SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR
You are already subscribed to notifications.

DİKKAT, KOLON KANSERİNİ ÖNLEYEBİLİR!

Mart ayı önceden kış mevsiminin rekorlar denediği bir ay olarak bilinirdi. İklimlere ve Dünya’da da kendimize davrandığımız gibi özensiz davranınca değişti. Geriye kedilerin çiftleşme dönemi, ilkbaharın fragmanı ve vergi ayı gibi özellikleri kaldı. El birliğiyle bunlara bir de kolon kanseri farkındalığını ve ikinci beynimizin sağlığını eklersek, belki hayatımızın iklimlerini bozmayız ne dersiniz?
Mart geldiğinde daha çok konuşmamız gereken, konuştukça önleyebileceğimiz kolon kanseri, ülkemizde en sık görülen kanserler arasında. İyi tarafı, hayat tarzında yapacağımız ufak değişiklikler ile önleyebileceğimiz veya tarama testleri ile erken evrede yakaladığımızda kolayca tedavi edebileceğimiz bir tür olması. Tekrar yazmak, bir yerlerde konuşmak, bir yakınımızın test yaptırmasına vesile olmak belki bir yaşamı daha kolayca kurtarır.
Kolon kanseri izleri, gelişimi son derece sinsi ve belirsizdir. Kolorektal kanser, birçok hasta için grip, virüs veya diğer bir hafif gastrointestinal rahatsızlık semptomları gibi görünebilir. En erken belirtilerden biri, bağırsak alışkanlıklarında meydana gelen değişikliktir. Her hastada farklı belirtiler görülebilir. Bazıları için ani kabızlık gelişimi, bir diğeri için ishal ve hatta dışkıyı tutamama olarak ortaya çıkabilir. Dışkıda kan, bulantı ve kusma, karın ağrısı veya kramp, yorgunluk, ani kilo kaybı olabilir. İlki dışında, bu semptomların çoğu endişe verici değildir, bu nedenle hastalar önemsemezler ve doktora bildirmezler. Burada dikkate alınması gereken en önemli noktalardan biri zaman. Bir haftadan uzun süredir bağırsakla ilgili semptomlar yaşıyorsanız, doktorunuzu arama zamanı gelmiştir.

 

Tarama testlerini yaptırmak niçin önemli?

Herhangi bir hastalık için tarama ve erken teşhis çok değerlidir, ancak kolorektal kanser söz konusu olduğunda, erken teşhis inanın paha biçilmezdir. Öyle ki, Amerikan Kanser Derneği, genç hastalarda vakaların yaygınlığı nedeniyle tarama kılavuzlarını 50 yaştan 45’e düşürdü. Kolon kanserini erken yakalamak kesinlikle bir fark yaratabilir. Kolorektal kanser ilk aşamalarında keşfedilirse, hastaların yüzde 90, beş yıllık sağ kalım oranı vardır. Daha sonraki aşamalarda tespit edilirse, bu oran yüzde 12’ye düşer.
Kolonoskopi, kolon kanseri tespiti için altın standarttır. Kolorektal kanserin öncüleri olan kanserli ve öncesi polipleri keşfetmek için yararlı bir araç olmakla kalmaz; aynı zamanda kolonoskop prosedür sırasında bunlar çıkarılabilir. Başka bir deyişle, doktorunuz endişe veren polipler görürse anında çıkarabilir; tarama testiniz tedaviye dönüşebilir.
Kolon kanserlerinin sebeplerinden halen çok emin değiliz, ama özellikle genetik nedenlerin ve bazı davranışlarımızın yol açtığına dair güçlü bilimsel verilerimiz var. Genetiğimizi değiştiremeyiz ama yatkınlığımız olduğunu bilmek bizi daha temkinli davranmaya itecektir. Ailemizden herhangi birinden, kolon kanseri, polip veya ülseratif kolit, (crohn) iltihaplı bağırsak hastalığı ya da familyal adenomatöz polipozis (ailesel polipozis) ve herediter non-polipozis (kalıtsal polipozis dışı) gibi genetik miras bir sendromumuz varsa, herkesten biraz daha fazla dikkat etmek zorundayız.
Bunu alışkanlıklarımızı değiştirerek yapabiliriz.

Bu değişimler nelerdir?

- İçkiyi azaltmak,
- Sigara içmemek,
- Kırmızı ve işlenmiş etlerden uzak durmak,
- Egzersiz yapmak, hareket etmek,
- Yeşil yapraklı liften zengin diyeti tercih etmek,
- Vücut kitle indeksini normal aralıklarda tutmak,
- Tarama testlerini yaptırmak.
Kanser söz konusu olduğunda, kendimizi çözümün yarısı olarak konumlamak, gerekli dikkati ve özeni göstermek inanın çok önemli. Yaşam alışkanlıklarımıza dikkat etmek, aile geçmişimize sağlığı da dahil ederek sahip çıkmak ve yüzleşmek, bedenimizi en sevdiğimizi dinler gibi dinlemek ve ondaki değişiklikleri anlamak sadece bir hastalığı yakalamaya değil; yaşamı da hakkıyla hissederek yaşamamıza neden olacaktır. Bilimle, sağlıkla, maskeli ve farkında kalın.

Yazının devamı...

RADYASYON HASARINI TELAFİ ETMEK MÜMKÜN MÜ?

Bu yazı, hayatın birçok alanında maruz kalınan radyasyon ve mağdurlarına...

Özellikle radyasyon tedavilerinde çalışan sağlık personeli, kozmik ışınlara maruz kalan havayolu pilotları, Çernobil ve benzeri nükleer kaza ve mesailerden etkilenenler, baz istasyonlarına yakın oturan insanlar, mermer vb. madenlerde çalışanlar ve diğer sebeplerle radyasyona maruz kalma kaygısı olanlar... Bu yazı sizler için. Elektromanyetik radyasyonun kansere sebep olup olmadığı ile ilgili uzun süredir var olan bir tartışma var.

Henüz tam olarak yapar ya da yapmaz diyemiyoruz. Radyasyonla çalışan personel; hastanelerdeki radyoloji, nükleer tıp, skopi yapan kardiyolog, gastroentrolog, girişimsel radyoloji ekipleri ile pilotlar gibi uzun süreli radyasyona maruz kalan gruplar ve alışılagelen yöntem ise hastane yemekhanelerinde bu personele yoğurt servisi yapmak. Ancak bu sadece bir inanış gibi görünüyor.

Düşük dozda maruz kalanlarda kromozom hasarını meyve ve sebzelerle minimalize etmek mümkün olsa da nükleer kaza veya saldırılarla yüksek doz radyasyona maruz kalanları sadece yiyeceklerle korumak çok mümkün değil.

