SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Kronik hastalıklar ve koronavirüs

Üç ay veya daha uzun süreli olan hastalıklar kısaca kronik hastalık olarak adlandırılıyor. Ömür boyu tedavi gerektiren bu hastalıklar kişinin yaşan kalitesini doğrudan etkileyen hastalıklar arasında yer alırken, düzenli tedaviyle hastanın yaşam kalitesi belirli bir seviyede tutuluyor.

Kronik hastalıklar nelerdir?

Hipertansiyon

KOAH hastalığı

Şeker hastalığı

Kalp/damar hastalığı

Bağışıklık sistemi düşük

Kronik akciğer hastalığı

Böbrek hastalığı

Karaciğer hastalığı olanlar ve

Bağışıklık sistemini bozan ilaçları kullananlar

Koronavirüs salgınında kronik rahatsızlığı olanların risk altında olduğunu sürekli duyuyoruz. Peki, neden Kovid-19 konusunda riski artırıyor?

Hastalıklara karşı savunma oluşturan bağışıklık sistemi, vücudumuzu aralarında virüslerin de olduğu her türlü yabancı ve zararlı maddeden koruyan bir mekanizma.

Bağışıklık sistemi zayıf kişiler ve kronik rahatsızlığa sahip olanlar, koronavirüs salgını gibi durumlarda çok daha büyük risk altında. Kronik hastalığı olanların salgın hastalıklara yakalanmamak için çok daha dikkatli olması gerekiyor. Mevcut tedavilerine devam etmeleri ve kendilerini takip eden doktorlarla yakın temasta olmaları gerekmektedir.

Kronik akciğer hastalıkları

Astım hastalarının akciğerleri sağlıklı insanlara oranla çok daha duyarlı. Astım krizleri sırasında bronş mukozası şişer, solunum yollarında spazm ve ödem görülür. Astım hastaları özellikle nefes vermekte zorluk yaşar ve bunun için sağlıklı insanlardan çok daha fazla enerji sarf eder.

Alerjenler veya viral hastalıkların da aralarında bulunduğu solunum yollarını etkileyen enfeksiyon hastalıkları astım krizlerini tetikleyebiliyor. Bu durumda vücut sadece astımla değil, aynı zamanda viral enfeksiyonla da mücadele etmek zorunda kalıyor. Vücut bu iki durumla aynı anda başa çıkamadığında ise bunun sonucu kimi zaman ölümcül olabiliyor.

Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) da bu gruba giren bir diğer önemli hastalık. Uzmanlara göre sigara KOAH için en önemli risk faktörlerinden biri.

Kronik akciğer hastalıkları akciğerlerde ve solunum yollarında hasara yol açıyor, bu durum da virüslerin bir anlamda işini kolaylaştırıyor.

Diyabet (şeker hastalığı)

Gerek Tip 1, gerekse Tip 2 diyabet hastaları sağlıklı insanlara oranla daha zayıf bir bağışıklık sistemine sahip. Tip 1 diyabet insülin hormonundan yeterli miktarda üretemediği için, kan şekeri devamlı yüksek seviyede bulunuyor. Bu da vücudun savunma mekanizmasını zayıflatıyor. İnsülin direnci olarak da adlandırılan Tip 2 diyabette ise kan şekeri seviyeleri ilaçla normal seviyelerde tutuluyor olsa bile, özellikle ateşli enfeksiyon hastalıkları diyabet hastaları için yüksek bir risk faktörü oluşturuyor. Ayrıca diyabet damarlarda değişime ve çeşitli damar hastalıklarına neden olabildiği gibi organlara da zarar verebiliyor. Bu durumda vücudun viral hastalıklarla mücadele kapasitesi düşüyor.

Kalp ve damar hastalıkları

Koroner ve iskemik kalp hastalıkları bu grubu oluşturuyor. İskemi bir doku ya da organa kan akışının azalması ya da durması anlamına geliyor. Koroner yani kalbi besleyen damarlardaki daralma ise oksijen yetmezliğine yol açıyor. Buna ise ateroskleroz yani damar sertliği neden oluyor. Burada da enfeksiyonların ölümcül sonuçları olabiliyor. Kalp kapakçığı sorunu yaşayanların da sağlıklı insanlara göre çok daha temkinli davranmaları gerekiyor.

Hipertansiyon (yüksek tansiyon)

Tansiyonun uzun süre yüksek seviyelerde olması damarlarda yıkıma neden oluyor. Kan basıncının sürekli yüksek olmasının kalbe de olumsuz etkileri var. Kalbe yönelik aşırı yüklenme ağır kalp-damar hastalıklarına neden olabiliyor. Hastalar bu sessiz ve sinsice yaşanan gelişmeyi sıklıkla çok geç, örneğin bir felç ya da kalp krizi sonrasında öğreniyor.

Kanser

Kanser tedavisi için kullanılan farklı terapiler bir yandan kanserle mücadele ederken, diğer yandan bağışıklık sistemini zayıflatıyor.

Kanser tedavisi sırasında kullanılan yöntemlerden biri kemoterapi. Hastaya verilen sitostatik ilaçlarla kanserli hücrelerin çoğalması durdurulmaya çalışılıyor. Ancak bu ilaçlar sadece kanserli hücrelere değil, sağlıklı hücrelere de saldırıyor. Bu da bağışıklık sistemini olumsuz etkileyen bir durum. Kemoterapi ve radyoterapi gören hastaların çok dikkatli olması ve kendilerini her türlü enfeksiyon hastalığından korumak için çaba göstermesi gerekiyor.

İmmünsüpressifler (bağışıklık baskılayıcı ilaçlar)

Otoimmün hastalıklarda kişinin bağışıklık sistemi sadece dış etkenlere yanıt vermekte kalmayıp kendi kendine karşı da tepki gösteriyor. Bu durumda hastalara verilen immünsüpressifler bağışıklık sistemini baskılıyor. Bu durum da hastaları grip virüsü ve koronavirüs gibi virüslere karşı daha savunmasız hale getiriyor.

Örneğin multipl skleroz (MS), romatizma, Crohn gibi kronik ve iltihabi bağırsak hastalıkları ile HIV pozitif kişiler bu tip ilaçları kullanıyor.

Bu ilaçlar bir yandan bağışıklık sisteminin verdiği tepkileri kontrol atında tutarken, diğer yandan onun zayıflamasına neden oluyor.

 

Yazının devamı...

