SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR
You are already subscribed to notifications.

CI’dan yeni, yerli, güncel sanat fuarı

Güncel sanat fuarı Contemporary Istanbul tam 17 yıldır düzenleniyor.

En son geçen ekim ayında Ali-Rabia Güreli ve tüm CI ekibi harika bir organizasyon gerçekleştirdi.

Fuar, sadece sergileriyle değil yan etkinlikleriyle de büyük ses getirdi.

Üstelik İstanbul’da farklı alanlardan birçok kişiyi bir araya getirmeyi başardı.

Fuarla ilgili tartışılan konulardan biri yeriydi.

Tersane İstanbul’a gitmek İstanbul’u bir kez daha ne kadar çok sevdiğimizi görmemizi sağladı.

Tabii bu durumda ister istemez Tersane İstanbul’daki yapılaşmayla ilgili de olumlu olumsuz birçok konu gündeme geldi.

Bu aşamada konuşulanların ne kadarının gerçekleşeceğini henüz bilmiyoruz.

Ama umuyoruz ki projenin sahipleri de mimarları da Contemporary Istanbul ve beraberinde getirdiği potansiyel sayesinde Tersane İstanbul’un değerini daha iyi anlar ve projeyle ilgili olarak konuşulan olumsuzluklar gerçekleşmez.

Şimdi Contemporary Istanbul’un kurucuları Tersane İstanbul’da yeni ve tamamen yerli bir sanat fuarıyla karşımıza çıkıyorlar: CI Bloom.

“Belirsizlik ile dolu iki yılın ardından sanat dünyası CI Bloom ile yeniden baharı karşılamaya hazırlanıyor. Contemporary Istanbul’un pandemi kaynaklı seyahat kısıtlamaları arasında gerçekleştirilen son iki edisyonu, Türkiye’deki sanat pazarının iki fuara ev sahipliği yapacak kadar güçlendiğini kanıtladı. Türkiye’deki sanat pazarı büyüyor, gelişiyor ve çeşitleniyor. Bizim için son iki edisyondur genç koleksiyoncuların katılımlarındaki heyecan çağdaş sanata olan ilginin her geçen gün arttığının da bir göstergesi oldu” diyor Ali Güreli.

CI Bloom, aslında Contemporary Istanbul ekibinin üçüncü sanat fuarı.

Contemporary Istanbul’dan sonra Step İstanbul ile de karşımıza çıkmışlardı.

“Step İstanbul’un özünde, sanatın ulaşılabilir bir olgu olduğunu ifade etme çabası yatıyor. Sanatı herkese açık bir mecra içinde sunmayı hedefliyoruz.

Contemporary İstanbul ziyaretçileri arasında yaptığımız araştırmalarda izleyicilerin yüzde 64’ünün sanat iştahı olan, 35 yaş altı gençler olduğunu görmüştük. Bu gerçekten yola çıkarak genç kitleleri daha yoğun olarak çekmek, heyecanlandırmak    amacıyla Step İstanbul’u hayata geçirdik” diye özetlemişti Rabia Bakıcı Güreli.

10-11 Mayıs’ta Tersane İstanbul’da, Akbank ana sponsorluğunda ön izleme ile başlayacak olan CI Bloom’a ise 23 yerli galeri katılıyor.

Ambidexter, Anna Laudel, Art On, artSümer, Bozlu Art Project, Büro Sarıgedik, C.A.M. Galeri, Dirimart, Ferda Art Platform, Galeri 77, MERKÜR, Galeri Siyah Beyaz, Galerist, Martch Art Project, Öktem Aykut, Pg Art Gallery, Pi Artworks, Piramid Sanat, Sanatorium, The Pill, Vision Art Platform, x-ist ve Zilberman Gallery.

Seçici kurulda ise Adnan Yerebakan (Sanatorium), Doğa Öktem ve Tankut Aykut (Oktem Aykut), Moiz Zilberman (Zilberman Gallery), Oktay Duran (Art On İstanbul), Suela Cennet (The Pill) ve Yeşim Turanlı (Pi Artworks) var.

CI Bloom’da yabancı galeriler yok.

Aynı Contemporary Istanbul’un Tersane İstanbul’daki edisyonunda olduğu gibi CI Bloom’da da yeme-içmeye geniş yer ayırılmış.

Peki, ama hangi mekânlar pop-up’larıyla fuarda yer alacak?
Wu Bomonti, Momo, Cup of Joy, Markus Ribs, Sail Loft, Townhouse, Petra, Borsa, Parle ve Nappo Pizza.

Hatırlatalım, fuar 15 Mayıs’a kadar devam edecek.

Yazının devamı...

Abramović’den Bellucci’ye Callas

Bu hafta Monica Bellucci İstanbul’daydı, Tom Volf’un yazıp yönettiği, ünlü soprano Maria Callas’ın hayatını anlatan tek kişilik tiyatro oyunu “Maria Callas: Mektuplar ve Anılar” ile Zorlu PSM’de iki gece üst üste sahnedeydi. Türk organizasyon şirketi Piu Entertainment’in kuruluşunun 10’uncu yıl etkinlikleri kapsamında. Aslında geçen yıl gerçekleşmesi planlanan 2 gösteri de pandemi nedeniyle bu yıla ertelenmişti. Hatırlayacaksınız, pandemi yüzünden ertelenen Maria Callas konulu başka bir gösteri daha vardı.

