SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Aşı bulundu!

Bakmayın kazandığına; neredeyse yeniden yaratılan Fenerbahçe’nin eskisinden hiç farkı yoktu Rizespor sahasına adım attığında.
On bir yeni futbolcu eklenen takımın yedek kulübesi ağzına kadar doluydu, lisanslar koştura koştura yetiştirilmişti ama yenilik adına sahada sadece Thiam, Gökhan ve Caner vardı.
Hatta eskisinden daha fenaydı…
Erol Bulut Ozan’ı kulübede bırakip orta sahada Tolga’ya, en uçta “gol atamayan santrafor” Frey’e forma vermişti. Savunmada ise kiralık gittiğinde Fenerbahçelilerin bayram yaptığı Zanka vardı yine.
Yahu başla yenilerle… Yenil… “Hazır değillerdi” diyelim. Madem ikinci yarıda Valencia’yı, Sinan Gümüş’ü, Ozan’ı, Sosa’yı alacaksın, bu fanteziler niye?
Teknik direktörün tercihlerine saygı duymak gerekir tabi… Futbolcularla yaşayan o.
Hocalığına söz edilmeyecek Erol Bulut’un bilemediği Fenerbahçe’nin hocası olmanın ne anlama geldiğiydi!.. Olmazsa olmaz bir sezon başlıyor, neredeyse yepyeni bir takım kurmuş Fenerbahçe’yi yönetenler. Tribünler boş ama milyonlarca insan ekran başında… Nasıl geçen sezonun Fenerbahçe’sinden daha sarsak bir orta saha, defans ve forvetle başlarsın maça?
Sahi, Fenerbahçe’nin stratejisi, planı, taktiği neydi bu maçta?
Geçin hepsini Thiam ve Ferdi bile ters tarafta.
İşte bu durum Fenerbahçe’ye hoca olanların düştüğü en zalim tuzaktır. Yeni Hoca makul olanı bırakıp müthiş işler yapmaya kalkar ve altında kalır.
Bırakalım Erol Bulut’un tercihlerini... Fenerbahçe’nin iştahı, hevesi nasıldı?
O da aynı… Anlamsız hazırlık paslarıyla akıp giden dakikalar futbol oynananlardan çoktu. Baskı varsa sahasından bile çıkamıyordu koskoca Fenerbahçe. Sezonun ilk maçında bezmiş futbolcular vardı. Ve tabi son dakikalarda bastıran tepki gösteren bir takım.
Doğal olarak ortada geçti ilk yarı. Sadece kaleciler Altay ve Gökhan’ın başarısı var ki, Caner’in kullandığı penaltının gideceği yer belli olduğu için Gökhan’ın işi daha kolaydı. Altay ise mutlak bir golü uzayıp esneyip kurtardı.
Fenerbahçe’den beklenen soldan hücum ederek Rizespor’u ablukaya almasıydı ama tam da o kanattan Fenerbahçe kalesine indi Rizespor. Çünkü orta sahaya Gustavo yetmiyor, ileri çıkan Caner geri dönmüyordu.
İkinci yarıda Thiam’ın yerine Valencia’yı alarak hücumda üstünlük arayan Erol Bulut, Abdullah’ın kafası Fenerbahçe direğinden dönünce irkilmiş, bir dakika sonra Skoda’nın golü gelince omuzlarındaki büyük sorumluluğu anlamış olmalı.
Mecbur kaldı ve “aşıyı” buldu Hoca!
Hızla yeniledi takımı. Valencia, Sosa, Sinan, Ozan… Yani sahaya çıkarken olması gereken kim varsa sahadaydı artık.
Yine de “en eskilerden” Caner ile Gökhan hayata döndürdü Fenerbahçe’yi… Artık kaybedecek bir şeyi kalmayıp rakip kaleye yığılan ve karambolden de olsa bir beraberlik arayan Fenerbahçe, duran topa fit oldu, beraberliği buldu. Caner’in korneri, Gökhan’ın kafası ve bir salise geç kalıp topu içerden çıkaran Rizespor kalecisi Gökhan’dı beraberlik golünün kahramanları.
Ardından Valencia’ya penaltı ve Sosa’nın golü ile Fenerbahçe öne geçti. Keşke hakem VAR’a gidip bir baksa ve Rizesporluların feryat etmesine engel olsaydı.
Fenerbahçe’nin galibiyetinde Abdullah ve Skoda’yı çıkaran Rizespor hocası Tomas’ın da payı vardı.
Üç puan güzel tabi… Ancak her maçı basketbol gibi oynayıp son saniyelere bırakmak geçtiğimiz sezonların alışkanlığı. Erol Bulut “kuş kondurmak” hevesinden vazgeçip maçı kazanacak takımla sahaya çıkmalı.