Koronavirüsle yaşamak

Geçen haftaki yazıma “Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüsle mücadele ederken özellikle bu konuda açıklama yapmaktan kaçındım, çünkü bence doğrusu Sağlık Bakanlığımızın koronavirüs bilimsel danışma kurulunun açıklamalarını ve önerilerini takip etmektir. Özellikle de görsel ve yazılı basının bu konuda çok hassas davranması gerektiğine inanıyorum’’ diye başlamıştım. Bugün de aynı noktadayım.

Yazının başlığını yazarken amacım aslında bunun hayatımızın hoş olmayan, tehlikeli bir parçası olduğunu kabullenmek ve birlikte yaşamayı öğrenmemiz gerektiğini vurgulamaktı. O zaman ne yapacağız? Bunlar artık yüzlerce kez anlatıldı, ama sorun bizlerin bunu kabullenmeyip, farklı arayışlara girmemizden kaynaklanıyor.

Burada sosyal medyanın hepimiz tarafından bazen sorumsuzca kullanılmasından, görsel ve yazılı medyanın gerçekten koronavirüs hakkında otorite olan kişilerin dışındakilere de yer vermesine kadar birçok faktör var. Önerilen 14 maddeye uymak en önemlisi.

Önemli olan sağlıklı beslenmek

Bizim yapmamız gereken, bu kurallara uymak ve evde kalmak. Bu arada kulaktan kulağa yayılan bilgi kirliliklerine dikkat etmek. “Şunu yiyin yahut yemeyin. Bu ilaçları alalım mı? Zatürre aşısı olalım mı?” gibi... Burada önemli olan, sağlıklı beslenmeniz. Birkaç gıdayı ne kadar tüketebilirsiniz ki bunların kandaki seviyeleri artacak ve bağışıklığınızı ne kadar artırabilir? Kimse bilmiyor. Demek ki biz, bizim geleneksel beslenmemizden, bol sebze ve meyve yemekten vazgeçmeyeceğiz.

14 gün kuralı ile mutlaka uyulması gereken

1 Virüs çok hızlı yayıldığı için solunum yoluyla bile bulaşabilir. Eğer yurt dışından geldiyseniz evinize ziyaretçi kabul etmemeniz 14 gün kuralının en  önemli maddesidir.

2 Mümkünse ayrı bir odada kalın. Solunum yoluyla bulaşan koronavirüsten ailenizi ve sevdiklerinizi korumak için ayrı odalarda kalmanız sağlık açısından çok önemlidir.

3 Koronavirüs havasız ortamları sevdiği için odanızı sık sık havalandırmalısınız.
Her saat başı evi havalandırarak temiz havanın içeri girmesini sağlayabilirsiniz.

4 Evin ortak alanlarında mutlaka tıbbi maske takın. Öksürük veya hapşırma gibi durumlarda maske takmanız virüsün yayılmasını engelleyecektir.
Koronavirüsten şüpheleniyorsanız filtreli maske takmanız hastalığın yayılmasını önleyecektir.

5 Mümkünse ayrı tuvalet ve banyo kullanın. Virüs nemli ortamlarda kolaylıkla tutunduğu için tuvaleti sadece sizin kullanmanız sağlık açısından önemli bir husustur.

6 Ayrı tuvalet ve banyo yok ise bu alanlarda mutlaka maske takın, bu alanları her kullanım sonrası temizleyin.
Çamaşır suyu ve hijyenik temizleyiciler ile tuvaletleri sık sık temizlemeniz faydalı olacaktır.

7 Sık sık el hijyeni sağlayın (ellerinizi su ve normal sabunla 30 saniye boyunca yıkayın veya alkollü el antiseptiğiyle 30 saniye boyunca ovalayın).
Virüs el temasıyla bulaşabilir. Bu yüzden ellerinizi sık sık ılık suyla ve sabunla parmak aralarınızı ve bileklerinizi de dahil ederek yıkamalısınız.

8 Tabak, bardak, havlu gibi eşyalarınızı ayırın, ortak kullanmayın. Kullandığınız eşyaları yüksek derecelerde yıkayıp dezenfekte etmelisiniz.

9 Evden çıkılacaksa, hasta iseniz mutlaka maske takın. Virüsün başkalarına bulaşmaması için filtreli maskelerden kullanmalısınız.

10 Mümkün olan en az kişiyle temas kurun. Temas yoluyla hemen bulaşan virüse karşı insanlarla aranızda en az 1 - 1.5 metre olacak şekilde iletişim kurmalısınız.

11 Yaşlı ve kronik hastalarla temas kurmaktan kaçının. Gençlere göre bağışıklıkları daha hassas olan yaşlılar risk grubunda bulunmaktadırlar.

12 Virüs havasız yerlerde çoğalabileceği için mümkün olduğunca asansör yerine merdiven kullanın. Kapalı ve havasız alanlardan kaçınarak virüsün etkilerinden kaçınabilirsiniz.

13 Soğuk algınlığı belirtisinde sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Eğer yurt dışından geldiyseniz ve soğuk algınlığı belirtileri gösteriyorsanız mutlaka bir sağlık kurumuna başvurmalısınız.

14 Rapor almak gerekiyorsa sağlık kuruluşları yetkilidir. Eğer rapor almanız gerekirse sağlık kuruluşlarından 14 gün süreyle rapor alabilirsiniz.

Evde kalalım, sağlıklı kalalım. 

İlaç konusunda bilim kurulunun tavsiyelerine uyulmalı

İlaç konusu koronavirüs bilim kurulunun tavsiyelerine uyularak uygulanmalı. Bugün için halen ispatlı bir koruyucu tedavi yok. Ama bu bir süre sonra değişebilir.

Zatürre aşısı konusuna gelince, koronavirüsten kayıplar en çok zatürre ve solunum yetmezliğinden olduğu için zatürre aşısı konusu gündeme geldi. Ama bilinen zatürre aşısı bizi pnömokok adı verilen bakteriye karşı korur. Koronavirüsle hiçbir ilgisi yok. Fakat genel uygulamada olduğu gibi 65 yaş üstü ve kronik hastalığı olanlar koronavirüsten bağımsız olarak yaptırabilir.

Yazının devamı...

Virüse karşı güçlü bağışıklık

Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüsle mücadele ederken özellikle bu konuda açıklama yapmaktan kaçındım, çünkü bence doğrusu Sağlık Bakanlığımızın koronavirüs bilimsel danışma kurulunun açıklamalarını ve önerilerini takip etmekti. Özellikle de görsel ve yazılı basının bu konuda çok hassas davranması gerektiğine inanıyorum.

