SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR
You are already subscribed to notifications.

Alerjik hastalıklar

Alerji, vücudumuzun maruz kaldığı gıda ve dış etkenlere karşı aşırı tepki vermesidir. Aslında bu bağışıklık sisteminin haklı bir isyanı. Bu hafta hepimizin hayatında o veya bu şekilde yaşanan bu isyanı, alerjiyi anlatmaya çalışacağım. Tabii yine uzmanına sorarak. Konuğumuz, hep çok güzel işlere imza atan sevgili arkadaşım Doç. Dr. Mehtap Yeter Kılıç. Mehtap Hacettepe Üniversitesi’nden 3.’lük derecesiyle mezun olan, Tıp Fakültesinin henüz 4. yılında ‘Yılın En Başarılı Öğrencisi’ ödülünü kazanan, Çocuk Alerjisi ve İmmünolojisi alanında uzman, başarı bir ikonu meslektaşım. Çocuk Nefes Koçluğu uzmanlığı yanında, 2018 yılında aldığı Avrupa denklik diplomasını da eklemeliyim. Nefes ve Çocuk Nefes koçluğu da başka bir röportajımızın konusu olacak kadar önemli ama bugün alerjiye odaklanalım.

- Sevgili Mehtap, önce alerjik hastalıkların bu kadar artmasının ve gündemde olmasının nedenleriyle başlarsak neler söylemek istersin?

Sağlıklı ve doğal yaşamdan uzaklaşmak en önemli nedeni. Köyden kente göçün artışı, sağlıksız ve katkılı beslenme, hava kirliliği, artan stres dolu yaşam, kimyasal içerikli ürünlerin hayatımızda giderek artan kullanımı sayabileceğimiz sebeplerin başında geliyor.

- Soğuk algınlığı mı, alerjik nezle mi? Hem bir salgın dönemi yaşıyoruz hem de kış mevsimi sebebiyle soğuk algınlığı vakaları çok fazla. Bunun ayrımını nasıl yaparız?

Kırgınlık, halsizlik, ateş, kas ağrıları ve yoğun boğaz ağrısı varsa, enfeksiyon öncelikli düşünmeliyiz. Uzamış burun tıkanıklığı, peş peşe hapşırık, burun kaşıntısıyla berrak burun akıntısı, gözlerde sulanma ve kaşıntı gibi emareler ise alerji lehinedir. Ancak unutulmamalıdır ki esas olan her zaman muayeneyle hekim değerlendirmesidir.

- Öksürüğün şekli bize alerji temelli olduğunu düşündürür mü?

Uzamış, geceleri daha sıklaşan ve özellikle egzersizle, ağlamakla veya gülmekle artan öksürük alerjiyi akla getirmelidir. Öksürüğe eşlik eden burunda uzamış tıkanıklık, kaşıntı ve tekrarlayan hapşırık yakınmalarında alerji mutlaka göz önüne alınmalıdır.

- Bu kadar çok başka hastalıkla karışıyorken alerji tanısını nasıl koyuyorsunuz?

Öncelikle öykü çok kıymetli anahtar bilgiler içerir. Muayene sırasında burun ve akciğer bulguları tanıya ışık tutar. Alerji deri testleriyle de çok kısa sürede kendisini belli eder; bünyenin ne ile ilgili aşırı yanıt verdiğini öğrenebiliriz. Ev tozu, polen, kedi ya da köpek tüyü, küf mantarları gibi olası nedenler arasında testimizle uyumlanan bir sonuç varsa, daha net bilgi sahibi oluruz. Yaşı uygun olan hastalarda solunum fonksiyon testleri de bize akciğer kapasitesi hakkında bilgi verir ve astım yönünde tanı koymakta yardımcı olur.

 

- Ailede alerji öyküsü varsa yeni doğacak çocukta olmaması için gebelikte alınabilecek tedbir var mıdır?

Bugüne kadar bu konuda yapılmış çokça araştırma var ancak gebelikte alerjinin önüne geçebilecek kesin ve net öneri düzeyinde bilgiye şu an sahip değiliz. Sağlıklı bir gebelik süreci, stresin azaltılması, mümkünse normal doğumun tercih edilmesi, annenin doğal beslenmesi, sigaradan uzak olmak şu an önerebileceğimiz tavsiyeler olacaktır.

- Koronavirüs enfeksiyonu, alerjik çocuklar için daha riskli diyebilir miyiz?

Sadece koronavirüs değil, solunum yollarını etkileyen diğer virüsler de alerjik astımda öksürük ataklarına neden olabilirler. Burada önemli olan alerjik astımlı bir hastanın kendisine hekim tarafından önerilmiş koruyucu tedavisini aksatmadan kullanıyor olmasıdır. Bugüne kadar geçerli olan veriler, astımlı kişilerin çoğunun, sanılanın aksine, koronavirüs enfeksiyonunu sağlıklı kişilerle benzer şekilde atlattığını göstermektedir.

- Her ilaçlı buhar tedavisi ya da fısfıs (inhaler) şeklinde ilaç tedavisi önerilen çocuk astım mıdır?

Özellikle okul öncesi çocuklarda viral enfeksiyonların tetiklediği hışırtı ve öksürük atakları olabilmekte ve bahsi geçen tedavileri kullanmaları gerekebilmektedir. Bu çocukların pek çoğu yaş büyüdükçe düzelmekte ve bu ilaçları kullanmak zorunda kalmamaktadır. Yani hepsi astım gibi seyretmemektedir.

- Alerjik süreci durdurabilecek kalıcı bir tedavi yöntemi var mıdır?

Günümüzde tedavide kullandığımız alerji ilaçları, sağlıklı yaşamın sürdürülmesi için yeterlidir. Alerjik yürüyüşün ortadan kaldırılması ancak aşı (immünoterapi) tedavisi ile mümkündür. Seçili hasta gruplarında uygun olan bu tedavi şeklinin, hekim tarafından (gerekli ve uygun görüldüğü takdirde) hasta ile beraber karar verilerek uygulanması gerekir.