Sağlıklı beslenmek göz ardı edilmemeli

Yine de radyasyon riskini dengelemek için sağlıklı beslenmek, göz ardı edilmemesi gereken bir detay. Amerika’da Ulusal Kanser Enstitüsü’nün desteklediği bir araştırmada hangi yiyeceklerin koruyucu olabileceğini tespit edebilmek için pilotların beslenmeleri ve kromozom yapıları incelendi. Varılan sonuç: “Besinler yoluyla yüksek antioksidan alımı, havayolu pilotlarında azalmış DNA hasarı ile ilişkilidir.”

Dikkat çekilmesi gereken nokta, çalışmada ayrıca araştırılan antioksidan takviyelerin değil, taze sebze ve meyvelerin radyasyon hasarını azaltması. Multi-vitamin, C vitamini veya E vitamini takviyeleri alanlar için hiçbir fayda bulunmadı. Hatta günde 500 mg. C vitamini verilen kişilerin daha fazla oksidatif DNA hasarına uğradıkları saptandı. Ancak, doğal yiyeceklerden C vitamini, beta-karoten, kriptoksantin, lutein-zeaksantin alan kişilerin DNA hasarında, önemli bir azalma görüldü. Elbette bunların hepsi bitkisel besinler. Gözden kaçırılmaması gereken nokta, bitkisel besinlerin kombinasyonunun en büyük korumayı sağladığıdır; antioksidanlar, sinerjistik dediğimiz etkiyle hareket eden turunçgiller, turpgiller, çiğ kabuklu yemişler, yağlı tohumlar, balkabağı, biberler, baharatlar ve koyu yeşil yapraklı sebzeler birlikte tüketilmesi durumunda daha büyük etki yaratırlar. Çalışmanın sonucunu şu şekilde özetlemek mümkün; bitkisel temelli bir diyetten sağlanan antioksidanlar, sürekli maruz kalınan iyonize radyasyonun yarattığı DNA hasarına karşı iyi bir koruma sağlayabilir. Bu sonuç, sürekli radyasyona maruz kalan sağlık personeli, pilotlar ve sürekli uçak seyahati yapanlar için iyi bir reçete olabilir.

Taze sebze ve meyveye yönelmeli

Çalışma yapmak için insanları radyasyona maruz bırakmak etik olmayacağı için atom bombasından kurtulanlar ve nükleer kazaya maruz kalanlar radyasyonun etkilerini çalışmak için en önemli grupları oluşturuyorlar. Hiroşima ve Nagazaki saldırısından kurtulan 36 bin kişinin uzun süreli takiplerinden gözlemlenenler de yukarıda anlattığım çalışmayı destekler şekilde. Radyasyona maruz kalan kişilerde günlük sebze ve meyve tüketimiyle sadece radyasyon kaynaklı artmış kanser riskinin azalabileceği kaydediliyor. Hemen belirtmekte fayda var, bu şekilde beslenme riski azaltıyor ancak tamamen yok etmiyor.

Ukrayna’daki Çernobil nükleer reaktörü kazası sonrası çocuklarda da aynı şeyi gördük. Taze meyve-sebze tüketen küçük çocukların bağışıklık sistemlerinde koruma sağlanırken; yumurta ve balık, kan dolaşımında önemli ölçüde artmış kromozom hasarı riski ile ilişkiliydi. Bu durumun sebebi ya yumurta ve balıkların radyoaktif olması ya da hayvansal yağ alımından kaynaklanan serbest radikal hasarı olarak tahmin edildi. Özetle, bizlere çok sempatik ve inandırıcı gelen vitamin takviyeleri yerine, taze sebze ve meyveye yönelmek, sağlıklı yaşamın altın anahtarı gibi görünüyor.

Bu yazıya katkılarından dolayı Uzman Diyetisyen Fatih Kalkan’a teşekkür ediyor, maskeli, mesafeli, bol sebze ve meyveli günler diliyorum. 

Yazının devamı...

‘EMPATİ YAPARSANIZ KÖTÜ HEKİMLİK YAPAMAZSINIZ’

Bugün konuğum, baş-boyun kanserleri cerrahisi dünyasında önemli bir isim Sayın Prof. Dr. Günter Hafız... Hafız’la başarı öyküsünü, yeni teknolojilerle kanser tedavisini ve hastalığı erken evrede yakalamanın önemini konuştuk.

- Onkolojik cerrahiler her türde zor ama baş-boyun kanserlerinin cerrahisi çok daha zor, fonksiyonlu ve bir o kadar da hareket etmesi zor bir bölge... Siz bu bölgede çok başarılısınız. Bu başarının öyküsünü dinleyebilir miyiz?

Sevgi dolu iltifatlarınız için teşekkür ederim. İnsan, hocalarının yaptıklarının üzerine koyarak gelişiyor.
İstanbul Tıp Fakültesi gibi, geçmişinde Safa Karatay, Behbut Cevaşir, Nermin Başerer’lerin olduğu baş-boyun ile yoğrulan bir klinikten geliyorum. Ben onların, gençler de bizim yaptıklarımızın üzerine daha fazlasını koyarak devam edecekler. Bilim böyle ilerliyor zaten; öncekilerin yaptığı doğru ve yanlışların üzerinden... Böyle bir okuldan geldiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Onkolojik cerrahiler hayati olduğu için zor ama baş-boyun cerrahisinde fonksiyon da bekleniyor. Hastalığın gidişatı fonksiyonları ile paralel; iyiye gitse de fonksiyonlar kötüye gidiyorsa başarı hanesine yazamıyoruz.
Her hastayı empatiyle değerlendiririm; kendim için ne isterdim? Genç meslektaşlarıma da öneririm, o zaman kötü hekimlik yapmanız mümkün değil. Ayrıca eksikliğimizi bildiğimiz durumlarda hastaya dokunmayıp, daha iyi bir hekimden destek almayı öneririm.

- O empati biz genç meslektaşlarınız için de örnek. Ben de nasibimi aldım bundan; kimin nerede neye ihtiyacı varsa siz oradasınız.

Şöyle düşünüyorum; biri benden bir şey istiyorsa ihtiyacı vardır. Tabii ailem ne düşünüyor sormak lazım, zamanı onlardan çalıyorum. Ama eşimin de baş-boyun cerrahı olması, beni daha kolay anlamasını sağlıyor. İki oğlum ise normalin bu olduğunu sanarak büyüdü. Büyük oğlum plastik cerrah ve artık fedakâr olmadan doktorluğun yapılamayacağını biliyor.

- Baş-boyun kanserlerinin, hastalığa özel belirtileri yok, her şeyle karışabiliyor. Erken evrede yakalamak ne kadar önemli?