Marina Abramović, Münih’te ilk operasının prömiyerini pandemi döneminde yaptı ve “Performans koronavirüse değil, koronavirüs performansa uyum sağlamalı” dedi. Jay-Z’den Adidas ve Microsoft’a kadar birçok ünlü isim ve markayla iş birliği yapan Marina Abramović, şöhret, aşk ve içsel krizler hakkındaki performansta sahnede tam 7 kez ölüyor. Münih’teki tarihi Bavarian State Opera House’da sergilenen eserin adı “7 Deaths of Maria Callas”.

Kırık kalpten öldü

“Maria Callas’ın 7 Ölümü” aslında Nisan 2020’de sahnelenecekti ama pandemiden ötürü Eylül 2020’ye ertelendi. O zaman da 2 bin 300 kişilik salona sadece 200 izleyici alındı. Hatta orkestra üyeleri, sosyal mesafeyi koruyarak rahat oturabilsin diye salondaki ön koltuklar da kaldırıldı.

Opera eseri, Yunan asıllı Amerikalı soprano Maria Callas’ın hayatını anlatıyor. Yeteneği kadar armatör Aristotle Onassis ile yaşadığı aşkla da bilinen Callas’ın hayatını kendi hayatına benzetiyor Marina Abramović. Sanatçı Paolo Canevari ile ilişkisini Callas’la Onassis’in ilişkisine benzetiyor. “Kırık kalpten ölmek, en sevdiğin tarafından öldürülmek” diye özetliyor iki sanatçının da yaşadıklarını. “Maria Callas 53 yaşında kırık kalpten öldü; tek farkımız benim hayatımı işim kurtardı” diye de ekliyor 73 yaşındaki Marina Abramović. Abramović, eserin her bölümünde Hollywood aktörü Willem Dafoe tarafından öldürülüyor.

Filmler, Los Angeles’ta Kanye West ve Kendrick Lamar’ın video kliplerini de çeken yönetmen Nabil Elderkin tarafından çekildi. İlk yarıda Abramović çoğunlukla sahnenin ortasında gözleri kapalı hareketsiz yatıyor. 2.5 saatlik eserin ikinci yarısında ise Callas’ın Paris’teki evinde Abramović yataktan kalkıyor ve Callas’ın içsel sesini canlandırıyor. “Klasik bir sanat olan operayı parçalara ayırmak, filmle birleştirerek yeni bir şey yaratmak istedim” diyor Abramović.

Akdeniz kadını

Yılmaz Erdoğan ile başrollerini paylaştığı “Gergedan Mevsimi” filmi için İstanbul’da uzun zaman geçiren Monica Bellucci, şimdi de Tom Volf’un yazıp yönettiği, Maria Callas’ın hayatını anlatan tek kişilik tiyatro oyunu ile İstanbul’da izleyicilerin karşısına çıktı. Bu akşam ise aynı gösteriyle Londra’da izleyicilerle buluşacak. Üstelik yine Türk şirketi Piu Entertainment’in organizasyonuyla.

“Bir Akdeniz kadını oluşum sebebiyle Maria Callas ile eşleşen birçok yönümüz var. Callas ilham veren, muhteşem bir sese ve eşi bulunmaz bir karaktere sahip bir kadındı. Bu yüzden onu canlandırmak tek kelimeyle gurur verici” diyor Monica Bellucci.

Bu arada organizasyonu yapan Raif İnan ve Cemil Demirok, Belluci’ye, Türk soprano Leyla Gencer’in biyografisini ve CD’sini de hediye etmiş.

Monica Bellucci, “Maria Callas: Mektuplar ve Anılar” gösterisi öncesinde farklı sopranoların hayatlarını araştırmış, Leyla Gencer’in hayatından da etkilenmiş. Tüm bunları alt alta koyunca, ister istemez Marina Abramović’in “Maria Callas’ın 7 Ölümü” de Türkiye’ye gelir mi diye düşünmeden edemiyorum.

Ve tabii daha da önemlisi, tüm dünya Maria Callas’ın anısını böyle yüceltirken biz de Leyla Gencer’in anısını nasıl daha iyi yaşatabiliriz?

 

Yazının devamı...