- Kreşin ilk yıllarında çocuklar çok sık hastalanıyorlar, bu çocuklar için önerilerin nedir?

Özellikle dengeli ve doğal beslenmenin sağlandığından ve uyku kalitesinin ve süresinin yeterli olduğundan emin olunmalıdır. İlk kez evden dışarı çıkıp kalabalık ortama karışan ve pek çok enfeksiyon etkeniyle yüzleşen bir bağışıklık sisteminin normalden fazla hastalıkla mücadelesi beklenen bir durumdur. Ancak bazı çocuklar alerjik genetik yapıda ya da yetersiz bir bağışıklık sistemine sahip olabilir ve bu süreci daha sancılı geçirir. Sık sık antibiyotik kullanmak zorunda kalmış, nezleyi uzamış öksürük olmadan atlatamayan, alt solunum yolu tutulumu olan, hastalık yüzünden okula devamlılıkta çok kesinti yaşayan çocukların mutlaka alerjik hastalıklar ve bağışıklık sistemi yönünden değerlendirilmesi gerekir. Uygun hasta grubunda gerekli olan koruyucu tedaviler sık antibiyotik kullanımının önüne geçecek ve sağlıksız bir okul sürecinin düzelmesini sağlayacaktır.
Tüm okurlarımın kendilerini gözden geçireceğine inandığım bu kısa ama etkili öneriler için teşekkürler. Kendimizi ve sevdiklerimizi izlemeye, dinlemeye devam… Maskeli, bilgili, sağlıklı ve mutlu kalın.

Yazının devamı...

Rahim ağzı kanseri

Kadınların kazanması gereken önemli bir mücadele daha var; rahim ağzı kanseri. Dünyanın birçok gelişmiş ülkesinde artık görülmese de, gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkelerde halen hayati önemini koruyor. Önlemek ise çok basit; 10-14 yaş grubundaki çocuklara Human Papilloma Virüs’e (HPV) karşı geliştirilmiş aşının yapılması. Aşılamanın yapılmaması durumunda Sağlık Bakanlığımız tarafından yapılan, ücretsiz tarama programlarından faydalanma da mümkün. Erken tanı hep olduğu gibi bu durumda da hayat kurtarıyor.
Ocak ayı da her yıl olduğu gibi rahim ağzı kanseri farkındalık ayı ve artık biliyoruz ki kanser konuştukça zayıflayacak...

Serviks kanseri nedir?

Rahim ağzı (serviks), rahmin vajinaya açılan kısmıdır. Neredeyse tüm kanser vakalarından HPV sorumludur. Genellikle, cinsel partnerler HPV’yi birbirine bulaştırırlar, belirti vermediği için de partnerler enfekte olduklarının pek farkına varmazlar. Bu durum toplumda yaygın görülmektedir. HPV, temastan sonra vücudun değişik yerlerine yerleşir ve bağışıklık sistemi tarafından yok edilip herhangi bir sağlık sorununa yol açmayabilir. Bazı insanlarda 2-3 ay sonra siğil oluşturarak kendini gösterebilir. Kanser oluşması için genellikle 10-15 yıl geçmesi gerekmektedir.
Rahim ağzı kanserleri için diğer risk faktörleri; düşük sosyo ekonomik düzey, sigara, cinsel hayatın 20 yaşından önce başlaması, çok sayıda cinsel partner, çok sayıda doğum yapmak ve genital organlarda viral ve bakteriyel enfeksiyonların sıkça görülmesi olarak özetlenebilir. Genellikle erken evrede belirti vermediği için tarama programları çok önemlidir. Muayenede gözle görülebilir, elle hissedilebilir bir bölgede olduğu için alınan smear, hücresel değişikliklerin başladığı çok erken dönemden itibaren tanı koydurabilir.

Korunmanın yolu

Korunmanın en önemli yolu, HPV’ye karşı geliştirilmiş aşıdır. Ancak konu biraz daha karmaşık; HPV’nin çok sayıda alt tipi var; bunların bazıları genital siğillere yol açıyor, bazıları ise kansere. Her gördüğümüz genital siğil kanser habercisi değil. Kansere sebep olan 15 alt tipi var, ancak en sık karşılaştığımız HPV 16 ve 18, siğillere sebep olanların en sık görülen alt tipleri ise 6 ve 11. Aşılar ise daha çok bu alt tiplere karşı geliştirilmiştir. Piyasada bulunan üç aşı, bu alt tipleri içeriyor.
İkili aşı; HPV16 ve 18’e karşı geliştirilmiştir, rahim ağzı kanserine karşı etkilidir. Dörtlü aşı hem kanser yapan 16 ve 18, hem de genital siğillere karşı etkilidir. Dokuzlu aşı HPV Tip-6, 11, 16, 18, 31, 33, 45, 52, 58’e karşı geliştirilmiştir, yani, hem kanser yapan tüm yüksek riskli alt tiplere hem de genital siğillere karşı etkilidir. Aşıların üç doz halinde uygulanması gerekir.
Ülkemizde ikili ve dörtlü aşılar mevcut, ancak aşılar pahalı olduğu için rahim ağzı kanserinin en sık görüldüğü sosyo-ekonomik düzeyi düşük popülasyon erişemiyor. Bu sebeple bu aşının bir an önce devlet eliyle dağıtılması gerekiyor.
Aşı yaptırmak için 11-14 yaş grubunu kaçırdıysak daha ileri yaşlarda da yapılması mümkün. Ancak ne kadar erken yapılırsa bağışıklığın gelişmesi o kadar yüksek oluyor. Özellikle bu riskli HPV alt tipleri ile karşılaşmadan önce aşı yapılması son derece yüksek koruma sağlıyor. Unutulmaması gereken bu aşının sadece koruyucu olduğu; tedavi özelliğinin olmadığıdır.

Aşının yararları bitmiyor!