Her disiplindeki doktorla paylaştığımız mesaj bu; ne kadar erken yakalarsak, o kadar faydalı oluruz. Erken yakalamanın yolu da hastayı yakalayacak meslek grubunun; diş hekimi veya doktorların ön bulgulardan haberdar olması.
Bazı bulgular çok baş-boyuna özgü, mesela ses kısıklığı. İhmal edilmemesi gerekiyor, en önemli bulgusu. Geçmeyen bazı ağız içi veya dudak ağrıları, tarif edilemeyen boyun, kulak ağrıları, şişlikler asla atlanmaması gereken bulgular. Tek taraflı kanama veya burun tıkanıklığı erişkinde mutlaka araştırılmalıdır. Tek taraflı işitme kaybı, nazofarenks kanseri bulgusu olabilir. Çocukluk çağında bunlar iltihaba bağlı olabilir ama erişkinde mutlaka geniz kanseri açısından değerlendirilmeli. Yanak, boyunda sıra dışı şişlikler, ihmal edilmemesi gereken bulgular.

- Baş-boyun kanserli hastalar hangi durumda cerrahi veya radyo kemoterapi ile tedavi edilmeliler?

Mesleğe ilk başladığım zamanlar hasta, tutanın elinde kalıyordu. Ancak artık sevinerek görüyorum ki bütün hastalar konsey tarafından ele alınıyor. Konseyde ayrı dallardan insanlarla birlikte karar vermek çok önemli.
“Cerrahide yapacaklarımız çok ağır, bunu başka şekilde tedavi edelim” dediğinizde, hasta radyoterapi veya medikal onkolojinin verdiği tedavileri çok daha kolay kabul ediyor. O yüzden ortak akıl ve sonuçları beraber değerlendirmek en iyi sonuca ulaşmamızı sağlıyor.

‘Yaşam kalitesi arttı’

- Yeni teknolojilerle, kanserin tedavisi kadar hayat kalitesi de öne çıkıyor. Yeni haberler var mı?

Cerrahide daha az hasar yaratmak, endoskopinin kullanımı, robotik cerrahilerle alana daha rahat ulaşmak, lazerle keserek kanamayı azaltmak gibi yeni avantajlarımız var. Büyük kesiler yapmadan bir sürü büyük cerrahiyi yapmak mümkün. Radyasyon onkolojisi için de aynı şeyler geçerli, yaşam kalitesi arttı. Kısacası teknolojik gelişmelerden baş-boyun kanserleri de nasibini aldı. Ayrıca anestezide gelişmeler, yoğun bakımlardaki iyileşmeler ömürlerine kalite kattı. Öncesinde ses telleri alınan bir hastanın trakeotomiye (deliğe) mahkum kalarak yaşaması insanlar için açık bir tabuydu. Artık dünyanın sonu değil; kişiler yiyor, içiyor, konuşuyor.

- Baş-boyun kanserlerinde tedavi sonrası rehabilitasyon çok önemli. Ülke olarak biz neredeyiz sizce?

Gerideyiz. Birçok ülkede yardımcı sağlık personeli hekim sayısının üzerindedir. Ülkemiz ise bu sayıda çok geride. Özellikle etkin olacak kişilere yeni yeni lisansüstü eğitim verilmeye başlandı. Başka ülkelerde KBB’ci başına 3-4 kişi varken bu insanlardan ülkemizde 50-60 KBB uzmanına bir kişi bile düşmüyor. Onların sayısı arttıkça yaşam kalitesi artacaktır. Buna dönük merkezlerin sayısı da az. Kişilerin hem ameliyat sonrası rehabilitasyonunun yapılacağı hem de terminal dönem hastaların zamanını geçireceği kamu ve özel merkez eksikliği ülkenin temel sorunlarından. 

Yazının devamı...

UZMANINDAN OZON TAVSİYELERİ

Bugünkü konuğum fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanı Dr. Derya Saylık. Sayın Saylık, uzun süredir fonksiyonel tıpla ilgileniyor ve bu konuda önemli çalışmaları var. Biz de pandemiyle daha çok gündeme gelen ve maalesef duyumlarla aksiyon aldığımız bağışıklık sistemini güçlendirme amaçlı uygulanan ozon tedavisini ve detaylarını konuşacağız. Benim ve dikkatli meslektaşlarımın bile uzman görüşü almadan dile getirmediği önerileri lütfen bedeninize uygulatmayın. Unutmayın iyi bir doktordan daha iyi olan tek şey, iyi birkaç doktordur...

Sayın Saylık önce biraz ozon ve tedavisinden bahsedebilir miyiz?

Ozon, oksijenin, doğada yüksek enerjili elektrik akımına ve UV ışınlarına maruz kalması sonucu oluşan, üç oksijen molekülü taşıyan bir gazdır. 1960’lı yıllarda dezenfektan özelliği fark ediliyor, 1800’lü yıllardan sonra da medikal tedavilerde kullanılmaya başlanıyor.

Hangi hastalıklarda ozon kullanıyoruz, kimler ozon yaptırmalı?

Tüm çalışmalar sonucu ozon aslında bir tamamlayıcı ajan olarak konumlandırılmıştır. Önce açık yaralarda enfeksiyonu engellemek için sonra da damar içi kullanımının gelişmesiyle, damarsal hastalıklarda kullanılmaya başlanmıştır. Arteriyel veya venöz yetmezliklere bağlı yürüyememe ya da nekroz (doku ölümü) gibi sorunların ardından beyinde dolaşım bozukluğu sonucu gelişen felç tedavisi kullanım alanı olmuştur.

Radyoterapiye bağlı gelişen yan etkilerde de işe yarar diyebilir miyiz?

Evet, yan etkileri azalttığına dair yayınlar gelmeye başladı. Ozonun bağışıklık sistemini güçlendirici etkisine bağlı olarak, radyoterapi ve kemoterapi yan etkilerini tedavi etmede etkili.  Ayrıca pek çok romatizmal hastalıkta kullanımı mevcut. Sitokin düzeyini azaltıp, büyüme faktörlerinin yapımını artırarak bu etkisini sağlıyor. Yine aynı mekanizma ile (doku onarıcı büyüme faktörleri salgılatarak) kireçlenme gibi dejeneratif hastalıklarda kıkırdak kaybını azaltır. Kıkırdak yapımını uyararak ve eklem sıvısını artırarak eklem ağrılarında azalma ve hareket açıklığında artma sağlar. Burada da özellikle eklem içi enjeksiyon şeklinde uygulaması etkinliği artırır.