Yazının devamı...

Fenerbahçe jesti: “Dükkan sizin”

Fenerbahçe, mağazalar zincirine sahip üç Süper Lig kulübü Galatasaray/Beşiktaş/Trabzonspor- dışında kalan 17 rakibine “dükkan sizin” deyip kapıları açtı, formalarını satış reyonuna astı ya...
Bir tek küçük dilimizi yutmadığımız kaldı.
Oysa bu “çok eski normal”!
Çanakkale’nin kıyısına mıhladığı dehşet içindeki Anzaklar’ın siperlerine sadece mermi değil, memleketten bin bir güçlükle gönderilen yemişleri de atan yüce gönlünü Mehmetcik’leri okuyup öğrenmiş bizim nesil şaşırmaz.
Altında buzağı da aramaz…
Olsa olsa alkışlar.
Pandemi, “hayatta kalmakla ayakta kalmak” arasına sıkışmış insanlığın ciğerini yakarken, futbol denilen centilmenlik temelli mücadelede, sportif rakibinin elinden tutmaya çalışmak ne ki?
İşin kötü tarafı, sportmenlik diye diye bir porsiyon şövalyeliğe ağlayacak duruma gelmemiz! Sayısız iyi huyumuzu rekabete kurban vermemiz.
Üstelik cüce akıllarıyla komplo teorileri üretmeye çalışanları kenara bırakın, alkışlayanlarımız bile madalyonun sadece bir yüzüne bakmaktayız.
Evet… Fenerbahçe adına gerçek bir “iletişim başarısıdır” bu hamle.
Fena halde insanidir.
Yıllarca süren “Fenerbahçe’ye Fenerbahçeliden başkası gerekmez” nobranlığından geri adım anlamına gelir.
Çünkü nazik ve şefkatlidir.
Ve her faziletli davranış gibi “doğal” getirileri de vardır… Sevgi, saygı, takdir gibi.
Fenerbahçe’nin pek çok kulüple arasındaki buzlar erimiş, başkanlardan teşekkürler ve takdirler gelmiş, kurumsal ilişkiler ısınmıştır.
Ama daha önemlisi, bireylerdir… Fenerbahçe mağazalarına gidip tuttuğu takımın formasını alacak olan diğer takımların taraftarı insanlar yani.
Müthiş bir enerji alışverişidir bu. Müthiş bir sıcaklıktır. Rekabetin anlamını ve güzelliğini böyle olaylar ortaya çıkarır. Küfür de böyle azalır, nefret de.
Ne kadar muhtaçmışız aslında.
Tabi, negatif vatandaşlarımız eksik değil!..
Efendim, Fenerbahçe’nin jestine karşı kimi takımlar maçlara daha az asılabilirmiş…
Yahu, bir kulübün başkanı rakiplerinin kentinde fabrika veya benzinlik kurup insanlarına iş verirse de şike olabilir o zaman!
Bu düşünce tarzının sonu doktorun rakip takımdan hastaya bakmamasına kadar gider ki, öyle düşünenler beyin hastalıklarının tedavisinde çok zorlanırlar; bilsinler.
Bitmedi… Forması Fenerbahçe mağazasında satılan kulüpler, transfer zamanı Fenerbahçe’ye öncelik ve kolaylık sağlarmış.
Sen de yap, avantajını al elinden Fenerbahçe’nin. “İyilik bulaşıcıdır” derler ya; işte böyle böyle!
Neyse… Akıl edene tebrikler.
Fenerbahçe belki her daim Türk Futbolu’nun lokomotifiydi ama epeydir boş gidip geliyordu. Birkaç vagon eklediler.
Beşiktaş, Galatasaray ve Trabzonspor hiç gurur meselesi yapmadan kopyalasınlar, 17 kulübe “dükkan sizin” desinler. Çünkü “yeni normal” bu oldu artık..