Aşı, sadece genital siğillere ve rahim ağzı kanserine karşı değil; baş boyun kanserleri, penis, anal kanal dediğimiz bağırsağın çıkım bölgesi ve vulva kanserlerine karşı da koruyucu. Ayrıca hem erkeklere hem de kadınlara uygulanması gerekiyor.
Aşı yaptırsak da yaptırmasak da önemli ve kaçınılmaz olan, tarama programlarını uygulamak. Tabii aşınız varsa ve yapılan ilk testlerinizde HPV varlığı saptanmadıysa daha geniş aralıklarla kontrole gidebilirsiniz. Faydalarını bugüne kadar her hastalıkta gördüğümüz aşıdan bu kadar bahsetmek, günümüzdeki aşı tartışmalarıyla ilgili de belki ilham verici olur. Asırlardır olduğu gibi, lütfen bilime onun çarelerine, önlemlerine ve yöntemlerine güvenin. Bir an önce tanıştığınız her bilimsel öneri, bir gün sonra tanışacağınız onlarca sorunu yok edecektir.

Yazının devamı...

Sağlık ya da sığlık turizmi

Son yıllarda yüzümüzü en çok güldüren konulardan biri sağlık turizmi. Küreselleşen dünyada bireylerin hem koruyucu hem tedavi edici sağlık hizmetlerini alması amacıyla yaşadıkları ülke dışında bir ülkeye gitmelerine sağlık turizmi diyoruz. Uluslararası ticaretin bize biçtiği rol ve ulusal sağlık dönüşüm programlarının bir sonucu olarak ortaya çıkan güçlü sağlık altyapısı, bizi bu konudaki öncü ülkelerden biri yapıyor. Bilimsel ve teknolojik olarak donanımlı hastaneler, sağlık çalışanlarının deneyimi ve özellikle doktorlarımızın eğitim ve tecrübesi bu konuda öncü olmamızın en önemli sebepleri arasında. Ancak birçok konuda olduğu gibi sağlık turizmi konusunda da sapla saman bazen karışıyor. Turizm kavramının ve döviz girdisinin bir arada olması, bu işin sanki genel etik ve sağlık anlayışından farklı yürüyebileceğini düşündürtse de, aslında tıp etiği tüm normları ile burada da karşımıza çıkıyor.
Ülkemizde sağlık turizmi, hekim ve hekimlik hizmetlerinden çok turizm acentalarının insiyatifinde işliyor. Biraz ticari kafası, girişimci yetileri olan herkesin bu hizmeti verebileceğine dair bir inanç var. Son dönemde karşılaştığım her üç kişiden biri, sağlık turizmi yapma niyetinde olduğunu söylüyor. Elbette iş ağım yüzünden bu niyette olanlarla karşılaşmam normal diye düşünülebilir, ancak bir dolu meslek grubundan insan bu işe soyunuyor. Bu durum beni ve benim gibi sağlık profesyonellerini biraz endişelendiriyor; geldiğimiz noktada sağlık turizmi aracıları ve acentalar, hastasını en iyi tedaviyi alacağı yere değil, üç kuruş daha ucuza tedavi edileceği yere yönlendiriyor. Tedavi maliyetleri ve sağlık sistemi ile doktorun kazancını minimalize edip, aracı firmaların gelirinin maksimize edilmesine öncelik veren bir işleyiş ortaya çıkıyor. Hal böyle olunca en iyi tedaviyi vermek yerine en kazançlı tedaviyi vermek öne çıkıyor. Hastaneler açısından da durum pek farklı değil ve bazen bu duruma yanlış uygulamalar da ekleniyor. Ortaya çıkan bu çarpık durum, doktorların kendi sağlık turizmi sistemini kurmaya mecbur bırakıyor.
Sağlık turizminin önceliği, hastalara en nitelikli, en kaliteli hizmeti vermek olmalıdır. Bunun için, öncelikli olarak sağlık turizmi yetkisi olan klinik ve hastanelerin Sağlık Bakanlığı kontrolünde, genel tıp etiğine uygun tedavileri yapması gerekmektedir. Yurt dışı iletişiminde vurgu noktası, sağlık altyapımız, deneyimli insan kaynağımız ve teknolojimiz olmalıdır. Ucuzluk odaklı bir iletişim, kalitemizi sorgulatmasının yanında bizden de ucuz olan Hindistan gibi ülkelere yaramaktadır.

Bakanlıkla el ele yapılmalı!

Sahadaki tanıklardan biri olarak, yabancı hastalarla ilgili yeni bir malpraktis vakası duymadığım, gözlemlemediğim gün, hafta yok gibi. Bu tuhaf tedavi otomasyonu ve etik dışı uygulamalar devam ederse yurt dışında negatif bir şöhret bizleri bekliyor. Sağlık turizmi, Sağlık Bakanlığı ile el ele yapılmalı, bakanlık ve doktorların olayın dışında tutulması birçok hastayı ‘turistik müdahalelerle’ baş başa bırakacak.
Sonunda ‘turizm’ var diye konuyu, sadece ticaret ve turizm boyutu ile değerlendirmekten acil olarak vazgeçmeli, her isteyenin yetki belgesi almasına izin verilmemeli, sokaklarda kırık dökük bir iletişimle, vasıfsız birçok insanın yabancı hasta pazarlamasını engelleyecek düzenlemeler yapılmalıdır.
Son 10 yıldır hasta popülasyonunun yüzde 10-30’u yabancı hasta olan bir hekim olarak, sağlık turizmimizde altı çizilmesi gereken noktayı tekrar hatırlatmak istiyorum; sağlık sistemimiz, doktorlarımız ve diğer sağlık personelimizin alameti farikası, vicdan, ahlak, uzmanlık ve eğitimdir. Gözlemlediğimiz birçok ülkede, kanser tedavilerine mali analizlerle başlanırken ülkemizde bilimin ışığında, herkese hak ettiği tedavi, insana, insanlığa yakışacak normlarda verilmektedir. Sağlık turizmine kıyısından köşesinden bulaşan ve ülkemizin iletişimini ucuzluk çerçevesinde yapan çevreleri öncelikle bilimsel, nitelikli tedavi, etik uzmanlık ve doğru iletişim yapmaları konusunda uyarıyorum. Gerekli mevzuat değişikliklerinin yapılacağına ve sağlığın bir an önce kişilerin vicdani sığlığından kurtularak yasalar nezdinde hak ettiği değere kavuşacağına inanıyorum. Mutlu ve sağlıklı bir yıl diliyorum, her şey hak ettiğimiz gibi, bize yakışan şekilde olsun…

Yazının devamı...