Ozonu sadece hastalıklar için düşünmeyelim; tekrarlanan düşük dozda ozon uygulamaları sonucunda antioksidan sistem güçlendirilerek oksidatif strese karşı direnç gelişir. Organizmanın kendi oksidanlarını aktive etmesi ve sonuç olarak antioksidatif kapasitenin yükselmesi yaşlanma süreçlerini geciktirir. Bu etki, başta yaşlı hastalarda olmak üzere stresle baş etme ve günlük yaşam aktivitelerinde performans artımıyla tüm yaşlarda pozitif katkı sağlar.

Alerjik durumlarda özellikle kronik ürtiker, egzama gibi durumlarda düzenli aralıklarla uygulanan minör otohemoterapi hastalığın seyrini oldukça hafifletmektedir. Kanın akışkanlığında artma (eritrosit duvarında yumuşama ve oksijen taşıma kolaylığı ile) diyabet gibi pek çok vaskülitik hastalıkta gelişen damar probleminin seyrinde rahatlama sağlar. Bunlar özellikle gözde maküler dejenerasyon, nöropatik ağrılar, erektil disfonksiyon gibi durumlardır, kanlanmanın artmasıyla bu tip sıkıntılarda da rahatlama başlar.

Radyoterapi hastalarında tedavi etkinliğini artırıcı yönünde ilgili yayınlar hücre kültürü düzeyinde, ancak yan etkileri konusundaki olumlu etkisine dair yayınlanan çalışmaların sayısı giderek artıyor.

Evet, amaç klasik tedavinin etkilerini uzatmak veya desteklemek, hastanın durumunu ve yaşam kalitesini artırmaktır. Bu amaçla major-minör otohemoterapi ya da rektal uygulamalar düzenlenir.

Peki ozonu kimlere uygulamalıyız?

Oksijen taşınmasıyla ilgili bir enzim olan Glukoz-6 fosfat dehidrogenaz eksikliği olanlarda, ileri derecede anemisi ve hipertiroidisi olan hastalara ozon uygulanmaz. Ayrıca kan sulandırıcı ilaç kullananlarda dikkatli takip gerekir.

Ozon tedavisini nasıl uyguluyorsunuz?

Değişik yolları var...

Majör yöntem: En yaygın kullanılan bu metodla 50-200 ml. kan alınarak (genelde 100 ml.) dozu belirlenmiş ozonla (100 ml. ye 100 gama şeklinde) karıştırıldıktan sonra tekrar kişiye geri verilmesidir.

Minör yöntem: Kişiden alınan 2-5 cc kan, belirlenmiş dozda ozonla karıştırılarak kas içine enjekte edilir.

Cilt altı (subkutan): Belirlenmiş doz ve hacimdeki ozon gazı ince uçlu bir iğneyle cilt adına verilir (Dokuda ödem, selülit gibi durumlarda kullanılır).

Eklem içine ozon: Eklem rahatsızlıklarında uygun bir iğneyle belirli dozda ozon gazının eklem içine verilmesidir.

Vücut boşluklarına ozon gazı verilmesi: Rektal (makat) yoluyla, vajinal ve kulak yoluna püskürtmeyle verilir.

Ozonlu ürünlerin kullanılması: Ozonlu su, ozonlu yağ gibi sıvıların haricen sürülmesi şeklinde uygulanır.

Nasıl uygulandığı kadar önemli bir soru ya da sorun nasıl uygulanmaması gerektiği değil mi?

Kesinlikle öyle. Ozon terapisinde ozon gaz olarak direkt damar içine verilmez ve direkt solunmamasına dikkat edilir. Oda ortamında ozon dedektörü vardır, doz kontrolü bu şekilde yapılır.

 

 

Yazının devamı...

‘DÜNYAYI DEĞİŞTİRECEK OLAN BİLİM VE İYİLİK’

Bu hafta, hastane yöneticiliği, dekan yardımcılığı, onlarca projenin koordinatörlüğü, beyin cerrahlığı ve bir sebeple kendisini tanıyan insanların, hastaların, hasta yakınlarının uzmanlığı ve başarısının peşine hemen eklediği ‘enerjisiyle’ bilinen bir isimle birlikteyiz; Sayın Soner Şahin... Şahin’le çalışmalarını ve doku mühendisliği konusunu konuştuk.

- Beyin cerrahı kimliğinizle başlarsak, beynimizin gizemi, sırları, işleyişi ve bunların ifşası açısından baktığımızda bu sis perdesi hangi nesilde ortadan kalkacak acaba? Bu gizemli klişelerin yok olacağı bir zaman dilimi var mı?

İhtisasa başladığım zamanla bugünü kıyasladığımda çok şeyin değiştiğini görüyorum. Hastaya özgü tedavinin konuşulduğu bir çağdayız ve bunu biz de beyin cerrahisinde görebiliyoruz. Robotik cerrahi, mikro cerrahi, navigasyon gibi aydınlanmalarla, aynı derece her tümörün aslında aynı olmadığını; immünopatolojik özelliklerine göre her tümörün faklı farklı özelliklerine göre tedavi edilmesi gerektiğini biliyoruz.
Sonraki 50 yıl içinde moleküler bilgilerimizi artırarak daha kusursuz tedaviler sunacağımızı düşünüyorum. İşimizin, kişiye özel tedaviler ve doku mühendisliği ile taçlanacağını umuyorum

-Bu kadar yöneticilik işleriniz arasında beyin cerrahisi ameliyatları sizin deşarj alanınız mı?

 Öğrenciliğimden beri beyin cerrahı olmak istemiştim. Bu gizemli yapı neredeyse en önemli organımız diyebiliriz. Ona dokunabilmek çok büyük bir ayrıcalık. Hal böyleyken sürekli sahada bir hekim olmak da yönetici olarak benim en büyük şansım, tüm çalışanlarla ve hastalarla iletişime geçebiliyorum, sorunlarla sürekli iç içeyim. Odasında oturan bir yöneticiyseniz, çalışanların size getirdiği bilgiden besleniyorsunuz ama sahada olunca, her şeyi birebir yaşıyorsunuz ve daha hızlı aksiyon alabiliyorsunuz.

- Covid-19 hastalarının teşhis ve tedavisinde kullanılan bir yapay zeka projesinin koordinatörsünüz. Detaylarından bahseder misiniz?