Yazının devamı...

Dikkat; ‘Kış şampiyonu çıkabilir’

Yeni sezona “şampiyonluk şart” sloganıyla hazırlanıp “limitsiz parayla” fırtına gibi yatırım yaparak tepeden tırnağa değişen ve bu yolda en büyük riskleri üstlenen Fenerbahçe Kulübü olduğu için “biz Fenerbahçe’ye söyleyelim rakipleri de anlasın”!..
Tarihin -maddi/manevi- en zor sezonu var önümüzde…
Sokaktaki çocuğun bile bildiği gibi futbolumuz epeydir bataktaydı ve üzerine bir de küresel pandemi yıkıldı.
Telefat çok olacak!
Delik büyük yama küçük… Bu futbol boş tribünleri, kısılmış muslukları ile herkesi birden kurtaramaz.
Yani ancak şampiyon olup Avrupa’da biraz ilerleyerek para toplayan kulübün ayakta durabileceği, diğerlerinin belki kepengi bile açık tutamayacağı “en kritik” sezondayız.
Üstelik ligin akıbeti belli değil…
Salgının nereye kadar izin vereceğini tahmin edebilen bilim insanı yok. Birinci dalganın ikinci pikindeymişiz… İkinci dalga ne zaman? Bu kış, grip mikrobu koronaya omuz verince mi acaba?
Daha dün Sağlık Bakanı Sayın Koca, ligin ilk yarısında Bilim Kurulu’nun “seyircisiz futbol” tavsiyesini açıkladı, TFF’nin % 30 seyirci fantezisini taca attı.
Tedbiri bırakmayalım ama enseyi de karartmayalım.
Belki kenara çekilecek Covit… Tribünler tıka basa seyirci dolacak. Futbol ülke gündemindeki eski yerine oturacak. Yayıncı kuruluş olmak için rekabete girecek uluslararası şirketler. Ki, başta Fenerbahçe tüm kulüpler bu iyimserlik içinde. Yoksa niye borçlarına borç ekleyerek takım yenilemeye çalışsınlar?
İşte tam bu noktada Fenerbahçe’den başlayarak tüm kulüplere sormak lazım:
“Belirsizliklere karşı B planınız var mı”!
Pandemi geçen sezonki gibi lige ara verdirecek boyutlara yükselirse ne yapacaksınız?
Çünkü yüklü takım sayısı ve geçen sezon sıkıştırması yüzünden bu kez salgın hızı düşene kadar bekleyip yeniden başlamak imkansız. Bir hafta boşluk yok.
O zaman… Sezona ara verilmez, son verilir bu sefer.
Muhtemelen de kaçıncı hafta olduğuna falan bakılmaz; puan cetvelinin en üstündeki şampiyon ilan edilir.
Yani, “ligin tapusu puan tablosu” her an… Sezonun herhangi bir haftasında puan cetvelinin üstündeki takımın şampiyon ilan edilmesi, sezon sonunda şampiyon olma ihtimali ile eşit gibi.
Kararı Covit-19 verecek.
Yine Fenerbahçe’ye söyleyelim, rakipleri anlasın…
En kötü senaryo gerçek olursa, o şartlardan kulübü veya okkalı bir hissesini falan satmadan düze çıkma ihtimali olan tek takım, şampiyonluk unvanı ile birlikte vaat edilen paraları toparlayan ve bir dahaki sezona kapağı Avrupa’ya atan takım olacaktır.
Bu sezon “biraz zamana ihtiyacımız var” gibi mazeretler ortadan kalkmıştır doğal olarak… “Transfer sezonu bitmeden eksiklerimizi tamamlayacağız” lafı da çocuk avutmadır. İkinci hafta bile geçtir.
İlk maçtan itibaren hazır olmak, zirvede olmak zorundadır kendisini sağlama almak isteyen takım ve bu da “B Planıdır”.