Yüksek doz vitamin C derken neyi kastediyoruz?

Sağlıklı kalmanın her zamankinden daha önemli olduğu bir pandemi döneminde yaşıyoruz. Genç kalmak, en azından hastalık sahibi olmadan yaşlanmak da günümüz insanın en büyük tutkusu haline geldi. Bu yüzden de hepimiz arayış içerisindeyiz. Bu amaçla en çok başvurduğumuz uygulamalardan biri vitamin C’dir. Normalde soğuk algınlığı için hastanelere başvurduğumuzda bize yapılan birer gramlık ampuller ama artık dilimize pelesenk olan bir yüksek doz vitamin C var ki, bu uğurda yapılan uygulamalar benim gibi bu işe biraz olsun kafa yoran doktorları ürkütüyor. Çünkü yüksek doz diye kullanılan vitaminlerin içeriği, uygulama şekli yarar yerine en basit ifadeyle zarar veriyor.

Asıl kaynağı meyve ve sebzelerdir, ancak besinleri kesme, doğrama, yıkama, pişirme işlemler sırasında vitamin C içeriğinde kayıp meydana gelebiliyor. Bağırsak geçirgenliğinde sorun olması da, hem besinler yoluyla alınan vitamin C’nin hem de takviyelerin emilimini azaltmaktadır. Ancak vitamin C, vücudun hemen tüm metabolik fonksiyonları için gereklidir. Yararlarına bir kez daha göz atalım...

Bağışıklık sistemi: İlk ve en önemli etkisi bağışıklık sistemi üzerinedir. Yapılan çalışmalarda beyaz kan hücrelerindeki vitamin C seviyesinin kandan daha yüksek olduğu saptanmıştır. Bu da bize vitamin C’nin bağışıklık sisteminde önemli rolü olduğunun ispatı sayılabilir. Vitamin C’yi alınca soğuk algınlığı, solunum yolları enfeksiyonlarına daha az yakalandığımızı hepimiz tecrübe etmişizdir; yapılan çalışmalar da bunu kanıtlıyor. Enfeksiyonlara karşı savaşan T ve B hücrelerinin artmasını ve farklılaşmasını sağlar. Kovid-19 tedavisinde ve iyileştikten sonra akciğerler başta olmak üzere vücudun toparlanmasında etkili olduğunu kliniklerimizde görüyoruz.

Diyabet: Şekerin yükselmesi, hücrelere zarar veren serbest radikallerin oluşmasına yol açar. Serbest radikaller hepimizin bildiği oksidatif stresi oluşturur ve organlarda hasar başlar. Vitamin C takviyesi, artan oksidatif stresi düşürürek fazla şekerin yol açtığı organ hasarını önler ve pankreasta insülin salgılayan beta hücrelerini korur.

Nörodejeneratif hastalıklar ve psikiyatrik bozukluklar: Beyin fazla miktarda oksijen kullanır ve oluşan oksijen radikalleri bilişsel sorunların gelişmesine sebep olabilir. Vücuttaki en yüksek vitamin C konsantrasyonları, beyin ve nöroendokrin dokularda bulunmaktadır. Nörolojik hastalıklarda serbest radikal seviyesi ile karakterize olduğundan vitamin C hastalıkların gidişatını değiştirebilir.
Kemik hastalıkları: Kemik hücreleri osteoblast oluşumunu ve kemik hücresindeki dokunun en önemli bileşeni olan kolajenin oluşumunu sağladığı için kemik sağlığından da sorumludur.

Deri hastalıkları: Kolajen sentezini sağlamasının yanı sıra cildimizi UV kaynaklı hasara karşı melanin sentezini azaltarak antioksidan korumayı sağlamaktadır.

Üreme sistemi: İnfertilitede önemli bir faktördür. Yapılan araştırmalarda erkeklerde vitamin C alınmasından sonra sperm canlılığı, hareketi ve olgun sperm sayısının arttığı kaydedilmiştir. Kadınlarda da yumurta kalitesinin arttığına dair hayvan deneyleri bulunmaktadır.

Takviye olarak dozu ne olmalıdır?

Öncelikle sağlıklı insanlara anti-aging ya da bağışıklık sistemini destelemek amacıyla uygulanan yüksek doz vitamin C ile kanser hastalarında uygulanan dozu karıştırmamak gerekiyor. Bağışıklık sistemi için önerilen aslında 10-15 gramlık uygulamalardır. Piyasada var olan 7.5 gramlık uygulamaları çoğu zaman kişiye yeterli gelmez. Bu dozlar için de özel üretilen vitamin C’nin kullanılması gerekiyor. Birçok merkez bunu birer gramlık vitamin C ampullerini kırarak yapıyor ki, aslında bu bir o kadar toksik maddenin kişiye verilmesi anlamına geliyor; yani yarar yerine zarar görüyorsunuz. Unutmamak gerekir ki ampul, flakon, poşet içerisine giren her şeye koruyucu madde ilave edilir. Çok sayıda ampul kullanılarak yapılan uygulamalar da katlanmış koruyucu madde anlamına gelir. Bunun yerine yüksek dozların üretilip ambalajlandığı ürünlerin kullanılması gerekmektedir. Amacınız anti-aging veya bağışıklık sisteminiz bile olsa 7.5 gramlık uygulamalar yeterli gelmeyebilir.
Yarar yerine zarar görmemek için vücudunuza zerk edilen her şey gibi ne uygulattığınızı da lütfen sorun sorgulayın...