Fakat konu virüs olunca ve tek mücadele gücümüz bağışıklığımız olduğu için genel anlamda bağışıklığımız hakkında bilgi vermek istedim.

Vücudumuzda öğrenebilme, düşünebilme ve hafızasında saklama kapasitesinde iki tane sistem var; biri beyin, diğeri de bağışıklık sistemi. Bağışıklık sistemi, genetik olarak var olan, atalarımızdan aktarılan bilgimizi kullanıp, karşılaşılan bir mikroba, yabancıya karşı bu bilgiyi işleyip, işledikten sonra sadece mikrobun olduğu bölgeye odaklanarak savaşan, yok edinceye kadar yılmadan uğraşan ve bu deneyimini unutmayıp saklayan, her yeni durum için bu deneyimini de kullanarak yeni bir yanıt üretebilen bir sistemdir.

Bağışıklık sistemi canlıyı dışarıdan gelen her türlü yabancı madde ve biyolojik etkene karşı koruyan, özelleşmiş hücre ve dokulardan oluşan mükemmel bir sistemdir. Bu kadar önemli görevleri olan bir sistemin elbette çok dirençli olması gerekmektedir.

Bağışıklık sistemi organları nelerdir?

Bağışıklık sisteminin insan vücudundaki görevinin gerçekleşmesi bazı organ ve dokuların iş birliği sayesinde olmaktadır. Bu organlar genel olarak lenf sistemimizle ilgili organlardır. Bağışıklık sisteminin temel öğeleri akyuvarlar, kemik iliği, lenf sistemi, hormonlar ve bazı proteinlerdir. Bu muhteşem sistemde bademciklerimiz, lenf sıvımız ve lenf bezlerimiz, karaciğerimiz, dalağımız, bağırsaklarımızın içinde bulunan bazı yapılarımız ve kemik iliğimiz görev alır.

Bağışıklık sisteminin çeşitleri nelerdir?

İnsanda temel olarak iki tür bağışıklıktan söz edilebilir. Birincisi doğuştan gelen bağışıklık; ikincisi edinilmiş yani sonradan kazanılmış bağışıklıktır.

Doğuştan gelen (doğal) bağışıklık sistemi

Doğal bağışıklık canlının doğumundan itibaren başlayıp, ölümüne kadar çalışmaya devam eden bir savunma mekanizmasıdır. Genetik özelliklere bağlıdır ve nesilden nesile geçebilir. Doğal bağışıklıkta insan vücudu herhangi bir antikor oluşturmadan mikroplara karşı korunmaktadır.

Sonradan kazanılmış (edinilmiş) bağışıklık sistemi

Vücudun mikroorganizmalara karşı antikor üreterek kazandığı bağışıklıktır. Başka bir ifadeyle, çeşitli yollarla sonradan kazanılmış bağışıklık sistemidir. Edinilmiş bağışıklık kendi içerisinde aktif ve pasif bağışıklık olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.

Aktif bağışıklık: Antijenlere maruz kaldıktan sonra oluşan bağışıklıktır. İki şekilde meydana gelebilir.

Aşılanmayla; içerisinde mikropların zayıflatılmış hali veya bunların toksinleri bulunan, laboratuvar ortamında üretilmiş maddeye aşı denmektedir. Aşılama bağışıklık kazanmanın yapay şeklidir. Aşı içerisindeki mikroorganizma laboratuvar ortamında işlemden geçirildiği için hastalık yapma tehlikesi yoktur. Aşıyla kazandırılmış bağışıklıkta temel mekanizma şudur; aşı sayesinde hastalık yapıcı mikroorganizma daha önceden vücuda tanıtılır, bunu tanıyan bağışıklık sistemi hemen belleğine atar. Daha sonra tekrar karşılaşma durumunda ise hastalık yapmasına fırsat vermeden antikor üreterek onu yok eder.

Hastalığı geçirmeyle; bu şekilde kazanılmış bağışıklığa aşılama tekniğinin doğal halidir diyebiliriz. Sistem ikisinde de aynıdır. Bağışıklık sistemi önceden geçirilmiş hastalık sayesinde o mikrobu tanır ve bir dahaki sefere hastalık yapmasına fırsat vermez.

Pasif bağışıklık: Vücuda dışarıdan antikor verilmesiyle sağlanan bağışıklıktır. Bunun için serum kullanılır. Serumlar hazır antikorlardır, bazı durumlarda vücudun ürettiği antikor yetersiz gelir ve dışarıdan serum takviyesi yapılır. Serumun yanında ilaçla da yapılabilen pasif bağışıklığın koruyucu olmadığını, sadece tedavi edici bir yöntem olduğunu belirtmemizde fayda vardır.

İşte öneriler

Düzenli ve dengeli beslenin. Et, balık, süt ve süt ürünleri, tahıl, sebze ve meyveler düzenli olarak tüketin.

Meyve ve sebzeleri mevsiminde tüketin.

Az su tüketimi vücudun direncini azalttığı için bol su için.

Kesinlikle sigara kullanmayın.

Aşırı alkol kullanımından kaçının.

Düzenli olarak egzersiz yapın.

İdeal kilonuzu korumaya dikkat edin.

Stresten uzak durmaya çalışın.

Düzenli ve yeterli uyumaya dikkat edin. Vücudun kendini iyileştirme mekanizması uykuda ve dinlenme sırasında etkilidir. Melatonin hormonunun salgılanması için geceleri televizyon karşısında değil tamamen karanlıkta uyuyun. Uyuduğunuz ortamda elektronik eşya, masa saati lambası, vs elektronik cihaz olmasın.

Gereksiz ilaç kullanmayın.

Çocuğunuzun aşılarını tamamlayın.

Yazımı bitirirken tabii ki bu koronavirüsten korunmanın en önemli faktörünün el teması olduğunu hatırlatmak ve el hijyenimize çok dikkat etmemiz gerektiğini, öpüşüp sarılmaktan mutlaka kaçınmamız gerektiğini vurgulamak istiyorum.

 

 

 

Yazının devamı...

İnme (felç)

İnme nasıl olur?