Michelin yıldızları artık Türkiye'de

Bu hafta Michelin yıldızlarının Türkiye’ye geleceğinin açıklanmasıyla birlikte Wagamama, Hakkasan, Yauatcha, Busaba gibi restoranların yaratıcısı Alan Yau’nun birkaç yıl önce İstanbul’da Gastroekonomi Zirvesi’nde yaptığı konuşmayı hatırladım.
“Yemek en güçlü duygu” diye başlamıştı gastronominin önemini anlatmaya.
Serotonin ve dopamin hormonlarını salgılamamıza yol açtığı için.
1992’de kendi yarattığı Wagamama markası öncülüğünde o yıllarda dünyada esamesi okunmayan ramen pazarının önceki yıl 24.4 milyar dolar büyüklüğüne ulaştığını anlattı.
Alan Yau, Türkiye’yi İspanyol, Fransız, İtalyan, Japon ve Çin mutfağı gibi dünyanın en popüler beş dünya mutfağının ligine çıkarmak için çözümler de açıklamıştı: “New York, Londra, Tokyo gibi şehirlerde 3 Michelin’li restoranlarla mutfağınızı temsil edin; İstanbul ve Gaziantep’e Michelin yıldızını getirin, Gaziantep’i San Sebastian yapın. Sosyal medyada dijital yemek içeriği paylaşın, Türkiye yemekleri ve malzemeleri için ürünün nerden geldiğini açıklayan garanti belgeleri yapın; ticaret engellerini kaldırın, daha çok sayıda uluslararası iş vizesi anlaşması sağlayın. Devlet katkısından daha çok işletme yararlanabilsin; pide, döner ve Türk kahvesi gibi Türk ‘comfort food’ sayılabilecek lezzetleri dünyaya tanıtın. Böylece 150 milyar dolar’lık gastro turizm pastasından da daha büyük bir dilim alın.”
Malum, her yeni restoran açılışında konu dönüp dolaşıp Michelin yıldızına geliyor.
Yıllarca konuştuk, İstanbul’da Michelin ayarında bir restoran olabilecek mi diye.
Her yurt dışında çalışıp Türkiye’ye dönen şef, Michelin’li restoranlarda çalıştığını ballandıra ballandıra anlatıyor. Sonraki aşama da belli, İstanbul’da açtığı restoranla Michelin’e aday olacağını söylüyor.

11 Ekim’de açıklanacak

Gastronomi tüm dünyada en önemli yumuşak güçlerden biri, Michelin hâlâ çok önemli bir ölçü.
Şimdiye kadar Michelin yıldızlı restoranlarda çalışan Türklerin hikayelerini dinledik, hatta Michelin kazanan Türk şefler de oldu, ama daha önce kendi Türk restoranıyla Michelin yıldızı alan bir Türk şef yoktu.
İşte o yüzden, ‘Dede’ adlı restoranıyla şef Ahmet Dede’nin bir Michelin yıldızına layık görülmesi çok önemliydi.
Ahmet Dede, şu ana kadar dünyada kendi Türk restoranı ile Michelin yıldızı alan ilk Türk.
Bu, Ahmet Dede’nin ilk yıldızı da değildi, ilk 2018’de Michelin yıldızı aldı ve daha sonra Dede’yi açmaya karar verdi.
Bu ikinci yıldız, kendi adını taşıyan kendi restoranıyla ve kendi mutfağıyla alınan bir ödül olduğu için daha değerli.
Sonunda Michelin Rehberi, İstanbul’u 38’inci destinasyonu olarak belirledi.
Michelin Rehberi’nin müfettişleri tarafından İstanbul’da seçilecek ilk restoranlar 11 Ekim’de açıklanacak.
Heyecanla bekliyoruz. En çok da Fatih Tutak’ın Turk ile kaç yıldız alacağını…

Yazının devamı...

Venedik Bienali neden önemli?

23 Nisan’da başlayacak Venedik Bienali’ne 2005’te ilk kez gittiğimde ne kadar etkilendiğimi unutamam.  

Hüseyin Çağlayan’ın “Olmayan Varolma” adlı video çalışmasını Palazzo Levi’de izlemiştik.  

Oyuncu Tilda Swinton o zaman daha bu kadar popüler değildi.  

Serginin küratörü Beral Madra, koordinatörü ise Murat Pilevneli’ydi.  

Daha sonra hep birlikte diğer ülke pavyonlarını büyük bir heyecan ve kıskançlıkla gezmiştik.  

Aradan yıllar geçti.  

Sonunda 2014’te İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) ve 21 destekçi sayesinde Türkiye, Venedik Bienali’nde 20 yıl süreyle kalıcı bir pavyona kavuştu. 

Hemen akabinde Venedik Bienali’yle imtihanımız başladı. 

Bienal zamanı saat 6.00’da Atatürk Havalimanı’nda güvenlikten geçer geçmez, ellerinde fotoğraf makineleriyle magazinci arkadaşlarımız hazır bekliyordu.  

Bir gece kulübü kapısından farkı yoktu bu görüntünün. 

“Herhalde çok ünlü biri gelecek” derken, fotoğrafçılardan açıklama geliyordu: “Herkes Venedik’e bienale gidiyor. Onun için buradayız.”  

Hemen arkasından da şu soru yöneltiliyordu: “Sizin grupta kimler var?” 

Zaten merhabalaştıktan sonra herkes birbirine aynı şeyi soruyordu, “Hangi ekiptensin?”  

Sanat dünyası son derece acımasızdı, herkes birbirine tepeden bakıyordu.  

Sanatçı sanatçıya burun kıvırıyor, işlerine bakmadan “O da sanat mı?” diyordu.  

Sonra da “Dekoratif sadece” deniliyor, konu kapatılıyordu. 

