardan biri:

“Eğitimin önemini bilen, bu konulara meraklı biri olarak, yazılarınızı yıllardır büyük bir dikkatle ve beğeniyle okurum. Eğitim sistemi hakkındaki uyarılarınızı takip ederim. Zaman zaman da, özellikle çok çok önem verdiğim yükseköğretim konusundaki düşüncelerimi, kendimce yanlış gördüğüm hususları sizinle paylaşırım.

Maalesef üzülerek görüyorum ki eğitim konusunda bunca yılın birikimiyle yaptığınız pek çok uyarı maalesef ne MEB’de, ne YÖK’te ne de devletin eğitim politikalarını hazırlayıp, yöneten diğer birimlerinde hiç dikkate alınmıyor.

Bugün yazınızda ‘Üniversiteler 10 yıl sonra ne işe yarayacak? Bunu konuşma zamanı hâlâ gelmedi mi? Yükseköğretim nasıl değişecek, kim değiştirecek?’ diye soruyorsunuz.

Mezunlar?

Bir önceki yazınızda da ‘Yeni YÖK Başkanı Erol Hoca, mezunların takip edileceğine ve istihdam oranı yüksek olan üniversitelerin bir adım daha öne çıkacağına yönelik takiptesiniz mesajları veriyor. Bakalım ne kadar etkili olacak?’ demişsiniz.

Daha önceki uyarılarınız gibi gazete arşivinde kalmaktan öteye geçmeyeceğini düşündüğüm bu çok önemli uyarıları okuyunca yazmadan edemedim.

Üniversite mezunlarını mezuniyetten sonra takip etmek çok önemli tabii. Ama;

Liselerden üniversitelere gelen öğrencilerin durumları; üniversite sınavlarında sorulara verilen doğru cevap yüzdeleri

Üniversitelerdeki eğitim, öğretim kalitesi

Üniversitelerin ve hocaların nicelik ve nitelik olarak durumları

Dünyada ilk 500’e giren üniversite sayısı sıfır ve sürekli geriye gidiyoruz. Buna karşılık halen açılan üniversite sayısıyla övünüyoruz.

Bu gerçekler ortada iken üniversitelerin mezunları, mezuniyet sonrası takip etmesine hiç gerek yok. Her şey gün gibi ortada. Eğer illa bir takip yapılmak isteniyorsa mahalle arası marketlerdeki kasiyerler, AVM güvenlik görevlileri, tezgâhtarlar ve restoran, kafe valeleri arasında bir anket yapmaları, takip için yeterli olur bence. Onların da, öyle ya da böyle iş bulabilmiş şanslılar olduğunu da unutmasınlar.

Üniversiteden beklentiler?

Yetkililerin öncelikle üniversitelerden ne beklediğimiz sorusuna cevap bulmalarının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Eski ve nispeten oturmuş birkaç üniversitemizi ayrı tutarak (gerçi bunlar da hızla erozyona uğruyorlar) genelde her ile birkaç tane, hatta bazı büyük ilçelere de sürekli açılan üniversitelerimizden devletin öncelikli beklentisinin şunlar olduğunu düşünüyorum:

Liseden mezun olan fakat herhangi bir üniversiteye giremeyen öğrenci sayısını azaltmak

Her yıl üniversitelerde boş kalan, tercih edilmeyen yüz binlerce kontenjan nedeniyle ‘Biz üniversite açtık ama gençler üniversiteye girmeyi istemiyorlar’ algısını oluşturmak

Bu üniversitelere açılan akademik ve idari kadrolara, liyakat değil de ‘yakınlık’ esasıyla bir sürü eşi, dostu, yandaşı atamak suretiyle istihdama bu şekilde katkı sağlamak

Eskiden ülkenin her şehrinde ve büyük ilçelerinde mutlaka askeri birlikler, garnizonlar olurdu. Burada görev yapan insanlar ve aileleri, birliklerin ihtiyaçları, vs. dikkate alındığında bu birliklerin bulundukları il ve ilçelerin ekonomik ve sosyal hayatına önemli katkıları olurdu. Şimdi bu görevi üniversiteler almış gibi görünüyor. İstihdam sağlamaya yönelik yatırımların azlığı da dikkate alındığında, oralarda görev yapan personel, okuyan öğrenciler özellikle ekonomik hayata önemli katkılar sağlıyorlar. Üniversite öğrencilerinin olduğu en küçük yerlerde bile ev kiraları binlerle ifade ediliyor artık. Dikkat edilirse, bu beklentiler arasında üniversite kelimesinin sözlük anlamındaki araştırma yapmak, üst düzeyde eğitim sağlamak, bilgi ve bilim üretmek, vs. hususlar yer almıyor.

Yer aldığını söyleyen varsa üniversitelere sağlanan maddi ve diğer imkânlara, üniversite özerkliğine, bilimsel düşünceye saygıya, sayı ve kalite açısından hocaların durumuna baksınlar. Hoca olacak insanların yabancı dil notunu düşürerek dünyadaki hangi gelişmeyi takip edeceklerini düşünüyorlar?”

Mektup, tıpkı pek çok Hocamızın yazısının altına iliştirdiği şu notla bitiyor: “Yayınlarsanız lütfen adımı yazmayın.”

Özetin özeti: Sayısal büyümeyi gerçekleştirdik. Sıra şimdi kalitede. Peki ama nasıl?

Yazının devamı...

Eğitimde yeni hedefler, değişim ve kurumsallık

Bizde âdettendir, iktidar değişmese de her gelen Bakan kendisine yeni hedefler belirler.