İnmenin iki tipi vardır:

İskemik (kan azlığına bağlı) inme: Beyinde enfarktüs sonucu oluşur. Mekanizma kalp krizine benzer. Bilindiği gibi kalp kası hücreleri uzun süre kansız kalırsa kalp krizi oluşur. Beyindeki enfarktüs de değişik nedenlerden dolayı beynin kan damarlarının tıkanması ve böylece beynin beslenmesi bozulduğu zaman olur. Damarın tıkanması beynin kendisine ait olan damarlardaki aterosklerozdan (damar kireçlenmesinden) dolayı daralıp tıkanması sonucu olabileceği gibi vücudun değişik yerlerinden gelen pıhtıların beyne kan getiren damarlar yoluyla beyne gelip beyni besleyen damarları tıkaması sonucu da olabilir. İskemik inmeler tüm inmelerin %80-85’ini oluşturur.

Hemorajik inme: Hemoraji “kanama” denmektir. Beyin içindeki damarların yırtılmaları sonucu olur. Damar dışına çıkan kan beyin dokusuna bası yapar ve bası altında kalan beyin hücrelerinde hasar ve ölüm oluşur. Hemorajik inmenin en büyük nedenleri hipertansiyon ve beyin anevrizmalarıdır. (Anevrizma: Damar duvarında, damarın incelmesi ve zayıflaması sonucunda baloncuk oluşması).

Şikâyetleri nedir?

En sık görülen şikâyetler:

Yüz, kol, bacak veya vücudun bir yarısında uyuşukluk veya güç kaybı,

Bir veya iki gözde görme kaybı veya azalması (perde inmesi gibi),

Konuşma kaybı, konuşmada veya konuşulanları anlamada güçlük,

Bir neden yokken şiddetli ve ani baş ağrısı,

Yürümede dengesizlik.

Tedavisi nedir?

İnme sebebine bağlı olarak farklı tedavi edilir. Tıkanıklık sonucu oluşmuş olan inmede kanın pıhtılaşmasını veya çökmesini engelleyecek ilaçlar verilir, bahsedilen risk faktörleri daha sıkı kontrol altına alınmaya çalışılır. İnme tedavisinin karşısında duran en büyük engel bireylerdir. Genellikle inmenin tedavi edilebildiği bilinmediği için hastaların hastaneye ulaştırılmasında çok geç kalınmaktadır.

Zamanında müdahale

İnme tedavisinde başarılı olunması için tıkanan damarın en kısa sürede açılması gerekir. Bu, ya toplardamar yoluyla verilen bir pıhtı eritici ilaç tedavisi ya da kalpte olduğu gibi anjiyografik yöntemle, tıkalı damarın açılmasıyla yapılır. Eğer zamanında müdahale edilmezse, açılan damarın bir hükmü kalmıyor. Hatta damar geç açılmışsa, beyinde kanama riski de artıyor.

Kanama sonucu oluşmuş ise daha çok tansiyon kontrolü üzerinde durulmalıdır. Tabii ki diğer risk faktörleri de yine yakından takip edilerek müdahale edilir. Daha sonraki dönemde ise hastanın düzenli fizik tedavi görmesi tedavinin bel kemiğini oluşturur.

Önlenebilir mi?

İnmelerin %50 kadarının önlenmesi mümkündür. Bunun için inmeye yol açan risk faktörleriyle mücadele önemlidir.

Kontrol edilebilir risk faktörleri:

Hipertansiyon

Atriyal fibrilasyon (kalpte ritm bozukluğu)

Kontrolsüz şeker hastalığı

Kolesterol yüksekliği (>200 mg/dl)

Sigara

Alkol (fazla miktarda)

Kilo fazlalığı

Beyne giden boyun damarlarında (karotis arterler) ve/veya koroner damarlarda hastalık olması

Kontrol edilemeyen risk faktörleri:

Yaş (>65)

Cins (erkeklerde inme daha sık ancak kadınlarda daha ölümcül seyrediyor)

Ailede inme olması

Görüldüğü gibi, risk faktörleri kalp damar hastalıkları için geçerli olan risk faktörlerine oldukça benziyor. Özellikle kişilerin inme riski yönünden değerlendirilmesi ve mevcut olan risk faktörleriyle (tabii ki kontrol edilebilir olanlarla) mücadele edilmesi çok önemli.

İnme düzelir mi?

İnmenin düzelmesi beynin hasar görmüş alanının büyüklüğüne ve hastanın yaşıyla beraber var olan diğer hastalıklarına bağlıdır. Özellikle iyi bir fizik tedavi alması, bu tedaviye uyum sağlaması çok önemlidir. Sonuç olarak inme geçiren hastada hemen hiçbir belirti kalmayabileceği gibi, hiç düzelme de olmayabilir. Ancak sıklıkla hastanın ne kadar sürede ve ne oranda düzeleceği öngörülemez. Genelde ilk altı ayda, nadiren bir yılda maksimum düzelme görülür.

 

 

 

Yazının devamı...

Karaciğer yağlanması(*)

Karaciğer hücrelerinde anormal seviyede yağ birikmesine karaciğer yağlanması ya da ‘hepato steatoz’ denir. Yaygın şekilde karşılaşılan karaciğer yağlanması son derece ciddiye alınması gereken bir konudur.

Karaciğer yağlanmasının pek çok nedeni olabilir. En sık karşılaşılan nedenler aşırı alkol tüketimi, obezite ve kötü beslenme alışkanlıklarıdır. Alkole bağlı olmayan (NASH) karaciğer yağlanması ise ayrı bir başlık altında ele alınır. Yağlı karaciğer tek başına büyük bir tehlike oluşturmaz ve bir hastalık olarak kabul edilmez. Halsizlik gibi bazı belirtiler yağlanmayı hemen fark edecek şekilde keskin değildir.

Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi karaciğerdeki yağlanma kötüleşip iltihaplanma da tabloya eklenirse, bu durum sağlık açısından büyük riskler oluşturmaya başlar. Karaciğerde yağlanması olanların   en az %80’inde hiçbir ciddi sağlık sorunu gelişmediğini bilmekteyiz. Ancak olguların %10-20’sinde hastalığın ciddi formu olan NASH (alkole bağlı olmayan steatohepatit) gelişebilir. Ultrasonunda yağlı karaciğeri olan ve karaciğer testlerinde yükseklik saptananlarda NASH görülme ihtimali çok daha yüksektir.