Bugüne kadar hiçbir zaman bilimsel araştırmalardan uzak kalmadım, asistanlığımdan bugüne mentorüm hocam Prof. Dr. Türker Kılıç ile bilim üretmeye devam ediyoruz. Gelecek nesillere bir şeyler bırakmak gerekiyor. Dünyayı değiştirecek olan da bilim ve iyilik. Zaten bizim tıp fakültemizin başında da ‘İyilerin bilim tıp okulu’ yazıyor. İyilikle birlikte bilim, insanlığın rotasını çevirme gücüne sahip.Covid-19 ile hepimiz büyük sıkıntılar yaşadık, mesleklerimizi yapamayacak duruma geldik. Hiç tanımadığımız, bilmediğimiz mikronluk bir virüs, hepimizi esir aldı. Mücadeleye de bilimle devam ettik. Yapay zekanın oyuna girmesi, acil servislerdeki antikor ve PCR testlerindeki yanlış negatif veya yanlış pozitifliklerle ve bizi zaman zaman zor durumda bırakmasıyla başladı. Hastanın bulguları var, ancak bu testleri doğru sonuç vermiyor. Süreçte gördük ki akciğer tomografisi ve onun doğru değerlendirilmesi çok önemli. Radyolojik olarak Covid-19 lehine çok spesifik bulgular vardı ve hastaların belirtisi olmasa bile tomografilerdeki bu görüntülerin doğru değerlendirilmesi önemliydi. Salgın başlangıcında elimizde bir buzlu cam manzarası vardı, vakalar arttıkça yapay zekanın en önemli tarafı ‘deep learning’ dediğimiz derinlemesine bilgi sahibi olma avantajını kazandık. Akciğerin hangi bölümünün ne kadar tutulduğu, bu tutulmaların, herhangi bir akciğer rahatsızlığı, geçirilmiş bir kanser ya da tüberküloz lekesi gibi olabilecek başka sebeplerinin süzüldüğü bir veri halinde elimize geçmesine yaradı. Hastalarımızın yoğun bakıma girme ya da sitokin fırtınası geçirme ihtimallerini önceden görmemize yaradı. Meme kanserinden patolojiye insan gözünden daha net ipuçları elde etmemize olanak sağladı.

‘Doku mühendisliği çığır açacak’

- Doku mühendisliği konusunda okurlarımıza neler söylersiniz?

Bahçeşehir Üniversitesi olarak doku mühendisliği ve rejeneratif tıpla ilgili hem master hem doktora programımızı başlattık ve ilk öğrencilerimizi aldık.
Doku mühendisliği basitçe hastaya göre tedavi geliştirme, hatta eksik giderme olarak özetlenebilir. Öğrenci ve meslektaşlarımız yakın bir gelecekte, damar, kalp, kemik ya da yapay kalp gibi organlar üretecekler. Bunların bağışıklık sistemini zorlamayan, genel insan bünyesiyle barışık hammaddelerden üretilmesi gerekecek. Üç boyutlu yazıcılarla veya biyoink denen biyolojik mürekkeple doku üretilecek bir çağı konuşuyoruz.
Doku mühendisliği kaybedilmiş organlarla ilgili yeni bir çığır açacak. Hatta aşılarla, ilaçlarla ilgili canlı deneklerin, insanlığın kullanımına son verebilecek; hayal edin, elinizde tüm araştırmalarınızı test edebileceğiniz yapay bir organ var. Ayrıca çeşitli beyin travmalarıyla oluşan çok sayıda sakat kalım vakası da doku mühendisliğiyle tarihe karışabilecek.

- Hocam sizce neden bilim üretemiyoruz? Bu konuda bütçeye odaklanan bir genel kanı varsa da ben katılmıyorum. Sizin düşünceleriniz nedir?

Konunun bütçeye odaklanmasını ben de yanlış buluyorum. Birlikte çalışma arzusu ve gayretinde olmamız lazım. Bugün yayınlarınızın sayısından daha önemlisi, kimler tarafından ne kadar atıf aldığı.
Kendi başınıza araştırma yapmanız bir şey ifade etmiyor. Yurt içinde ne kadar meslektaşınızla hatta yurt dışında ne kadar üniversiteyle iş birliği yaptığınız önemli. İş öğretim üyelerimize kalıyor. Bundan sonrasında, belki tıp fakültesi eğitiminin de değişen bunca teknoloji ve iş yapış biçimiyle ilgili gözden geçirilmesi lazım. Bahçeşehir Üniversitemizin bu sene beş ve altıncı sınıf, ayrıca geçtiğimiz senenin mezun öğrencilerinin, uluslararası atıflarla ilgili indeks ortalaması beş; bu bizim için muhteşem bir sonuç.
Özetle, hepimiz kendi üzerimize düşeni yapar, birlikte çalışır, öğrencilerimizin ufku konusunda hassas davranırsak, başarabileceğimizi düşünüyorum.

 

 

Yazının devamı...

‘HER YAŞTA KADIN HPV AŞISI OLABİLİR’

Bugünkü konuğum, Kadın Hastalıkları Uzmanı ve Jinekolog Onkolog Prof. Dr. Murat Naki... “Tıp branşları içinde en keyifli ve zor branşa sahip olduğumu düşünüyorum” diyen Naki ile çalışmalarını ve rahim ağzı kanseri taramalarını konuştuk.

Öncelikle hoş geldiniz, Sayın Naki sizi tanıyabilir miyiz?

İstanbul Tıp Fakültesi mezunuyum, jinekolojik onkolojiye ihtisas sürecinde ilgi duydum. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin ardından, dünyadaki en önemli merkezlerinden, Memorial Sloan Cattering Cancer Center’da jinekolojik onkoloji eğitimi aldım. Türkiye’ye dönerek 2012 yılında doçent oldum ve Bağcılar Eğitim Araştırma Hastanesi Kadın Doğum Bölümü’nün kurucu şefi oldum. Ardından Medipol ve Acıbadem Üniversiteleri geldi ve Acıbadem Üniversitesi’nde profesörlüğümü aldım. Çalışmalarıma kliniğimde devam ediyorum ayrıca Başkent Üniversitesi Kadın Doğum Bölüm Başkanı’yım.

Geçtiğimiz ay rahim ağzı kanseri farkındalık ayı idi. Aslında HPV aşısı ile yok edilebilen bir hastalık ve birçok gelişmiş ülkede görülmüyor. Rahim ağzı kanseri ve taramaları konusunda bize ne anlatacaksınız?