Eğitimde de yeni hedefler belirlenmiş.

Peki ya önceki hedefler?

“Cumhuriyet tarihinin en büyük projesi” diye getirenler bile arkasında durmuyorsa, gerisini siz düşünün.

Yeni hedefler, aslında 100 yıllık hedefler.

Örneğin, okul öncesinin yaygınlaştırılması, örneğin mesleki eğitimin güçlendirilmesi, örneğin okullar arasındaki düzey farklılığının giderilmesi, örneğin kütüphanesiz okulun kalmaması, örneğin daha iyi öğretmen. Hangisi yeni?

Kararlılıkla arkasında durulursa, işte o yeni bir yaklaşım olur ve 100 yıl sonra hâlâ onları tartışıyor olmayız.

Değişim şart ama...

Eğitimde, özellikle de yükseköğretimde, teknolojiye paralel olarak, çok hızlı bir değişim süreci adeta zorunlu hale geldi.

Peki, bu değişime ne kadar hazırız? Değişimi zorunlu kılan, değişimi farklı anlayan ya da değişime direnen kimler?

YÖK mü, biz mi, siyaset mi yoksa hepimiz mi?

Görünen o ki değişimi doğru anlayan ve bu süreci doğru yöneten üniversite ve ülkeler uçacak, direnenler patinaj yapmaya devam edecek!

Bu konuda havada uçuşan o kadar soru var ki her biri üzerine uzun uzadıya kafa yormak gerekir.

Sistemler ya da teknoloji sürekli değişiyor ama eğitime bakış açısı hep aynı.

Sınav ve diploma odaklı eğitimden kendimizi bir türlü kurtaramadık, üretim ve istihdam odaklı eğitime yönelemedik.

“Kim için, ne için eğitim?” sorusunun cevabını hâlâ bulamadık.

Oysa cevap çok net!

Kişilerin ve ülkelerin yaşam kalitesini yükseltmek için ama nedense buna hiç sıra gelmiyor.

İşte dünden bugüne havalarda uçuşan o sorulardan bazıları. Eminiz ki sizlerin de ekleme yapacağı çok fazla tespit ve öneri olacaktır.

- Bilgisayarlar, akıllı tahtalar çok satıldı az kullanıldı.

- Üniversiteler ile fabrikalar arasında ne fark var? Neden birbirinin tamamlayanı olamıyorlar?

- Uzun süre, teknolojinin eğitimde devrim yaratacağı söylendi ama bu teknolojilerin hiçbiri eğitim için üretilmedi. Teknoloji, daha onu kullanmadan eskiyor.

- Teknoloji diye diye konuşmayı, yazmayı, düşünmeyi unutturduk. Bu dijital eğitim ısrarı niye?

- Büyük fedakârlıklarla yetiştirilen öğrenciler, toplumsal değerlerle donatılıyor mu?

- Hocalara hep kaç makale yazdı, kaç öğrenci okuttu, kaç kitap yayımladı gözüyle bakıldı, peki ya insani değerlere katkıları?

- Eğitimin amaç ve hedefleri yeniden sorgulanmalı, eğitim reformlarından nüfusun sadece bir bölümü yararlanmamalı ve sürdürülebilir olmalı!

- Eğitim teknolojik mi olmalı yoksa pedagojik mi?

- Üniversiteler 10 yıl sonra ne işe yarayacak? Bunu konuşma zamanı hâlâ gelmedi mi?

- Yükseköğretim nasıl değişecek, kim değiştirecek?

- Öğretmen odaklı eğitimden öğrenci odaklı sisteme ne zaman geçilecek?

- Çağı yakalayan üniversitelerin öğrenci sayısı artıyor, diğerleri kontenjanının yarısını bile dolduramıyor!

- Stajın önemi ve gerekliliği çok daha öne çıkacak.

- Öğrenciye müşteri olarak bakılmak istenmiyor ama genel bakış açısı bu yönde!

- Öğrencilerin, üniversite seçiminde, eğitimden çok, iş bulamama kaygısı var.

Eğitim mi, konfor mu?

- Öğrencinin konforu için harcanan para, öğrenimi için harcanandan daha çok artıyor çünkü öğrenci bunu istiyor.

- Öğretim üyelerinin katı tutumu, değişimi engelliyor ya da geciktiriyor!

- Bina yapmak pahalı, teknolojiyle donatmak ve işletmek çok daha pahalı ama yüzde yüz kapasiteyle kullanamıyoruz.

- Büyük değişimler sistemin dengesini bozar ama küçük değişimler de yenilik getirmez.

- Değişim, cesaret gerektirir ve her organizasyon değişime direnir.

- Politik destek, değişimi hızlandırır!

- Probleme dayalı sistemde öğrenci problemi çözerek öğrenir, geleneksel sistemde ise çözüm bize öğretilir. Bu ise bugünün öğrencisine demode geliyor.

- Öğretim süreçleri kısaltılarak, eğitim daha uzun süreye yayılabilir.

- Girişimci, Paylaşımcı, Deneyimsel, Uygulamalı, Hayat Boyu, Üretici üniversite modelleri öne çıkacak, peki biz buna ne kadar hazırız?

- Değişim zordur ama değişmemek, çok daha vahim sonuçlara yol açabilir.

Değişim, sadece üniversitelerde değil, hayatın her alanında olmalı. Başkaları bir yana, siz buna ne kadar hazırsınız?

Özetin özeti: Her defasında yeni temeller atarak değil, taş taş üzerine koyarak yol alınır. Kabahatli aramak yerine, artık, gelin hep birlikte çözüm arayalım.

Yazının devamı...