Huzursuzluk ve halsizliğe dikkat

Genellikle hiçbir belirti vermez. Nadiren halsizlik, iyi hissetmeme, karnın sağ üst kısmında huzursuzluk, dolgunluk veya hafif bir ağrıya yol açabilir. Ancak bu belirtiler birçok başka hastalıkta da görülebilir.

Karaciğer yağlanmasının nedenleri

Aşırı alkol tüketimi: Karaciğere dokunduğundan pek çoğumuzun haberdar olduğumuz alkolün karaciğer üzerindeki kötü etkilerine şöyle bir baktığımızda ilk sıralarda karşımıza karaciğer yağlanması çıkar. Aşırı alkol tüketimi karaciğer yağlanmasının yaygın nedenlerinden biridir.

İnsülin direnci: Kötü beslenme ya da genetik nedenlerden dolayı vücutta insülin direnci ortaya çıkabilir. İnsülin hormonuna karşı vücutta hücrelerin direnç göstermesi sonucu pankreas daha fazla insülin salgılamaya başlar ve insülin hormonundaki bu artış sonucu kandaki ve karaciğerdeki yağ asitlerinde artış görülür.

Fazla kilolu veya obez olmak: Her fazla kilolu ya da obez kişide karaciğer yağlanması olur demek doğru değildir ancak obez kişiler arasında karaciğer yağlanmasına rastlanma oranı, % 70’lere  dek varan, oldukça yüksek bir seviyededir.

Uzak durmak için neler yapmalı?

İşlenmiş şeker ve un, hayvansal yağ ve alkol tüketiminizi azaltın.

Daha fazla sebze, meyve ve kurutulmuş meyve tüketin.

En sağlıklı diyetlerden birisi olan Akdeniz diyetini uygulayın.

Haftada 2-3 kez egzersiz yapın.

Anti-enflamatuvar, ağrı kesici, östrojen ya da mantar önleyici ilaçlar almaktan kaçının.

Vücut ağırlığınızı yavaş yavaş azaltın.

Antioksidan tüketiminizi artırın.

Hepatit A ve hepatit B’ye karşı aşı olun.

Nasıl teşhis edilir?

Karaciğer yağlanması daha çok başka nedenlerle yapılan kan tahlilleri veya ultrasonla teşhis edilir. Kan tahlillerinde karaciğer enzimleri yüksek saptandığı zaman yine başka birtakım hastalıklarla beraber karaciğer yağlanması da akla gelmelidir. Ultrasonda ise karaciğerin büyümüş olduğu görülür.

Basit yağlanma adından da anlaşılabileceği gibi genellikle önemli bir sağlık sorununa yol açmaz, basit yağlanması olan kişilerde karaciğer kan testleri (AST ve ALT) genellikle normaldir. NASH’li hastalarda ise karaciğer kan testleri (AST ve ALT) genellikle hafif yüksektir. Ancak normal karaciğer kan testleri olanlarda NASH görülebileceği gibi, yüksek karaciğer kan testleri olanlarda basit yağlanma gözükebilir. Yani yağlanması olan hastalarda hangi tip yağlı karaciğer hastalığı olduğunu (basit yağlanma mı? NASH mi?) karaciğer kan testleri (AST, ALT) ayırt edemez.

Kesin teşhis karaciğer biyopsisi (lokal anestezi altında ince bir iğneyle karaciğerden çok küçük bir parçanın alınıp patoloji uzmanı tarafından mikroskopik olarak incelenmesi) ile konulsa da, rutin klinik pratikte genelde biyopsi yapılmamaktadır. NASH’ta ciddi karaciğer hasarının (fibrozis) eşlik edip etmediğini gösterebilen az sayıdaki cihazın başında Fibroscan gelir. Fibroscan, NASH’lı hastalarda karaciğer fibrozisini ağrısız, zararsız, kısa süren (<5 dk) bir ölçümle ortaya koyar. Özellikle ileri evre fibrozis ve siroz teşhisini mükemmel bir doğrulukla söyler.

Tedavi yolları

NASH’ın kesin tedavisi için henüz bir ilaç bulunamamıştır. Kilo kaybı ve fiziksel aktivite şu ana kadar etkisi kanıtlanmış en iyi tedavi yöntemleridir. Ancak kilo kaybı kademeli olmalıdır (haftada en fazla 1.5 kg), çünkü
daha hızlı kilo kaybı da yağlanmaya yol açabilir. Kilo kaybı ve fiziksel aktivite ile NASH ile ilişkili durumların (örneğin şişmanlık, tip 2 şeker hastalığı, hipertansiyon, hiperlipidemi, insülin direnci) kontrolü kolaylaşır.

 

 

 

Yazının devamı...

HİPERTANSİYON

Hipertansiyon nedir?

Hipertansiyon basit olarak yüksek kan basıncı demektir. Kan basıncı ya da daha doğru söylemek gerekirse, kanı kalpten dokulara taşıyan damarların kan basıncı hastaya ait özellikler (yaş, cinsiyet, ırk gibi) ve fiziksel durumdan (istirahat, efor gibi) etkilenen bir parametredir. Bugün kabul edilen kan basıncı değeri istirahat halindeki normal bir yetişkinde 120/80 mmHg’dır (milimetre cıva). Herhangi bir kişide kan basıncı uyku sırasında düşük, sinirli ya da heyecanlıyken yüksektir. Kanı kalpten dokulara taşıyan damar kan basıncı devamlı olarak 140/90 mmHg üzerinde seyrediyorsa, hipertansiyondan bahsedilir. Hipertansiyon kalp hastalıkları için ana bir risk faktörüdür. Tedavi edilmezse beyin dolaşımı, kalp, damar ve böbrek hastalıkları için ciddi hastalıklara ve ölüm oranlarında artışa sebep olur. Bir kez teşhis yapılıp tedaviye başlanırsa artan kan basıncı düşürülebilir, kalp ve kalp dolaşım sistemindeki hastalık riski azaltılabilir.

Hipertansiyon riskleri

Hipertansiyon ciddi bir durumdur. Kendi başına öldürücü değildir; tedavi edilmediğinde sonuçları öldürücü olabilir. Kalbi zorlayarak kalp yetmezliğine yol açabilir. Hipertansiyonlu hastalar diğerlerine göre daha kolay kanama geçirebilir ve beyin kan damarları daha kolay pıhtılaşabilir. Hipertansiyon ayrıca koroner arter hastalığına da büyük katkıda bulunur ki bu hastalık sanayileşmiş toplumlarda ölümlerin başlıca nedenlerinden biridir.