Türkiye’nin Venedik Bienali’nde 20 yıl süreyle kalıcı bir pavyona kavuşması ise her bakımdan önemliydi. 

O zamanki röportajımızda İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı şöyle anlatmıştı: “Venedik Bienali dünyanın en önemli güncel sanat etkinliklerinden biri. Venedik Bienali örneği bize, eski mekânları kültür-sanat faaliyetleri için kent hayatına kazandırmanın ve farklı disiplinleri sanatseverlerle buluşturmanın kentin marka değerini ne kadar artırdığını ve ekonomisine büyük katkılarda bulunduğunu gösteriyor. Bienal farklı disiplinlerdeki festivalleriyle uluslararası arenada İKSV’ye en çok benzeyen kurumlardan biri. Sadece Uluslararası Sanat Sergisi’ni yapmakla kalmıyor; müzik, film, tiyatro, dans festivalleri ve mimarlık sergisi de düzenliyorlar. Bu nedenle bundan böyle 20 yıl boyunca Türkiye Pavyonu’nun Venedik Bienali’nde sabit bir mekâna sahip olmasının ülkemizin uluslararası alandaki bilinirliğine önemli katkılarda bulunacağını düşünüyorum. Venedik Bienali’nin önemi hiç azalmayacak gibi görünüyor. Hatta güncel sanatın dünyada ne kadar keskin bir çıkış içinde olduğu göz önüne alınınca önemi daha da artacak.” 

“Venedik Bienali, Türkiye sanatının tanıtılması için çok önemli bir alan. Türkiye’deki mimari ve tasarımı uluslararası arenada tanıtmak için de yeni bir kanal açılmış oluyor. Bienaller herhangi bir sergiye benzemiyor. Bienaller o günün sanatının en uç örneklerini getiren, yeni ufuklar açan etkinlikler. Sanatın gittiği yönü gösteriyorlar. O nedenle daha geniş kitlelere ulaşması önemli” diye de eklemişti Bülent Eczacıbaşı.  

İKSV koordinasyonunda, TC Dışişleri Bakanlığı himayesinde ve TC Kültür ve Turizm Bakanlığı katkılarıyla gerçekleştirilen Venedik Bienali Türkiye Pavyonu, bu yıl güncel ve kavramsal sanatın öncülerinden Füsun Onur’un “Evvel zaman içinde…” başlıklı yeni sergisine ev sahipliği yapıyor.  

Küratörlüğünü Bige Örer’in üstlendiği sergi 23 Nisan’da Arsenale’de açılıyor. 

Hatırlatalım, Venedik Bienali 27 Kasım’a kadar devam edecek. 

Yazının devamı...

David Hockney sergisini neden görmeli?

İngiliz sanatçı David Hockney’nin ‘Baharın Gelişi, Normandiya, 2020’ başlıklı sergisi, Akbank’ın desteğiyle 11 Mayıs’ta Sakıp Sabancı Müzesi’nde açılacak.

20. yüzyılın en etkili sanatçılarından biri David Hockney, 1960’lar İngiliz pop art akımının en önemli temsilcilerinden, kendisi Picasso, Matisse ve Fragonard’ın hayranı.

En çok fotoğraf kolajları ve başta ‘Bir Sanatçının Portresi - Havuzda İki Figür’ ve ‘Daha Büyük bir Sıçrama’ başlıklı eserleri olmak üzere Los Angeles yüzme havuzları resimleriyle tanınıyor.

Hatta 2018 yılında ‘Bir Sanatçının Portresi - Havuzda İki Figür’ adlı eseri 90.3 milyon dolara satıldığında yaşayan bir sanatçının eseri için ödenmiş en yüksek rakam unvanına sahip oldu.

Tam beş yıl önce Tate Britain’da bir David Hockney sergisi gezmiştim. David Hockney resimleriyle başlayan, polaroid fotoğraf kolajlarıyla devam eden sergi dört mevsime ışınlanıyor hissi yaratan video art bölümünden sonra en çok da Hockney’nin iPad çizimleriyle şaşırtıyordu. Hockney, bu sergiyle ne kadar güncel kalabilmeyi başardığını da gösteriyordu. Ama benim o zamanki favorim Los Angeles’taki koleksiyonerleri resmetmesiydi.

Koleksiyonerlerin yüzündeki mutsuz ve donuk ifadeyi o kadar net yansıtmıştı ki ve o kadar ince ve tatlı bir şekilde eserlerini alanlarla dalga geçmişti ki hayran kalmamak mümkün değildi.

Geçen yıl ise şimdi İstanbul’a gelecek olan sergiyi Londra’daki Royal Academy’de gezme şansım oldu.

Sergi 2020’de Normandiya’daki evine kapanıp pandemi boyunca yaptığı eserlerden oluşuyor.