Ocak ayı, rahim ağzı kanserleri farkındalık ayı. Human Papilloma önemli bir virüs çünkü cinsel yolla bulaştığı için kadınların hemen hepsi hayatları boyunca en az bir kere karşılaşıyor. Kana karışmadığı için bunu fark etme şansları çoğu zaman yok. Sadece epitelde bulunduğu için de ancak tarama ile saptanabiliyor. HPV ile ilişkili hastalıklar var. Bunların başında rahim ağzı kanseri öncesinde değişiklikler, kanser ve anüs, penis kanserleri, baş boyun kanserleri geliyor. HPV’nin çok sayıda alt türü olmasına rağmen sadece 15 türünün kanser ile ilişkili olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla tarama yapıldığında kanser yönünden riskli alt türler taranıyor. HPV’nin siğil yapan türleri de var, 6 ve 11 gibi. Tanısı, rahim ağzından alınan sürüntü örneğinin incelenmesiyle konulur. HPV’nin bulaşma hızı çok yüksek ancak kişinin bağışıklık sistemi veya öz bakımına bağlı olarak virüs yüzde 80-90 siliniyor. Sosyo-ekonomik düzeyi yüksek, cinsel hayatında risk almayan kişilerde silinme olasılığı tabii ki daha yüksek. HPV, rahim ağzı kanseri için tek başına yeterli değil, yine de sigara ile birlikte en yüksek riski taşıyor. Taramalar, 21-65 yaş aralığında yapılır.  21-29 yaş arasında smear, 30 yaş üstü kadınlarda HPV’ye de bakılır. Türkiye’de de tarama çalışmaları yaygın olarak yapılıyor. 30 yaş ve üstü kadınlara adreslerinden çağrı yapılarak tarama yapılıyor. Sağlık Bakanlığı’nın aşılama ve tarama konusundaki çabası olağanüstü.

Aşısı dediniz, daha çok kimlere yapılmalı?

Rahim ağzı kanserlerinin yüzde 75-80’inden tip 16 ve 18 sorumlu. Birkaç yıl öncesine kadar bu iki alt tipe ait ikili ve tip 6 ve 11’e etki eden dörtlü aşılar vardı. Dünyada artık diğer yedi alt tipe de etkili aşı kullanılıyor ama bununla ilgili Türkiye’de ruhsat problemi var. Ülkemizde de yakın zamanda başlayacağını tahmin ediyorum; HPV de aşı karnesine eklenecektir. İdeali 11-12 yaş çocuklarda kızlar ve erkeklerin tümünün aşı olabilmesi. İhmali durumunda 18-20 yaşına kadar telafi aşıları yapılabilir. Bu süreyi de geçirmişlerse yapılan çalışmalara göre kadınlarda artık yaş sınırı yok. Her yaşta kadına tip tayini yapmadan, HPV taşıyıp taşımadığına bakmadan aşı yapılabilir.

Rahim ağzı kanseri tedavisi ve teknolojide son gelişmeler nelerdir?

Türkiye’de yılda bin 500-bin 600 rahim ağzı kanseri saptanıyor. Taramalar sayesinde gelişmiş ülkelerde görülmese de gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkelerde hastaların yüzde 60’ı ileri evrede geliyor. Bu hastalara cerrahi uygulanamıyor, radyoterapi veya kemoterapi ile tedavi edilmek zorunda kalınıyor. Yayılmamış bir hastalık ise lenf bezleri ile birlikte geniş bir şekilde çıkarıyoruz. Cerrahi sonrası patoloji raporuna göre de ek tedavi verip vermeyeceğimize karar veriyoruz. Ancak amacımız oluşabilecek yan etkileri en aza indirmek için sadece cerrahi veya radyoterapi ile tedavi etmek olmalı. Hastalarımızı aynı anda tüm yöntemleri kullanarak yormak istemiyoruz. Cerrahi yöntemlerde ise açık veya kapalı cerrahi yapıyoruz.

Hangi hastalarda kapalı cerrahiyi tercih ediyorsunuz?

Rahim kanserlerinde ve erken evre yumurtalık kanserinde tercih ediyoruz. Rahim ağzı kanserlerinde ise iki yıl önce Amerika’dan yapılan bir çalışmanın sonuçlarına göre pratiğimizi değiştirip, açık cerrahi yapmaya başladık. Cerrahın ve hastanın özelliklerine bakarak karar vermek gerekiyor; kapalı cerrahi tecrübesi olmayan bir cerrah açık cerrahiyi tercih etmeli.

‘Pandemide hastalarımız erken evreyi kaçırdı’

Kapalı cerrahide kan kaybı daha az oluyor değil mi? Kan kaybı, tümör biyolojisi açısından da önemli. Fazla kan kaybı, agresif bir kansere sebep olabilir.

Hem bilimsel hem de filozofik olarak böyle. Dokuya ne kadara saygılı davranırsanız hem hastanın iyileşmesi hem de günlük hayatına geri dönüşü açısından
daha iyi olacaktır.

Pandemi günlerinde kendi sağlığınız açısından ne yapıyorsunuz?

Covid-19 geçirdim, ameliyatta kaptım. Spor yapıp, düzenli beslenmeye çalışıyoruz. Maske, mesafe kuralına riayet ediyoruz. Pandemide hastalarımız tedavilerine gidemedi ve erken evreyi kaçırdılar. Kronik hastalığı olanlar lütfen hastanelere başvurup, hastalıklarını tedavi ettirsinler; koronadan kaçalım derken başka hastalıklardan kayıplar yaşamak
çok üzücü...

Tümüyle kadın hastalarla çalışmanın avantajları ve dezavantajları var mı? Kadınların karmaşık yapısı tedavi süreçlerine nasıl yansıyor?

Hem zor hem de kendine özgü bir güzelliği var; kadınlar başımızın tacı. Aynı dilden konuştuğunuz hastalarınız olursa çok keyifli olabiliyor. Hemen her sosyo-kültürel çevreden hastalarımız var, genelde hepsiyle iyi iletişim kurabildiğimi düşünüyorum. Hastaya bu durumun içinden sıyrılabileceğini ve rolünüzü net ifade etmek çok önemli. “Bu karanlık yolda size yardımcı olacağım, buradan birlikte çıkacağız” demek gerekiyor. Gebe hastalarımız da işin güzel tarafı. Tıp branşları içinde en keyifli ve zor branşa sahip olduğumu düşünüyorum.

Yazının devamı...

CESUR YÜREK FULYA ÖZTÜRK!

Samimiyeti ve içtenliğiyle her geçen gün kalbimizi kazanan, görev yaptığı her yerde ilgi ve sevgi odağı olan genç ve nadide bir haberciyle beraberiz: Sevgili Fulya Öztürk... Öztürk’le gazetecilik serüvenini ve hayata bakışını konuştuk.

- Adanalı olmak sıklıkla dile getirdiğiniz bir konu. Doğduğunuz büyüdüğünüz yerin mesleki avantajları var mı? Size sağladığı toleranslar neler?

O toprakların insanlarında hep farklı bir efsun var. Ben 18 yaşıma kadar Adana’daydım, orada büyüdüm ve sıklıkla çok güçlü insanlar olduklarını gözlemledim. Özellikle de kadınları; benim çocukluğumun ve gençliğimin kadınları çok güçlüydü. Ben ortaokuldayken kadın otobüs şoförleri vardı mesela... Ailemdeki kadınlar ve çevremdekiler hep ayakları yere sağlam basan insanlardı. Çocukluğumda kazandırdığı bu öz güvenin, samimiyetin mesleğimde çok katkısı olduğunu düşünüyorum.