Hipertansiyonun sınıflandırması

Hipertansiyon sıklıkla nedenine göre sınıflandırılır. Buna göre iki tip vardır.

1- Esansiyel (primer) hipertansiyon

2- Sekonder hipertansiyon

Hipertansiyon vakalarının yaklaşık %90’ı, neden (etiyoloji) bilinmediğinden, primer ya da daha doğru bir deyimle “esansiyel” hipertansiyon olarak adlandırılır. Geriye kalan bölüme, yani yaklaşık %10’una ise, nedeni bilindiğinden, “sekonder” hipertansiyon denir. Böbrek kökenli olan (renal) hipertansiyon bunların en yaygın olanıdır.

Hipertansiyonun belirtileri: Baş ağrısı, çarpıntı, yorgunluk, bulantı ve dengesizlik.

Aman yanlış ölçmeyin

Doktora gittiğimizde ilk yapılan testlerden biri tansiyon ölçümüdür. Birçoğumuz evdeki aletle kan basıncımızı kendimiz ölçeriz. Ölçümün doğru yapıldığından emin olmamız son derece önemlidir. Dikkat edilmezse, hata yapmak işten bile değildir. Yüksek tansiyon hastalığını teşhis ettiren yegâne testtir tansiyon ölçülmesi. Alınan ilaçların, yapılan perhizlerin yararının olup olmadığını ancak bu yolla anlayabiliriz. Bu kadar önemli olan bir ölçümde hata yapmamak gerekir. Tansiyon ölçerken dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan biri manşonu nereye yerleştirdiğimiz, diğeri ise manşonun boyutunun kolun kalınlığına uygunluğudur. Tansiyon aletinin manşonu kol kıvrımının iki üç parmak üstünden çıplak kola takılmalıdır. Dirseğin iç yüzünde nabız vuruşunun olduğu yer saptanır ve dinleme aletinin tamburu bu noktanın üstüne konur. Eğer manşonun boyu iyi seçilmemişse, daha ölçüme başlamadan sonucun hatalı olacağı bellidir. İncecik kollu biriyle, iri yarı çok kilolu birinin koluna aynı boy aleti taktığımızda, birinden birinin, bazen ikisinde de ölçümün yanlış olacağı kesindir. Kolu iri bir insanda, manşonun şişen bölümü kolu çepeçevre sarmıyorsa, kan basıncı gerçek değerinin üstünde bulunur. Kan basıncı ölçülecek kişinin sandalyede dik oturup, arkasına yaslanması, dinlenmiş, rahat nefes alıyor olması gerekir. Haliyle, tansiyonu ölçen kişinin kalp seslerini kolaylıkla duyabilmesi için ortamın yeterince sessiz olması gerekir. Huzurlu bir ortamın olması tansiyonu ölçülen kişi için de gereklidir.

Doğru ölçülse bile gerçek olmayabilir

Tansiyon tüm bu kurallara uyularak ölçüldüğünde bile kişinin gerçek kan basıncını yansıtmıyor olabilir. Kan basıncı sabit bir değer değildir, gün içinde çeşitli etkenlere bağlı olarak artabilir, azalabilir. Birçok hastanın tansiyonu doktorun ölçtüğünden farklı olabilir. Bu nedenle hastaların evlerinde de tansiyonlarını değişik zamanlarda ölçebilmeleri önemlidir. Tüm kalp damar hastalıkları arasında en yaygını ve en sinsisi olan yüksek tansiyonla mücadelede başarılı olmanın ilk adımı kan basıncının kurallara uygun ölçülmesidir. Başarının tam olabilmesi için tansiyonun hastanede olduğu kadar evde de doğru ölçülebilmesi gerekir.

Hipertansiyonun ilaç tedavisi

Hipertansiyon tedavisi ömür boyudur, tedavide kullanılan ilaçlarla kan basıncı normal sınırlara düşer, ancak tedavi kesilirse kan basıncı yine eski değerlerine ulaşacaktır, bu nedenle tedaviye ara verilmemelidir, en az yılda bir kez doktora kontrole gidilmelidir. Bazı özel durumlarda hipertansiyon bir böbrek hastalığına veya hormon artışına bağlı olabilir, bu durumlarda böbrek hastalığının veya hormonal bozukluğun tedavisiyle kan basıncı düzelebilir veya en azından daha az sayıda ilaçla daha rahat kontrol edilebilir hale gelebilir.

Hipertansiyonla ilgili temel tavsiyeler

Yılda iki kez tansiyon ölçtürmek erken teşhisi sağlar.

Her baş ağrısı sebebi yüksek tansiyon değildir.

Ani tansiyon atakları felce sebep olabilir.

Tansiyon ilaçları alışkanlık yapmaz.

Tansiyon ilaçları her gün alınır, asla ara verilmez.

Hipertansiyon tedavisi

Medeniyet hastalığı olarak da adlandırılan hipertansiyon çoğumuzu etkisi altına alan, ciddi bir hastalık. Öyle ki her 5 kişiden biri bu hastalıkla savaşıyor. Hipertansiyon sinsi sinsi geliştiği için kan basıncı yüksekliği hiçbir yakınma yaratmasa bile organlarda önemli hasarlar oluşturarak yaşamı tehdit edebiliyor. Tüm hastalıklarda olduğu gibi hipertansiyonda da erken tanı son derece önemli. Tansiyonun normal seviyelere düşürülmesinde yaşam tarzının düzenlenmesi ilaç tedavisi kadar önem taşır:

Tuz tüketimini azaltın

İdeal kilonuzu koruyun

Tempolu yürüyüş yapın

Bol sebze, az yağ tüketin

Sigara ve alkolden uzak durun

Stresin esiri olmayın

 

 

Yazının devamı...

Damar sertliği (ateroskleroz)

Halk arasında damar sertliği olarak bilinen ateroskleroz, atardamarların esnekliğini kaybedip kalınlaşması ve sertleşmesiyle oluşan bir damar hastalığıdır. Damar sertliği özellikle sigara kullanımı, şeker hastalığı, kolesterol, hipertansiyon gibi durumlarla birlikte damarların esnekliğini kaybetmesi ve tıkanması durumudur. Damar sertliği çok önemli bir sorundur çünkü kalp, şah ve bacak damarlarının tıkanmasının temel nedenidir. Kalp damarlarının tıkanması kalp kriziyle, ayak damarlarının tıkanması kangrenle ve hatta ayakların kesilmesiyle, şah damarlarının tıkanıklığı ise felçle sonuçlanabilir. Damar sertliğiyle birlikte damar duvarından damarın iç kısmına doğru tıkayıcı plaklar oluşmaya başlar. Bu plaklar, damarın tıkanmasına ve damarın yapısının zayıflayarak çeşitli komplikasyonların oluşmasına yol açar.