“Bu yaşımda gerçekten değerli bir şey yapmam için kendimi izole etmem gerektiğini biliyordum. Sonra mart ayındaki kapanma geldi ve hiç umursamadım çünkü bu hiç ziyaretçi olmayacağı anlamına geliyordu ve işte uzun süre çalışabilirdim ve yaptım” diyor David Hockney. 2020 yılı için hedefi iPad’inde 220 resim yapmakmış ve hedefini tamamlamış. Tam bir yıl boyunca doğada mevsimlerin yarattığı değişiklikleri resmetmiş. David Hockney teknolojiyi her zaman takip ediyor, 1986’da bir fotokopi makinesinde yaptığı ilk ev yapımı baskılarla sanatına teknolojiyi ilk kez dâhil ediyor, daha sonra 80’lerde polaroidlerin ve 35 mm renkli baskıların popülerleşmesiyle foto-kolajlar yapmaya başlıyor.

1990’da ise lazer faks makinesi ve lazer yazıcıları kullanıyor. 2000’lerde iPhone ve iPad ile ‘brushes’ uygulamasını kullanarak çalışmalar yapıyor.

2007’de iPhone’uyla eserlere imza atarken, 2010’dan itibaren iPad ve Stylus’la eserlerini yapmaya başlıyor.

Bu sergide de yine iPad kullanıyor, iPad’de yaptığı eserler daha sonra kâğıda basılıyor.

iPad’de sanat yapabilmek için hem karakalem çizim hem yağlıboya resim yapabilme yeteneğiniz olması gerektiğini söylüyor.

85 yaşında, pandemi sırasında karantinada yaptığı tam 116 adet eseri sergiliyor.
Eserlere baktığınızda hayata hâlâ ne kadar olumlu baktığını ve izleyicilerine her zaman neşe verdiğini görüyorsunuz.

Her zaman yenilenmek gerektiği, doğanın ve baharın coşkusu öne çıkıyor eserlerinde.
Eserlere elbette laf yok, ama doğrusu Royal Academy’deki sergileme konusunda biraz daha özenli olunabilirdi diye düşünmüştüm.

11 Mayıs’ta Sakıp Sabancı Müzesi’nde açılacak sergiyi heyecanla bekliyorum, bakalım Royal Academy’den daha iyi bir sergileme olacak mı?

Unutmadan, sergi 29 Temmuz’a kadar görülebilecek.

Yazının devamı...

Rövanş sonrası gastroekonomi

Gastronomi ülkelerin en iyi pazarlama araçlarından biri. Ne yazık ki şimdiye kadar kendi mutfağımızı dünyaya yeterince tanıtmayı başaramadık, Türk mutfağını yeterince markalaştıramadık. Yurt dışında yeni açılan Türk restoranlarının İngiliz yazarlardan acımasız eleştiriler almasının nedenlerinden biri de bu. Tabii ki bulundukları şehirlere adaptasyonda zorluk çekmelerinin de etkisi çok, ama yabancı yemek yazarlarının Türk mutfağı denilince aklına sadece kebap gelmesinin de etkisi var. Daha önümüzde uzun bir yol olduğunu kabul etmek lazım, iyi şeflerle ve vizyonerlerle iş birliği yaparak ve doğru stratejiyle Türk mutfağını markalaştırabilmek için. 

21-27 Mayıs’ta yurt dışında düzenlenecek Türk Mutfağı Haftası da 11 Mayıs’ta İstanbul’da Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda gerçekleşecek Global Gastroekonomi Zirvesi de bu konuyu daha çok gündeme getirerek bunu başarmamızda önemli rol oynayacak. 

Bu hafta TURYİD (Turizm, Restoran Yatırımcıları ve Gastronomi İşletmeleri Derneği) Başkanı Kaya Demirer, Gastroekonomi Zirvesi Komite Başkanı Ebru Koralı ve TURYİD yönetim kurulu üyeleriyle Kuruçeşme’de Park Fora’da bir araya geldik ve 3. Global Gastroekonomi Zirvesi’nin konu başlıklarını konuştuk.  

Nereye gidiyoruz? 

Zirvenin ana konusu: Post pandemide nereye gidiyoruz konusuna derin bakış. “Pandemide çok kan kaybettik. 20 milyar dolarlık yeme-içme sektörü cirosu 2021’de 12 milyar dolara düştü, 2022’de ise beklenti 15-16 milyar dolar civarında. Şimdi ise beklediğimiz rövanş oldu, güçlü bir geri dönüş var. İş ve ciro var ama 2022 kar yılı değil, ar yılı” diyor Kaya Demirer ve “Sektördeki en büyük sorun insan kaynağı. En iyi çalışanlarımızın bir kısmını yurt dışına kaptırdık” diye devam ediyor. Develi’nin 4. kuşağı Nuri Develier de bu görüşe katılıyor, “Beyin göçü değil, emek göçü var” diyor. Servis ekibini geliştirebilmek için iyi restoranlara müşteri olarak gönderdiklerini ve daha sonraki toplantılarda deneyimlerini çalışma arkadaşlarıyla paylaşmalarını istediklerini anlatıyor. 

Her restoranın yapması gereken bir uygulama aslında bu. Kaya Demirer, üniversitelerle yapılan iş birliklerinin önemine de dikkati çekiyor: “Şu anda Türkiye’de tam 86 üniversitenin gastronomi bölümü var, artı mutfak okulları ve liseler var. Özyeğin Üniversitesi ile imzalanan protokolle artık üniversite öğrencileri TURYİD üyesi restoran ve otellerde staj yapıp, 360 derece eğitim yapabilecek. Bu sektör için önemli dönüşüm.” 