Yazının devamı...

Kovid-19 haberleri pandemi biter mi?

Yaklaşık iki yıldır Kovid-19 ile yatıyor onunla kalkıyoruz, pandemi hali iyice hücrelerimize işledi. Sürekli vaka sayısı veya ölenleri sayıyoruz, rakamlar bizi, hiç olmadığı kadar çok ilgilendirir hale geldi. Biri çıkıp “Pandemi bitti” dese hepimiz bu yeni durumu duygusuz bir hayretle karşılayacağız. Pandeminin bittiğine nasıl karar vereceğiz, bitti denilince ne kadar bitmiş olacak; günlük 100 vaka mı? Sadece birkaç ölüm mü?

Pandemi bitti denildiğinde, Kovid’in tamamen hayatımızdan silindiğini düşünmemeliyiz. Pandeminin bitmesi demek; o ilk baştaki korkunç hastalık yapıcı etkisinin ve yayılma hızının azalması demektir. Virüs hep hayatımızda olacak, hasta etmeye devam edecek, aynı diğer virüs ve patojenler gibi… Bizler Kovid ile virüslerin var olduğunu bu gündemle anladık ama onlar hep vardı, insanları hasta edip, öldürüyordu. Pandemiden sonra, Kovid de diğer virüsler gibi hayatımızda olmaya devam edecekler.
Pandeminin bitmesini iki noktadan değerlendirmek durumundayız; sağlık sistemi üzerine etkisi ve ciddi hastalık seyriyle birlikte hastaneye yatış veya ölüm oranları… astaneye yatış oranları tüm yaş grubunda azalmalı, pozitif test oranı yüzde 5’in altında olmalı. Daha yüksek olması virüsün halen toplum içinde bulaştırıcılığının çok yüksek olduğu anlamına gelir.
Aşı da bu mutlu sonu getirecek en önemli unsurlardan biri. Aşılanmayanlar, virüsün halen yüksek hızda dolaşmasının en önemli etkeni. Lütfen aşılanın ve ek dozları ihmal etmeyin.

Omikron varyantı için ne bilmeliyiz?

Hem sahadan hem de yayınlardan anlaşılan o ki, bu varyant daha az hastalığa sebep oluyor, hastanede kalış süresi ve ölümcül olma ihtimali daha az. Virüsle ilgili kötü haber ise aşıların bu varyanttaki etkisinin daha az olması. Pfizer, Omikrona karşı iki doz aşının 25-40 kat daha az etkili olduğunu açıkladı. Ama yine iyi haber üçüncü doz aşı antikor seviyesini ve dolayısıyla bağışıklığı yine artırıyor. Beta varyantında antikor seviyesi on kat düşüyordu, ancak yine de iki doz Pfizer aşısının koruyuculuğu yeterliydi. Veriler bu kez, Omikrona karşı daha dikkatli olmamız ve üçüncü doz aşıları yaptırmamız gerektiğini söylüyor.

Antiviral ilaçlar

Antiviral ilaçların da temel özelliği, virüs solunum epiteli hücrelerine girdikten sonra virüsün hücrelerde çoğalmasına müdahale etmektir. Bu şekilde virüsün vücutta yayılması sınırlanır, hastalığın süresi kısaltılabilir veya daha az şiddetli hale getirilebilir. Son aylarda birkaç ilaç piyasaya sürüldü ve hepsinin de farklı oranlarda etkileri açıklanıyor. Yakında (domuz gribine karşı kullandığımız tamiflu gibi) Kovid’e karşı etkili bir ilaç ortaya çıkabilir. Bu ilaçlardan bazılarını inceleyecek olursak, Malnupiravir; hafif, orta şiddette Kovid olan 775 yetişkine belirtilerinden sonraki ilk beş gün içerisinde malnupiravir verildi ve 30 günlük zaman içerisinde bu ilacı alan kişilerde hastaneye yatış oranı yüzde 7.3 iken bu oran plasebo grubunda yüzde 14 olarak saptandı. Ayrıca bu ilacı alanlarda ölüm görülmedi, plaseboda ise sekiz ölüm gözlendi.
Paxlovid ve Ritonavir diğer ilaçlar. Yine aynı şekilde bu ilaçların da hastaneye yatırma ve ölüm oranlarını düşürdüğü gözlendi. Ancak bu ilaçların etkin olması için zamanlamaları çok önemli, çünkü hastalığın erken döneminde verilmeleri gerekiyor. Ayrıca hem virüste hem de vücuttaki hücrelerde mutasyon oluşturması ve bu mutasyonun ilerleyen yıllarda kansere sebep olma gibi olasılıkları var. Hayvan deneyleri aşamasında bu olasılık gözlenmese bile uzun dönem sonuçlarını bilmiyoruz. Bu noktada da yine kar zarar hesabı yapmak zorundayız. Virüsün de çok masum olmadığını ve ilerleyen süreçlerde kansere sebep olup olmayacağını bilmiyoruz.
Şu an için virüsten kurtulmanın tek yolu aşılanmak. Ek doz aşılarımızı da zamanı geldiğinde yaptırmak. Lütfen ihmal edip sevdiklerinizi ve kendinizi riske atmayın. Bilgili, maskeli ve sağlıklı kalmaya devam edin.

Yazının devamı...

ERKEKLERDE GÖRÜLEN KANSERLER

Erkeklerde görülen kanser vakaları denildiğinde aklımıza hemen prostat kanseri geliyor. Oysa erkeklerin dünyasında sık olmasa da görülen, onlara özgü başka kanserler de var. Üstelik bu türler daha agresif ve hayat kalitesi açısından da şanssız şekilde seyredebiliyorlar. Dilerseniz bunları da gündeme getirerek farkındalığımızı artıralım çünkü kanser konuşulmayı ve gündemde olmayı hiç sevmiyor!