- Mesleki yaşamınızda n Mesleki yaşamınızda size dokunan, yön veren insanlar oldu mu? 

Çok var... Ben muhabirlik yapmadan önce Mehmet Ali Birand ile çalışma fırsatı buldum, aynı ortamda kendisini çok dinledim. Beni bugün bile çok etkiler, “Ya çocuklar” derdi “Öyle bir anlatın ki sizi Ağrı’da hiç eğitim almamış Ayşe Hanım da anlasın, Kars’ın bir köyündeki Mehmet Amca da anlasın. Sizi hep eğitimli insanlar dinlemiyor, her kesime dokunarak konuşun.” Bu bende takıntı oldu; çekim biter, kameraman arkadaşıma, çevreme sorarım, anlaşıldım mı? Herkes beni anladı mı? Tek gayem ve dileğim hep bu oldu! 81 ilin tamamı beni anlasın... Sayın Birand’ın dışında beni muhabir yapan Ali Güven var, emeği çoktur. Mesela habere çıkmak, kameranın önüne geçmek gibi bir hayalim yoktu, o yönlendirdi. Hatta bir süre sonra yapmama izin vermezler artık diye düşünürdüm. Sonra yaptıkça mesleğin bana, benim de mesleğe çok uyumlu olduğumu anladım.

- Gazetecilik, başarının yıllarla geldiği ve meşhur olmanın avantajlarını da daha geç yaşlarda yaşatan bir meslek. Siz erken bir yaşta tanınan, sevilen bir gazeteci oldunuz. Bu hayatınızı, işini nasıl etkiliyor?

Hocam ben hiç öyle düşünmüyorum, hiç o kafada değilim. Bu bahsettiğiniz durumun farkında da değilim. Sanırım bunun farkındalığı bir egoya yol açabiliyor. Ben her şeyi sıradan, olağan yaşıyorum. Her türlü topluluğa girerek, savaşa da, pazara da giderek çalışıyorum. Belki bir faydası, bana biraz daha kolay ve severek röportaj veriyorlar sanırım. Ama böyle durumlarda da hemen röportajımı, haberimi yapar oradan ayrılırım. O ilgiye çok maruz kalmak istemem, çünkü nihayetinde insanız...

- Bu bizim için de böyle çünkü çok kritik ve riskli yerlerde de sizi izliyoruz ve tavrınız samimiyetiniz değişmiyor.

Bana yol gösteren sözlerden biridir Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün gazeteci tanımı: “Gazeteci, gördüğünü, duyduğunu, bildiğini samimiyetle anlatandır.”
Azerbaycan’da, her yerde böyle çalıştım; siz orada yoksunuz ve ben sizin adınıza oradayım. Bu hissettirme, yaşatma kaygısıyla aktardım. Mesela bir bebek çıkıyor enkazdan, yerimde kim olsa ağlardı, ben de ağladım. Soğukkanlı kalmam gereken zamanlar oluyor, seyirciden defalarca özür dilediğim anlar oluyor. Yapamıyorum. Bunun da bir sınırı var ama kendimi salmamaya özen gösteriyorum. Ama sonuçta insanım...

- Peki korona ve gazetecilik konuşalım! Geçtiğimiz günlerde bu konuda da bir haberiniz vardı ve hastalığa da yakalandınız. Bu dönemde sizce medya nasıl bir sınav verdi?

Hocam bütün meslektaşlarım çok yoruldu. Altın madalyayı hak ettik, çünkü çok çalıştık. Sağlıkçılar aşılandı mesela, polislerimiz de aşılandı... Tabii ki bunlar çok önemli ama biz de öncelikli meslekler arasında olmalıyız. Ben defalarca Çapa’nın acil servisine, Cerrahpaşa’nın koronavirüs, yoğun bakım servislerine girdim. Bir sürü meslektaşım da girdi. Sağlıkçıların sesini duyurmalıyız; hocalarımıza mikrofon uzatıyoruz, yanına gitmeden nasıl olacak? Polislerin, tüm riskli mesleklerin haberini yapıyoruz ve risk altında yapıyoruz.

- Fuat Kozluklu ve Coşkun Aral ile yaptığım röportajlarda, her ikisinin de savaş muhabirliğini, normal muhabirlikten ayrı tutmaması bana garip gelmişti. Şimdi riskin hep aynı olduğunu daha iyi anlıyorum.

Evet, her aşamada riskimiz var. Korona da bir savaş aslında ve içindeyiz. Ben dört harekat gördüm, Suriye’ye gittim, Azerbaycan’da 40 gün kaldım ve her şeye tanıklık ettim. Atılan tüm bombalara, bütün önemli anlara, zafer gecesine tanıklık ettim. Türk medyası orada o kadar çok çalıştı ki, Azerbaycan medyasıyla iş birliği koşullarımız oluştu. Yakında derslere, seminerlere gideceğiz, onlar ülkemize gelecekler. Hesapta olmayan sıkı bağlar kuruldu.

‘Kaderci bir insanım’

- Sağlığınız konusunda neler yapıyorsunuz, tedbir alıyor musunuz?

Reklama girmesin ama bir solüsyon var, suya damlatıp damlatıp onu içiyorum.
D, C vitamini artık ne varsa bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Normalde de dikkatli beslenen biri değilim.

- Gelecek planlarınızda haber sunumu, talk şov benzeri şeyler var mı?

Benim pek öyle planlarım yok hocam. Çevremde bir sürü insanın hayalleri var; sabah haberleri vs... Ben kaderci bir insanım, zaten bugünkü durumumu da hayal etmiyordum. Hayat beni buraya getirdi. Çok kazanmak, çok şeye sahip olmak gibi heveslerim de yok. O yüzden de biraz daha rahatım. Bugün bir haber stüdyosunda olsam, önüme gelen kağıdı okuyacağım ama örnek olarak Azerbaycan’da 30 yıllık bir mücadelenin sonuna tanık oldum. Bu parayla satın alınamayacak bir deneyim.

- Hem bu tarz bir muhabirlik hem de anne ve eş olmak mümkün olabilir mi?

Benim de tıkanıp, sıklıkla düşündüğüm bir konu. Başarabilen örnekler var ama zor olacaktır diye düşünüyorum.

Yazının devamı...

SAÇIMIZ DÖKÜLMESİN…

"Saçım güzel olmayınca kendimi güzel hissetmiyorum” dilimize yerleşmiş reklam sloganlarından biri. Ama gerçekten kendini böyle hissetmeyen kaç kişi vardır ki... Hal bu olunca sevgili ve çok başarılı arkadaşım Dermatolog Dr. Canan Öztürk’e saç dökülmesini sormak istedim. Söylemeden geçmeyelim, Canan Öztürk yazılarımın bazılarının mutfağındaki isimlerden; konu cildiyeyi ilgilendirince, fikrini almadan yazmadığım birkaç arkadaşımdan biri. Bilgisine ve tecrübesine ben güvenirim, siz de güvenin derim...