Konu gastronomi şehirlerine geliyor. “Gastronomi ve tarihi birleştirirseniz 1 artı 1 eşittir 5’ten fazla etkisi oluyor” diye devam eden Kaya Demirer, Gaziantep, Hatay, Afyon’u örnek veriyor, “Adana da gastronomi şehri olmalı” diyor. 

Yüzyılı aşan markalar 

Zirvede, “Türk Mutfağına Övgü” başlığı altında, Balıkesir’in dolayısıyla Kuzey Ege’nin gastronomi destinasyonuna dönüşümü de konuşulacak. Restoran sektörünün geleceği de bulut mutfaklar ve drone ile servis konusu da masaya yatırılacak. En ilgi çekici panellerden biri de TURYİD’in yüzyılı aşan 4 üye markasının hikâyesi olacak. Malum Türkiye’de bir markanın yüzyıl ayakta kalabilmesi çok büyük başarı. 

Peki, ama hangi markalar bunlar: Develi, Beyaz Fırın, Karaköy Güllüoğlu ve Pandeli. 

Develi, Beyaz Fırın ve Karaköy Güllüoğlu, halen aynı ailenin işletmesinde; Pandeli ise Yücel Özalp tarafından korunarak ve eskiye sadık kalınarak işletiliyor. “Hafıza Mekânlar” başlığıyla gerçekleşecek panelin moderatörü Müge Akgün. 

Dijital dönüşüm de zirvenin konuları arasında. Metaverse dünyasının ağırlama endüstrisinde nasıl karşılık bulacağını ise yapay zekâ ve teknoloji konularında yaptığı girişimlerle dikkatleri çeken Esen Girit Tümer anlatacak. 

Zirvenin önemli konularından biri de “Sürdürülebilirlik”. TURYİD Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı ve TURYİD Sürdürülebilirlik Komitesi Başkanı Gamze Cizreli’nin ev sahipliği edeceği oturumda, son 50 yıldır geleceğin kaynaklarından kullanıldığı bir dünyada gastronomi sektörünün payının nasıl azaltılarak değişimin başlayacağı değerlendirilecek. Sürdürülebilirliğe İskandinav yaklaşımı ve Kuzey yemek hareketinin nasıl evrildiğini ise Hardeep Rehal anlatacak. Sürdürülebilirlik ana başlığı kapsamında Sosyal Gastronomi alanında ise Mardin’deki projeleriyle bölgede kadın istihdamının önünü açan, pandemi sürecinde Türkiye genelinde pazar atıklarının compos dönüşümü hareketini başlatan Ebru Baybara Demir ile Food on The Edge kurucusu JP McMahon gelişmeleri paylaşacak. 

Bu yıl Fransa Yemek Kültürleri ve Mirası Misyonu Direktörü Pierre Sanner, Keane Brands’ın Grup Stratejisi Direktörü Stefan Breg ve Sürdürülebilir Restoranlar Derneği (SRA) Genel Müdürü Juliane Cailloute de konuşmacılar arasında olacak. Katılımcılardan Bill Knott ile Londra’da Türk mutfağının izlerini sürerek, örneklerle gastro-diplomatik bir hareket olarak bir restoranın yurt dışında açılmasını, mutfak kültürünü tanıtması da değerlendirilecek. 

Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda 11 Mayıs’ta gerçekleştirilecek 3. Global Gastroekonomi Zirvesi’ne katılım ücreti 500 lira, öğrencilere ise ayrı bir kontenjan var. 

 

Yazının devamı...

Elon Musk'ın önlenemez yükselişi

Elon Musk, tam 12 gün önce 4 Nisan’da aldığı hisselerle en büyük ortağı haline geldiği Twitter’ın tamamını satın almak için önceki gün resmi teklifte bulundu. 259 milyar dolar’lık servetiyle dünyanın en zengin insanı olan Musk, 2.9 milyar dolar ödeyerek Twitter’ın yüzde 9.2’lik hissesini satın alınca şirketin en büyük hissedarı olmuştu, şimdi ise Twitter’ın tamamı için 43.4 milyar dolar’lık bir teklif yaptı.
“İfade özgürlüğünün işleyen bir demokrasi için toplumsal bir zorunluluk olduğuna inanıyorum. Ancak, yatırımımı yaptığımdan beri, şirketin mevcut haliyle ne gelişeceğini ne de bu toplumsal zorunluluğa hizmet etmeyeceğini anlıyorum. Twitter’ın dönüştürülmesi gerekiyor” diye bir de açıklama yaptı. “Eğer kabul edilmezse, hissedar olarak konumumu yeniden gözden geçirmem gerekecek” diye de ekledi.
Twitter yönetimi bu teklife ne kadar karşı çıksa da Elon Musk “Yönetim kurulu değil, hissedarlar karar vermeli” diyor.
Bu durumda Twitter tek kişinin özel şirketi olursa ifade özgürlüğü bakımından ne gibi değişiklikler yapılacak, bu durum olumlu mu olacak, olumsuz mu, tartışılır.