Testis kanserleri

Kanserleri köken aldıkları organlara göre adlandırdığımızı biliyorsunuz. Testisten köken alanlara da testiküler kanser veya testis kanseri diyoruz. Testisler, erkekte hormonların ve spermin üretildiği bölgedir. Bu tür, testisin birinde veya nadiren her iki tarafta şişlik, ağrı ile kendini gösterebilir. Testis kanserinden şüphelenildiğinde, ultrason ve kan testleri ile başlayan bir dizi tetkikten sonra biyopsi yapılarak tanı konur. Başka yerlere sıçrama ihtimalinden dolayı mutlaka vücudun tümünün değerlendirilmesi gerekir. Tümörün yayılımı kadar bilinmesi gereken diğer bir nokta ise tümörün histolojik derecesidir. Bu bize hastalığın ne kadar hızlı büyüyüp yayılacağı hakkında bilgi verir. Tümörün evresi, derecesi belirlendikten sonra hastanın yaşı, başka hastalığının olup olmaması ve tedavi sonrasındaki beklentilerine bağlı olarak nasıl tedavi edilmesi gerektiğine karar verilir.

Tedavide cerrahi, kemoterapi ve radyoterapiden biri veya birkaçı kullanılır. Tabii her tedavide olduğu gibi bunların da muhtemel yan etkileri vardır ve tedavi çeşitlerinin artmasıyla bu yan etkiler artacaktır. Son yıllarda yüksek riskli hastalarda, yüksek doz kemoterapi, kemik iliği transplantasyonu ve yeni ilaçlar denenerek daha başarılı tedaviler yapılsa da erken evrede teşhisin yarattığı avantajlardan bahsetmeden geçemeyeceğim. Tümörün yerleşim yeri testis olunca konu daha da hassaslaşıyor. Standart tedavilerin olası yan etkileri, özellikle de cinsel fonksiyon ve üreme fonksiyonu üzerine olan yan etkileri mevzu bahis olunca alternatif tedavi öneren de çok olacaktır; bunların başında da fitoterapiler yani bitkisel tedaviler geliyor. Ancak ısrarla bilimsel tıptan vazgeçmemek gerektiğini vurgulamakta fayda var. Başka uygulamalar kanser olmamak ya da kanser tedavisi sonrası bir daha hastalanmamak kaygısıyla gündeme gelse de dikkatli yaklaşmakta fayda var. Unutmayın, alternatif tıp, yararı bilimsel olarak kanıtlanmamış birçok yöntemi de içermektedir.  

Fenil kanserler (Penis kanserleri)

Testisten sonra en sık görülen kanser, erkeğin cinsel organında gelişen penis kanseri. Penis, sinirler, kaslar ve kan damarları dahil çok sayıda doku içerir ancak sıklıkla ciltten kaynaklanan tümörlere rastlanır. Belirtiler, renk değişikliği ve şişlik ile başlar. 10 gün içerisinde geçmeyen bir değişiklik gözlemlediğinizde mutlaka doktorunuza başvurmanız gerekmektedir. Geçmeyen, sürekli tekrarlayan enfeksiyonlara mutlaka bir çözüm bulmak gerekir ve kronik inflamasyon zemininde kanser gelişimi de kaçınılmazdır. 

Tanı koymak için biyopsi şart olsa da yayılımını ve başka bölgelerle etkileşimini anlamak için görüntüleme yöntemlerini mutlaka uygularız. Tümörün derecesi ve yaygınlığı bize hangi tedaviyi uygulayacağımızla ilgili ipuçlarını verecektir. Çok küçük yüzeysel lezyonlarda lazer, kriyoterapi veya lokal kemoterapi uygulamaları yapılabilir ama hastalık biraz daha ilerlediğinde cerrahi en sık uygulanan tedavi şeklidir. Ne kadar küçük bir tümörle başvurursanız, o kadar sınırlı bir cerrahi uygulanır ve an az zararla atlatmanız sağlanır. Radyoterapi de güvenli bir alternatif olabilir ama hastalık başka yerlere sıçradıysa bu durumda kemoterapi kaçınılmaz olacaktır. Hep olduğu gibi erken tanıyı anmakta fayda var; çünkü erken fark edildiğinde hayat kalitesini etkilemeyecek küçük müdahalelerle tedavi etmek mümkün.

Lütfen vücudunuzdaki değişiklikleri gözlemleyip ciddiye alın, yakınlarınızla ve uzmanlarla paylaşmayı ihmal etmeyin, tekrar eden rahatsızlıklarınıza ‘nasıl olsa geçiyor’ gözüyle bakmayın. Unutmayın, sağlık kadar keyif veren bir alışkanlık yok.

Yazının devamı...

CİLT KANSERLERİ HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKENLER

Klinikte sıklıkla malign melanom vakalarıyla karşılaşınca ben de yazma gereksinimi duydum. Söz konusu hastalar genellikle tanı konulduktan sonra bana geliyor, söyleyeceklerim olsa da, tanı aşamasında gören bir uzmanın görüşleri daha önemli diyerek bir cildiye uzmanının, sevgili arkadaşım Doç. Dr. Gökhan Okan’ın bizleri daha iyi aydınlatacağını düşündüm. Vakit ayırıp değerli görüşlerini paylaştığı için şimdiden teşekkür ediyorum.

Nedir ve nasıl gelişir?

Cilt kanseri en sık görülen kanser türüdür ve deri hücrelerinin DNA yapılarının kontrolsüz çoğalması ile gelişir. Yüz, boyun, kollar, bacaklar, kulaklar, boyun, eller gibi güneş ışınlarının en fazla temas ettiği bölgelerde görülür. En sık görülen kanser çeşiti olmasına rağmen, erken tanı kolaylığından dolayı yaşam kayıpları azdır. Bazal hücreli ve yassı hücreli karsinom ile malign melanom olmak üzere üç ana grupta inceleniyorlar, ancak en kötü seyredeni malign melanomdur. Bazal hücreli kanser ise en sık görülenidir. Çok yavaş büyüme gösterir ve nadiren yayılır. Açık tenli kişilerde daha sıktır, zaman içinde çap ve şekil değişikliğine uğrar. Metastaz yapma olasılığı yok denecek kadar azdır.