Yaş, damar sertliğinde önemli bir faktördür. İskemik kalp hastalığına bağlı ölümler ileri yaşlarda, her 10 yılda belirgin olmak üzere artmaktadır. Erkekler damar sertliğine daha fazla eğilimlidirler. Bu durum hormonların oynadığı rolü göstermektedir. Menopoz öncesi kadınlarda damar sertliği ve komplikasyonları nadir olarak görülür. Kadınlık hormonu olan östrojenin menopoz sonrası azalması damar sertliği riskini artırır.

Yapılan çalışmalarda, kolesterol ile damar sertliği arasında doğrudan ilişki saptanmıştır. İyi kolesterolün (HDL) düşük olması, kötü kolesterolün (LDL) yüksek olması damar sertliğine ve buna bağlı birçok rahatsızlığa neden olmaktadır.

Tansiyonun yüksek olması damar sertliği için her yaşta önemli bir risk faktörüdür. Hipertansiyonun tedavi edilmesi, felç ve iskemik kalp hastalığı riskini azaltmaktadır.

Sigara, özellikle erkeklerde çok iyi bilinen bir risk faktörüdür. Son zamanlarda damar sertliğinin kadınlarda sıklığının artışından büyük ölçüde sorumlu olduğu düşünülmektedir. Yıllarca günde bir paket sigara içen kişide iskemik kalp hastalığı riski %200 artmaktadır. Sigaranın bırakılmasıyla zamanla risk azalır.

Son yıllarda insülin direncinin ön plana çıkması, bazı ailelerde insülinin yanı sıra kolesterol ve ürik asit yüksekliğiyle seyreden metabolik sendromun varlığı damar sertliğinin sebeplerini ve mekanizmasını çok açık ortaya çıkarmıştır.

Damar sertliği belirtileri

Damar sertliğinin belirtileri bu hastalığa spesifik belirtiler değildir. Zaten belirtiler, ancak damar hasarları belirginleştiğinde meydana gelir. Damar sertliği kalpte ortaya çıkarsa kalp kası zayıflar ve yeterince kasılamaz. Çünkü kalbe gelen oksijen azalmıştır. Göğüs ağrısı birçok hastada görülebilir. Özellikle egzersiz yaparken bu ağrı sıkıştırıcı ve yanma şeklinde ortaya çıkar. Hastalar göğüslerinde bir baskı hisseder. Bu ağrı kola, çeneye yayılabilir ve birkaç dakika dinlendikten sonra geçer. Bunların dışında kalpte ritim bozuklukları oluşabilir. En son ise hasta kalp krizi geçirir. Eğer beyinde tutulum olursa bilinç kaybı, kaslarda güçsüzlük, görme problemleri, konuşma bozuklukları ortaya çıkabilir. Bacaklarda damar sertliği oluşması sonucu kramp tarzında ağrı, ısı kaybı ve son olarak gangren gelişebilir. Eğer hayati organlarımızdan biri olan böbreğin damarlarında ateroskleroz gelişirse, tansiyon yüksekliği ve böbrek fonksiyonlarında bozukluk oluşabilir.

Ateroskleroz tanısı

İyi bir hastalık öyküsü, aile hikâyesi ve ardından yapılan fizik muayene sonucunda yapılacak ileri tetkiklerle tanı konur.Kan tahlilleri. Laboratuvar testleri, ateroskleroz riskini artırabilen kolesterol, kan şekeri ve insülin seviyesi başta olmak üzere kan tetkikleri önemlidir.

Doppler ultrasonografi. Böbrek, şah damarları ve bacak damarlarındaki akım ve tıkanıklık seviyeleri saptanır.

Elektrokardiyogram (EKG). Bir EKG genellikle bir önceki veya o an gelişen kalp krizinin kanıtlarını ortaya çıkarabilir. Stres testi. Egzersiz, kalp pompanızı günlük aktivitelerdekinden daha güçlü ve daha hızlı hale getirdiğinden, istirahatte çekilen EKG’de görülmeyen bozuklukları ortaya çıkarır. Egzersiz stres testi genellikle kalp ritmi, kan basıncı ve solunum izlenirken bir koşu bandında yürümeyi veya sabit bisiklet sürmeyi içerir. Bazı stres testlerinde, stresli ekokardiyografi (ultrasonografi) ya da nükleer stres testi sırasında olduğu gibi, kalbinizin resimleri çekilecektir. Egzersiz yapamıyorsanız egzersizin kalbinize olan etkisini taklit eden bir ilaç alabilirsiniz.

Koroner BT anjiyografi. Bu test son yıllarda özellikle aile hikâyesinde erken yaşta kalp damar hastalığı olan hastalarda damar sertliğini erken teşhis etmek amacıyla sık kullanılmaktadır ve güvenilirdir. Ayrıca renkli madde vermeksizin kalsiyum miktarı saptanarak da endirekt yolla damarlarımız hakkında bilgi edinebiliriz. Kardiyak kateterizasyon ve anjiyografi. Bu test, koroner damarlarımızın net olarak durumunu gösteren girişimci kardiyologlar tarafından kateter adı verilen ince tellerle koldan veya bacak damarlarımızdan girilerek yapılır.

Tedavi

Tedavi daralmanın boyutu ve hastanın şikâyetlerinin derecesine göre değişir. Eğer hafif bir daralma varsa hastaya ilaç tedavisi uygulanır. Bunun için kan sulandırıcı ve damar genişletici ilaçlar tercih edilir. Daha ciddi vakalarda baypas veya balon yöntemiyle damarlar açılır.Hastalıktan korunmak için bazı programlar uygulanır. Sigarayı bırakmak ya da sigaraya başlamamak, yüksek tansiyonun kontrol altına alınması, egzersiz yapma, kilo kontrolü ve kötü kolesterolü düşürmek hastalıktan korunmak için yapılması gereken temel koruma yöntemleridir. Kolesterol düşürücü ve pıhtılaşmayı engelleyici ilaçlar verilir.

 

Yazının devamı...