Daha yakından tanıyalım...

Twitter’ın ve sosyal medyanın geleceğini değiştirmek için önemli adım atan Elon Musk’ı daha yakından tanıyalım. Elon Musk, Tesla şirketinin piyasa değeri 737.6 milyar dolar’a çıkınca, Amazon’un sahibi Jeff Bezos’u geride bırakarak dünyanın en zengin kişisi unvanına sahip oldu. Tesla ve Space X ile gündemden düşmeyen Elon Musk’ın fikirleri ilk başta hep gerçekleşmeyecek hayaller sanıldı, oysa o fikirlerini hızla hayata geçirdi. Hatta onun için ABD’de ‘seri girişimci’ yerine ‘paralel girişimci’ denilmesine bile neden oldu.
Aynı anda farklı endüstrilerde yaptığı işler nedeniyle ve tabii girdiği her endüstride bir devrim yarattığı için. Aslında her şey Zip2 ile başladı, babasından 28 bin dolar borç alarak erkek kardeşi Kimbal ile kurduğu online rehber hizmeti kısa sürede beğenildi; şirketin CEO’su olmasına daha sonra yatırımcılar izin vermedi, şirketten ayrılmak zorunda kaldı, ama Compaq’a satıştan tam 22 milyon dolar kazandı. Daha sonra PayPal ile dünyada tanındı, balayındayken teknik anlaşmazlıklar nedeniyle şirketten uzaklaştırıldığını öğrendi.
PayPal’ın satışından 165 milyon dolar kazandı. 2004’te güneş enerjisi şirketi Solar City fikrini, kuzeni Lyndon Rive ile Burning Man festivali yolunda buldu. Kendisini batırabilecek kadar zorlayan iki şirket ise Tesla ve Space X oldu. Zorluklar sadece iş hayatını değil, özel hayatını da etkiledi. İlk oğlunu henüz 2.5 aylıkken kaybetti, daha sonra beş oğlu ve bir kızı oldu. Geçen mayıs ayında da altıncı oğlu doğdu. 2018 yılından bu yana birlikte olduğu Kanadalı şarkıcı Grimes ile ilk bebeklerine ‘X Æ A-12’ adını verdiklerini Twitter’dan açıkladılar. Mart ayında ise Grimes ile ikinci bebekleri Y adını verdikleri bir de kızları oldu. Elon Musk, ilk oğlunu kaybetmenin yanı sıra büyük sağlık sorunları da yaşadı. Doğduğu Güney Afrika’da tatil sırasında beyin sıtması geçirip ölümden döndü, beyin sıtması geçirip hayatta kalabilen sayılı kişilerden biriydi. Ağır geçen hastalığından sonra, ilk açıklaması “Tatilden çıkardığım ders şu oldu: Tatil öldürür!”
Ve daha da çok çalışmaya başladı. Böylece hem Tesla’nın hem de Space X’in tüm sorumluluğunu üstüne aldı.
Sonuç, Space X şimdi en uzun uçuşları roketle 30 dakikaya indirmeyi hedefliyor.
Falcon Heavy ile hem NASA’ya meydan okudu; hem de yüzyılın tanıtımını yaptı, bu anı tüm dünyaya canlı izleterek.
Tabii arkasında 13 yıllık çalışma, 90 milyon dolar’lık kalkış maliyeti, çağın en güçlü roketi, başarılı kalkış ve başarılı inişten oluşan uzun ve zorlu bir süreç var. Daha sonra TÜRKSAT 5A uydusu, SpaceX firmasına ait Falcon 9 roketiyle ABD’nin Florida eyaletindeki Cape Canaveral üssünden başarıyla fırlatıldı. İşte böylece, iş ve özel hayatındaki tüm zorluklara rağmen Elon Musk’ın roket hızıyla yükselişi son yıllara damga vurdu. Bakalım aynı yükseliş sosyal medyada da devam edebilecek mi?

Yazının devamı...

“Kültür ve sanatla bağ kurmamız kolay”

Norveçli ünlü koro şefi Ragnar Rasmussen ve müzisyen Henning Sommerro ile İskandinav ezgileri Ankara’ya geliyor.

Ragnar Rasmussen yönetimindeki Devlet Çoksesli Korosu, 16 Nisan’da CSO Ada Ankara’da gerçekleştirilecek “Aynı Güneşin Altında” konseriyle İskandinav ezgilerini sanatseverlerle buluşturacak.

Konser öncesi koro müziğinin önemli isimlerinden şef Ragnar Rasmussen sorularımı yanıtladı.

Türkiye’de ilk konseriniz mi?

Daha önce bir kere daha Türkiye’de konser vermiştim. Bu ikinci olacak. Türkiye’de konser seyircisi çok özel, her an aktif olarak konseri dinliyorlar. Örneğin ilk konserimde çok kalabalık olmasına rağmen müzikle ilişki hemen kurulabildi. Hiç zaman geçmeden anında bağ kurulabilmesi benim için de çok özel bir deneyim oldu.