Belirtileri nelerdir?

Bazal hücreli kanserler genellikle güneş gören bölgelerde sert, grup halinde dizili yaralar şeklinde kendini belli eder. Bazen yaralarda kepeklenme, soyulma ve açılmalar görülebilir. Yaralar çok yavaş büyüme gösterir, zaman içinde büyüklükleri artar, renklerinde değişiklik olur. Yassı hücreli kanser, yüz, boyun, kulak, dudak, eller gibi açık alanlarda kabarıklarla kendini belli eder. Kısa sürede lezyonlar büyür, şekilleri değişir, açık yara haline döner. Malign melanom ya mevcut olan bir bende değişiklik ya da yeni oluşan pigmentte bir lezyon şeklinde belirir. Mevcut benin şekil, renk, simetrisinde değişiklikler görülmeye başlar. Kanama görülebilir. Bazen malign melanom pigment içermeyebilir. Bu çeşit renksiz melanom vakalarında tanı konulmasında zorluklar olabilir, renksiz melanom görülme sıklığı diğer çeşitlere göre daha azdır.

Risk faktörleri

En önemli risk faktörü güneş ışınlarıdır. UV ışınlarına uzun süre ve yoğun maruz kalmak cilt kanserleri için önemli bir risk faktörüdür. Mesleği gereği uzun süre güneşte kalanlarda ve çok sık solaryuma giren kişilerde cilt kanserleri çok daha sık görülür. Cilt tipi, cilt kanseri riski açısından bir diğer sebeptir. Açık tenli, renkli göz yapısına sahip kişilerde güneşe karşı cildin savunması yeteri kadar olmadığı için cilt kanserleri daha sıktır. Yaş ilerledikçe güneşe maruz kalınan süre arttığından cilt kanseri riski de artar. Bu yüzden yaşlı kişilerde görülme sıklığı daha fazladır ancak genç yaşlarda da rastlanılır. Cinsiyet ile cilt kanseri arasında olan ilişkiye bakıldığında erkeklerde bazal ve skuamöz hücreli kanserin kadınlara göre daha sık görüldüğü tespit edilmiştir.

Ailesinde cilt kanseri olan kişilerin cilt kanserine yakalanma ihtimali, aile hikayesi olmayanlara göre daha yüksektir. Geçmişte cilt kanseri geçiren, bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaç tedavisi alan, radyoterapi gören kişiler yine risk grubu içindedir. Arsenik, katran gibi kimyasallara uzun süre maruz kalınması da kişilerin cilt kanseri riskini arttırır.

Korunmanın yolları

Cilt kanserlerinden korunmanın en önemli yolu güneşten korunmaktır. Güneşe çıkmadan en az 20 dakika önce güneş koruyucular tüm açıkta olan bölgelere sürülmeli, sonrasında dışarı çıkılmalıdır. Güneşin dik geldiği 11.00-16.00 arasında kesinlikle güneşlenmemek gerekir. Güneşin zararlı etkileri ilk 18 yaş döneminde daha fazla olduğundan, güneş koruyucu kullanımına erken yaşlarda başlamak önemli. Uzun süre dışarıda kalınacaksa güneş koruyucuyu yenilemek ihmal edilmemelidir. Bronzlaşmak için solaryum kesinlikle tercih edilmemelidir. Vücudumuzu belli aralıklarla kontrol etmek, kendimizi gözlemlemek, mevcut ben oluşumlarında, doğum lekelerinde değişiklik fark ettiğimiz anda gecikmeden dermatoloji hekimlerine başvurmak önemli. 

Tanısı nasıl konulur?

Bu konuda en önemli safha uzman hekiminin muayenesidir. Cilt kanserinden şüphelenildiğinde, risk olan bölgeden deri biopsisi alınarak patolojik incelemeye gönderilir. Patoloji sonucuna göre tedavi planı yapılır. Cilt kanseri tanısında ve tedavi sonrası takibinde ayrıca dermatoskopi cihazı önemlidir. Dermatoskopi riskli olan bölgenin tespitine yardımcı olur, şüpheli alanı belirler. 

Nasıl tedavi edilir?

Bazal ve yassı hücreli kanserlerde en etkili tedavi yöntemi cerrahidir. Cerrahi sonrası tümörün nüksetmemesi için sağlam doku ile biraz geniş çıkartılması önemlidir. Yassı hücreli tümörlerde, tümörün yaygınlık durumuna göre radyoterapi ya da kemoterapi uygulanır. Malign melanom tedavisi diğer iki kanser çeşidine göre farklılık gösterir. Cerrahi sonrası kemoterapi veya immunoterapi tümörün evresi ve sistemik yayılım göstermesine göre değişir.

Destek tedavisi faydalı mı?

Antioksidanlar cilt kanserlerine karşı savunmada önemli etkiye sahiptir. Sebze ve meyveler yoğun antioksidan içeriğe sahip olduğundan cilt kanserinden korunmada faydalıdır. A vitamini güneşi filtreleme özelliğine sahiptir, bu yüzden cilt kanseri hikayesi olan kişilere tavsiye edilir. Yeşil çay antioksidan bakımından zengindir. İçeriğinde kateşin maddesi yer alır ve kateşinlerin DNA hasarına karşı koruyucu özelliği bulunur. Resveratol bir diğer güçlü antioksidan içeren maddedir ve cilt kanseri hikayesi olan kişilere tavsiye edilir. Nikotinamid ya da diğer ismiyle B3 vitaminin melanom dışı cilt kanserlerini önlemede etkili olduğu bilimsel çalışmalarla gösterilmiştir. Belirli periyotlarla düzenli alındığında cilt kanseri oluşumunu engellediği gösterilmiştir. Nikotinamid yer fıstığında, esmer pirinçte, balıkta, tavuk etinde ve karaciğerde yoğun miktarda bulunur.