NEFES DARLIĞI

Herkesin arada bir nefesi kesilebilir. Dik bir yokuşu tırmandıktan, hızla bisiklet sürdükten ya da ağır bir fiziksel aktiviteden sonra, nefessiz kalmak beklenen ve kontrol edilebilecek durumlardan biridir. Nefes almanın beklenmedik şekilde zor ve rahatsız edici olduğu, durumun kontrolden çıktığı hissi yaşatan, nefes kesilmeleridir. Nefesin yetmemesi, derin alamama ve alıpverirken zorlanma şeklinde tarif edilebilir. Tıp dilinde, ‘dispne’ denir.

İster durup dururken yaşansın, ister her gün meydana gelsin, korkutucu bir deneyimdir. Sebebini anlayamadığı bir şekilde nefesi kesilen kişinin, bu durumdan dolayı kaygılanması da normaldir. Bazı kişilerin aynı sorunu yaşamamak için kimi aktivitelerden kaçınmaya başladıkları olur. Bu rahatsızlık, günlük işler sırasında yaşanıyor ve hatta buna engel olmak için çeşitli işlerden kaçınılıyor veya daha yavaş hareket etmek gibi önlemler düşünülüyorsa, atılacak en doğru adım, doktora başvurmaktır. Efor sarf edilmediği ya da aşırı sıcaktan rahatsız olunmadığı halde yaşandığında, bu genellikle altta yatan bir sağlık sorununa işaret eder. Bir aydan daha uzun süren rahatsızlık, kronik sınıfına girer ve hayat kalitesini büyük oranda düşürür. Pek çok kişinin keyif alarak katıldığı aktivitelerden mahrum eden bir şikayettir. Uzun sürer ve bir türlü geçmezse, büyük olasılıkla tıbbi bir sorunla ilgilidir. Aniden ve yoğun şekilde ortaya çıkan nefes darlığı da, kısa bile sürse, bir sağlık sorununun belirtisi olabilir.

Nedenleri

Ani görülen nefes darlığıyla ilgili olabilecek çeşitli rahatsızlıkları ve sağlık sorunlarını şöyle sıralayabiliriz:

Akciğer veya solunum  yolları rahatsızlıkları

Astım: Aniden nefesin kesilmesi, bir astım krizi yüzünden kaynaklanabilir. Bunun anlamı, hava yollarının daralması, hırıltıya ve öksürüğe neden olacak şekilde balgamın artmasıdır.

Zatürre: Akciğer iltihabı, öksürük ve nefes darlığına neden olabilir. Genellikle antibiyotik kullanılmasını gerektiren bir enfeksiyondan dolayı kaynaklanır.

KOAH: Eğer kronik obstrüktif akciğer hastalığınız varsa, nefes darlığı, hastalığın kötüleştiği anlamına gelebilir.

Kalp rahatsızlıkları

Kalp krizi: Göğüs ağrısı gibi en bilinen belirtilerin görülmediği sessiz kalp krizinde, nefes darlığı şüphe çekebilecek tek belirti olabilir.

Kalp yetmezliği: Kalp, vücuda yeterince kan pompalayamıyor demektir. Genellikle zayıf kalp kası bu soruna neden olur. Ciğerlerde su birikmesiyle nefes almak zorlaşır. Yaşam biçiminde bazı değişiklikler ve ameliyat gibi tedavi biçimleri gerektirebilir.

Kalp ritmi: Taşikardi ya da atriyal fibrilasyon gibi düzenli veya düzensiz ama hızlı kalp atışı, nefesin kesilmesine yol açabilir.

Panik atak ya da kaygı

Panik atak ya da kaygı, hızlı ve derin nefes almanıza neden olabilir. Yavaşlatmaya yoğunlaşmak ya da bir kese kağıdının içine nefes alıp vermek, normale döndürebilir.

Teşhisi

Tedavisi için ilk olarak nefes darlığına yol açan nedenin tespit edilmesi gerekir. Şikayetlerle başvuran hastaya öncelikle yapılan fiziki muayeneyle, bazı anormallikler kontrol edilir. Atakların nasıl başladığı, ne kadar süreyle devam ettiği, ne sıklıkta ortaya çıktığı ve ne kadar şiddetli olduğu sorulur. Doktorlar, nefes darlığının daha belirgin bir şekilde teşhis edilmesi, kişinin kalbi, akciğerleri ve ilgili sistemlerin sağlığını değerlendirmek için göğüs röntgeni ve bilgisayarlı tomografi (BT) görüntüleri kullanabilirler. Bir elektrokardiyogram (EKG) kalp krizi belirtilerini gösterecektir.
Hava akışını ve hastanın akciğer kapasitesini ölçmek için yapılan testler, kaynağın ve nefes alma sorunlarının boyutunun belirlenmesine yardımcı olabilir. Ek testlerle, kandaki oksijen seviyesine ve kanın oksijen taşıma kapasitesine bakılır.

Şikayetler

Dinlenme halindeyken nefes darlığı

Aktivite ve egzersiz sonrası nefesin kesilmesi

Uzanırken görülen nefes darlığı

Alerjen gibi çeşitli tetikleyicilerle ortaya çıkan nefes kesilmesi

Göğüs ağrısının eşlik ettiği nefes darlığı

Kol, çene ya da boyun ağrısıyla birlikte nefes alamama

Ayak ve el bileklerinde şişme

Terleme

Nefes alırken ıslık veya hırıltı benzeri seslerin olması

İnatçı öksürük

Neler yapılabilir?

Doktorun tavsiyeleri dışında, aşağıdaki şu tedbirler de işe yarayabilir: Sigara içiyorsanız, bırakın ya da yardım alın. Çeşitli nefes teknikleri vardır, öğrenin. Nefesiniz kesildiğinde faydasını görebilirsiniz. Alerjenlerden, sigara dumanından ve kirli havadan uzak durmaya özen gösterin. Eğer stres ya da kaygı gibi sorunlarınız varsa, psikiyatra danışabilirsiniz. Nefes darlığı obezite kaynaklı meydana gelmişse, kişiye uygun zayıflama yöntemleri seçilebilir. Doğru ilaç kullanımı önemlidir. Kendi kendinize ilaç kullanmamalı, doktorunuza danışmalısınız. İlaçların fayda sağlamadığını düşünüyorsanız, tekrar danışmaktan çekinmeyin.

 

 

 

 

Yazının devamı...

© Copyright 2020

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.