‘‘Aynı Güneşin Altında’’ adı nereden geliyor?

Bunun birçok nedeni var. Buraya son gelişimde benim de yanımda Norveççe müzikler vardı ve bir araya gelen dillerin sesinin ne kadar güzel olduğunu fark ettik, böylece bu fikrin başlangıcı ortaya çıkmış oldu. Müzik ortak bir dil ve biz de müziğin içinde kendi ortaklıklarımızı keşfediyoruz. Son dönemlerde dünyada çok sıkıntı var, felaket var. Bunun gibi zamanlarda aynı güneşin altında olduğumuzu, bir olduğumuzu ve aynı dünyada yaşadığımızı fark etmek çok önemli. Çünkü gerçek olan bu ve bazen bu konu hakkında kafa yormak gerekiyor. Kültürel farklılıklar elbette var ama ortak noktalarımız ayırt eden noktalarımızdan daha fazla.

Konserin ana fikri nedir?

Tüm konser aslında bir barış mesajı. Konserin mimarisini gençlere seslenen bir şarkı oluşturuyor. Şarkıda dünyadaki güzelliklere ve insanlığın değerine odaklanan bir mesaj var, elimizdeki imkânlarla ve bu imkânları kötülüklerle, içimizdeki karanlık tarafla savaşmak için kullanmamızla ilgili. Bu şarkı konser programının tam ortasında yer alıyor, bir anlamda ağırlık merkezini oluşturuyor. Diğer şarkılar da bu mesajları yaymaya devam ediyor. Bu bahar ile ilgili bir mesaj. Baharı elimizdeki imkânların zamanı için bir metafor olarak kullandık. Şu anda birçok kriz var, pandemi, savaş gibi. Kriz zamanlarındayız ama aynı zamanda imkânların da zamanındayız. Yani barış yolunu seçebiliriz.

Henning Sommerro ile çalışmanız hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Henning Sommerro müziğin doğaçlama kısmıyla çalışan bir müzisyen. Norveç’te halk müziğinin kökenlerine uzanan parlak bir geleneği var ki bu dünyanın her yerindeki halk müzikleriyle de çok ortak noktası olan bir alan. Onunla yaptığımız ortak çalışma benim için çok şey ifade ediyor. Bir taraftan beni ayakları yere basan bir yerde tutuyor. Çünkü onun ifadelerindeki sadelik gerçekten çok katışıksız, direkt olarak kalpten kalbe gidiyor. Diğer taraftan ise onunla çalışmak beni tetikte tutuyor. Çünkü müziğin tam burada ve şimdi yapılması gerektiğini hatırlatıyor. Hiçbir şeyi tekrardan üretmemeliyiz, elbette pratik yapabiliriz ama performanslarımız anda ve canlı olmalı. Sommerro ile beraber çalışırken bunu öğrendim, basit ama aynı zamanda gelişmiş düzeyde olmalı.

Dünyanın dört bir yanında farklı korolarla çalıştınız. Devlet Çoksesli Korosu hakkında ne düşünüyorsunuz?

İlk tanıştığımda koronun “sound”una âşık oldum. Sanırım bunun sebebi dil ve ses prodüksiyonu oldu. Sonrasında bir şekilde kısa sürede koroyla çok iyi uyum sağladık. Bireysel olarak korodaki tüm şarkıcılar çok nazik insanlar, bana çok kibar davranıyorlar. Açık fikirli ve meraklı insanlar. Tutkulu bir biçimde çalışıyorlar ve sonucunu iyi bir şekilde gördükleri sürece sıkı çalışmaktan keyif alıyorlar. Bu beni çok iyi hissettiriyor, burada evimde gibi hissediyorum. Ayrıca koronun beni olduğum gibi kabul ettiğini düşünüyorum, burada başka biriymişim gibi davranmama gerek kalmıyor. Dürüst ve rahat olabiliyorum ve kabul görmüş hissediyorum.

Konser programında Mevlânâ’nın bir şiiri de bulunuyor. Biraz bahseder misiniz?

Devlet Çoksesli Korosu’nun şefi Burak Onur Erdem bu şiiri seçti ve Henning Sommerro’dan bu metin için bir beste yapmasını istedi. Bence Henning’in fikri de çok benzerdi, şiiri okuduğunda o da aynı algıyla yola çıkıyordu. Aynı güneşin altında olduğumuzu düşünerek, kelimenin ilk anlamıyla izlenimci bir parça yazdı. Kültür hakkında izlenimlerini şiirdeki güzel metaforlarla ve kendi bakış açısıyla yazdı. Bu da izlenimciliğin güzel bir biçimi ve konserde göstermek istediğimiz şeyin, aynı güneşin altında olduğumuzun ve kültür ve sanatla bağ kurmamızın çok kolay olduğunun bir kanıtı oldu.

Hatırlatalım, 16 Nisan Cumartesi günü gerçekleştirilecek “Aynı Güneşin Altında” konserinin biletlerine biletinial.com adresinden veya SanatCepte uygulamasından ulaşılabiliyor.

Yazının devamı...