Tüm bu değerli bilgiler için teşekkürler, bol güneşli ancak daha da bol tedbirli ve özenli günler...

Yazının devamı...

Teessüf!

Yaptığımız işi anlatmanın çok da kolay olmadığını tahmin edebilirsiniz. Ben bir kez daha denemek niyetindeyim. 21 yıldır Radyasyon Onkolojisi alanında çalışıyorum; önce asistan, sonra uzmanlık, doçentlik, profesörlük ve ülkemizde nadir rastlanan, araştıran ve sıkı çalışan profesörlük seviyelerinde hayatıma devam ediyorum. Türkiye dışında dünyanın üç ülkesinde daha uzun süreler çalıştım. Devlet üniversitesi, vakıf üniversitesi, özel sağlık grupları derken nihayetinde kendi sistemini yani kendi kliniğini kurmuş bir radyasyon onkoloğuyum. Dilimizde ‘Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır.’ gibi bir atasözü olsa da çoğunlukla gözden kaçan bir durum vardır; önce yiğit olmak, sonra kendi yoğurt yiyişine sahip çıkmak gerekir. Anlayacağınız ben yiğit oldum, çok yerde, çok kereler…
Kendi sistemimi kurdum çünkü; özel sağlık gruplarının öncelikleriyle kendi hekimlik anlayışım arasında sürekli sıkışıp kalmak istemedim. Kendi sistemimi kurdum çünkü; onkolojinin bir ekip işi olduğuna inanıyorum. Diyetisyen, psikolog, hemşire ve diğer özel uzmanlardan bir kişi bile eksik olunca sonuca gitmenin riskli olduğunu gördüm. Hep söylerim, dünyada çok az şey ekip ruhundan bağımsız başarılır ve ben bir tane bile sayamam. Kendi sistemimi kurdum çünkü; geleneksel doktor yaklaşımının, teknoloji ve bilim ile çok hızlı değişen dünyamıza uymadığını düşünüyorum… Onlarca daha neden sayabilirim ama sizi sıkmak istemem. Sonuçta çok zor olsa da inandığımı yapabilmiş olmanın verdiği vicdanı rahatlık ve huzurla çalışıyorum. Bu zorlu sürecin ardından yaşadığım mesleki huzuru çok az şey bozabiliyor, zaman zaman bizlerden bağımsız alınan kararlar ve kendi disiplinimizin yani Radyasyon Onkolojisi’nin tam anlaşılamadığını görmek…
Kanser tedavisi deyince aklımıza gelen tedaviler cerrahi, radyoterapi ve kemoterapidir. 2005 yılında yapılan bir analiz kanserin tedavi yöntemlerinin yüzde 49 cerrahi, yüzde 40 radyoterapi, yüzde 11 kemoterapi olarak yansıtıyor. Erken evrede yayılmadan saptanan kanser hastalarına radyoterapi veya cerrahi dediğimiz lokal tedaviler ile tedavi edilip çoğu zaman kür sağlanıyor. Ancak lokal ileri ya da metastatik döneme gelmiş kanserlerde kemoterapi devreye giriyor ve o zaman işler biraz daha komplike hale geliyor. Geldiğimiz noktada kanser artık tedavi edilebilir ve daha da önemlisi önlenebilir bir hastalık. Bu başarının da baş aktörlerinden biri hiç şüphesiz ki Radyasyon Onkolojisi.

Radyasyon Onkolojisi eğitimi

Ne iş yaptığımızı ve onkolojinin neresinde olduğumuzu anlamak için biraz daha temelden başlamak gerekiyor belki. Bizler onkoloji için ‘Anabilim Dalı’ sıfatını alan tek disipliniz, direkt onkolog olarak formatlanıyoruz. Uzmanlık sınavını kazanıp, asistan eğitimimize başladığımızda ilk işimiz hücre ve tümör biyolojisini öğrenmek oluyor. Aldığımız radyobiyoloji eğitimi, biraz da bizim işimizin mutfak kısmı oluyor. Ardından beş yıl süreyle sadece ve sadece onkoloji eğitimi alıyor ve bu sürenin sonunda ‘Onkolog’ olma hakkını kazanıyoruz.

Gelişmelerden nasibimizi alırız!

Bilim ve teknolojiden herkes nasibini alıyor ama iş yapış biçimini en çok değiştiren gruplardan biri biz oluyoruz. Radyoterapi cihazlarındaki gelişmelerle, maksimum kesinlikte hedef tümöre odaklanabildik. Bu hassasiyetin artması ile hem yan etkiler azaldı hem de daha yüksek dozlar uygulayıp hastalığı kontrol etme şansını yakaladık. Geldiğimiz noktada radyocerrahi gibi bir teknikle birçok hastalıkta cerrahinin yarattığı etkiyi ağrısız, acısız ve kansız bir şekilde elde ediyoruz. Hemen herkese standart protokollerin uygulandığı sistemik tedavilerin aksine hastayı doğru değerlendirip doğru zamanda doğru tedavileri veren bir disiplin olması sebebiyle, kişiye özel kanser tedavilerinin çıkış noktasıyız demek çok yanlış olmaz.
Kanser biyolojisi hakkındaki bilgimiz arttıkça, lokal tedavilerin önemi arttı ve giderek daha fazla hastaya radyoterapi uygular olduk. Ayrıca radyoterapinin immünolojik etkisi yani bağışıklık sistemini uyardığı anlaşılınca, birçok hasta için sistemik tedavilerin vazgeçilmez bir parçası olduk. Kısacası, teşhisten, tedavi ve tedavi sonrası izlemeye kadar her aşamada rolümüzü en iyi şekilde yerine getiriyoruz.
Radyasyon onkolojisi ve radyasyon onkologları hakkında karar vermeden önce biraz olsun ne yaptıklarını algılamak gerekiyor. En azından bir karar öncesinde fikirlerinin alınması gerekiyor. Hele alınan kararlar hastaların medikal durumlarında risk yaratıyorsa, bunu yapmamak nezaketsizliği de aşıyor...

Yazının devamı...