Saç dökülmesi günümüzde giderek artan sıklıkta, hem kadınlarda hem erkeklerde görülmektedir. Ne zaman saç dökülmesinden korkmalıyız?

Saç kıllarının bir yaşam döngüsü vardır. Bu nedenle belli bir zaman sonra dökülebilirler. Günde 100 tel saç dökülmesi normal kabul edilmektedir. Banyo esnasında bu dökülme 150 tele kadar çıkabilmektedir. Tabii ki bunu saymak çok mümkün değildir. Bu nedenle hemen her yerde saçlarımızı görmeye başladıysak, saçlarımızda azalma, incelme ve kırılmalar arttıysa mutlaka doktora başvurmalıyız.

Saç dökülmesi sadece zamana veya yaşa mı bağlıdır? Neden saçımız dökülür?

Saç dökülmesinin tipleri bulunmaktadır, öncelikle dökülmenin tipi belirlenip, ona göre tedavi planlanmalıdır.

Telojen Effluviyum: En sık görülen saç dökülmesi tipidir. Doğum sonrasında (ortalama ikinci ay başlar, bir yıl devam eder), önemli bir ameliyat geçirmek veya ateşli hastalıklardan sonra, troid hastalıkları, vitamin eksiklikleri (B12, çinko, D vitamini, biotin) saç dökülmesini artırmaktadır. Yine demir eksiliği nedeni ile kansızlığınız varsa saçınız dökülebilir. Bazı psikiyatrik ilaçlar, tansiyon ilaçları saçta dökülmeyi artırabilir. Hızlı kilo vermek saç dökülmesini artırabilir.

Alopesi Areata: Eğer yuvarlak para gibi bir açılmamız var ise saçkıran (alopesi areata) olarak bilinir. Özellikle saçta, bazen de sakalda, aniden ortaya çıkan yuvarlak keskin sınırlı lezyonlardır. Genellikle ani bir stres sonrası ortaya çıkar. Bazen hormonal bozukluklar da bu duruma neden olabilmektedir.

Anajen: Özellikle kemoterapi alanlarında görülen ani saç kaybıdır. Kemoterapi tedavisi bittikten sonra saçlar tekrar geri gelmektedir.

Erkek tipi saç dökülmesi (Androgenetik alopesi): Özellikle erkeklerde gördüğümüz ancak yakın zamanlarda kadınlarda da görülen, genetik olarak ortaya çıkan dökülmedir. Saçların ön kısmından arkaya doğru başlamaktadır. 20’li yaşlardan sonra giderek artmaktadır. Genelde ailede bu tarz bir dökülme mevcuttur. Kadınlarda özellikle adet düzensizliği eşlik ediyorsa mutlaka polikistik over sendromu açısından değerlendirilmelidir. Son dönemlerde insülin direnci giderek artmaktadır. Yine insülin direnci de erkek tipi dökülmeyi artırabilmektedir. Saçımızda dökülme fark ettiğimizde öncelikle bir cildiye hekimine başvurmak ve muayene olmak gerekir. Erken dönemde başlanan tedavilerde başarı şansı yüksektir.

Beslenmenin saç dökülmesine etkisi var mı?

Saç dökülmesinde beslenme önemli bir yer tutmaktadır. Beslenmede et, tavuk, balık, sebze-yeşillik, avokado, zeytinyağı, somon, elma, portakal, ceviz, nohut ve mercimek gibi bakliyatlar mutlaka olmalıdır. Özellikle insülin direncini artıran beyaz un, şeker gibi yiyeceklerden, fastfood gıdalardan uzak durulmalı. Yine asitli gıdalardan, şeker içeriği yüksek içecek ve yiyecekler mümkün olduğu kadar tüketilmemeli ve düzenli egzersiz yapılmalıdır.

Gerek estetik gerekse sağlık, hayatımızı daha mutlu kılacak her şeyin, beslenme-yaşam aktivitemizdeki hareket ve dinginlik dengesine bağlı olduğunu unutmadan yaşamaya dikkat edelim. Bu güzel söyleşi için teşekkürler.


‘En az iki günde bir yıkanmalı’

Kullandığımız şampuan, boya ve kimyasallar ile düzleştirme gibi işlemler saçımızı döker mi?

Mümkün olduğunca saç yapınıza uygun olan, sülfatsız, parabensiz ve katkısız şampuanlar tercih edilmeli. Saç dökülmesine eşlik eden bir saç derisi problemi varsa buna göre şampuan kullanılmalı. Boya seçerken organik olanlar tercih edilmeli. Düzleştirme ve fön işlemleri saçımızda hem dökülme hem de kırılmalara neden olmaktadır. Bu işlemleri sık kullanmayınız. Ayrıca saçın her gün yıkanması uygun değildir. En az iki günde bir yıkanmalıdır.

Saç dökülmesi tedavisinde nasıl bir yol izlemeliyiz?

Saç dökülmesinde öncelikle altta yatan bir hastalık, vitamin eksikliği ya da hormon bozukluğu varsa bu tedavi edilmelidir. Tedavide saçı besleyen ve güçlenmesini sağlayan, saçımızın yapısına uygun şampuanlar, dökülme tipine göre destek sprey-losyonlar ve gerekirse saç için özel üretilen vitaminlere başlanır.

Saç dökülmesinde kolajen kullanımı yaygınlaşıyor, gerçekten etkili bir yöntem mi?

Son dönemde saç dökülmesi tedavisinde kolajen kullanılmaktadır. Özellikle çinko, biyotin gibi ek içeriğe sahip kolajenler tercih edilmelidir. Balık ya da sığır kolajeni kullanılabilir. Vücutta emilimini artırabilmek için, hidrolize peptid formunda olduğuna dikkat etmeliyiz. Bu takviyeler en az 2.5 gr kolajen içermelidir. Kolajenlerin üç ayrı formu mevcuttur; tablet, sıvı ve toz, tercih ederken yaşımıza göre kullanmalıyız. Etki görebilmek için kesintisiz 12 hafta kür halinde devam etmeliyiz. İçtiğimiz kolajen saç dökülmesini azaltacağı gibi, cildimize de destek olacaktır. Saç dökülmesi erken dönemde ve uygun bir şekilde tedavi edilirse durdurulabilir. Düzenli yaşam, sağlıklı beslenme, destek tedavilerle daha sağlıklı ve canlı saçlara kavuşmak mümkün olabilir.   

 

 

Yazının devamı...

© Copyright 2021

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.