Yazının devamı...

Beşiktaş’ın “şansı”!

Tamam... Futbolu Pandemi vurdu, sistem, kura, tribün, her şey değişti, her takım da boyun eğdi kaderine razı oldu…
Ama Beşiktaş’ın durumu ilginç doğrusu.
Önce şans… Şampiyonlar Ligi’ne gitme ihtimali şansın zirvesiydi.
Ardından şanssızlığın dik alası… 2. Ön Eleme Turu’nda Akdeniz’de aramızın bozuk olduğu Yunanistan ekibi PAOK ile eşleşmesi, tek maç sistemi gereği maçın Selanik’te oynanması, hatta maçın hakemi, üst üste yaşanan şansızlık değil mi?
Yani bir gazetecinin “avantaj” olarak sıralayacağı unsurların tümü PAOK takımında şu anda.
Buna uluslararası bir maçın bütün yükünü Beşiktaş’ın omuzlarına bırakan ulusal duyarsızlığımızı ekleyin!
Evet… PAOK’un “altıpatlar” başkanı Savvidis tarafından- futbolcularına hitap etse de- verilen tahrik edici demeçlere Dışişleri Bakanımız derhal el koyup ekibini de destek için görevlendirdi ama nerede toplumsal kınama ve sahiplenmemiz?
Anlamadım doğrusu… Ya biz ülke olarak futbol olgunluğunun doruklarına vardık ya da ulusal çıkarlarımız gereği tatsızlık yaşadığımız komşularımızı umursamayacak kadar kendi derdimize daldık.
Galiba bizi “rekabet” mahvetti.
Sebebi fark etmez… “Resmi” destek dışında Beşiktaş’ı yalnız bıraktık.
Oysa Fenerbahçelinin de işi olmalıydı bu, Galatasaraylının da, futbolla ilişkisi sadece maç sonuçlarına göz atmakla sınırlı olanın da.
Atladık… Şimdi tüm futbol dünyamız kulağının üstüne yatmış Beşiktaş’tan PAOK mucizesi bekliyor.
Neden olmasın.
“Futbolda şans yoktur” derler ama sebebi, şans unsurunun düzensiz salınımlarını çözemediklerindendir sıklıkla.
Hele maç berabere bitip iş penaltılara kalırsa Beşiktaş’ın kazanma olasılığı iki katına çıkar valla.
Beşiktaş’ın şu anda “iyi” santrforu yok, yetiştiremedi… Lakin penaltıları atacak adamı çok.
Yeni transferler Mensah, Welinton, N’Sakala, eskilerden Güven, Larin, N’Koudou bir sıra dışı vuruşla tarihe geçecekleri penaltıları harcamazlar mutlaka.

Fenerbahçe “şampi…”!
Altı senedir hasret kalınan bir cümle ile başlayalım:
Fenerbahçe yeni sezonun şampiyonu!..
Şimdilik transferde tabi…
Küçümsemeyin; son yıllarda bu bile söylenemiyordu.
Ayrıca, düz mantıkla transfer şampiyonları daha yakın olurlar lig şampiyonluğuna!
Yeni hoca kendini kanıtlamak ve katkısını göze sokmak için fantezi peşinde koşmaz, yönetim son iki sezonun bozuk kimyasıyla yeni bir tuhaflık yapmaz, Federasyon çivi koymaz, yeni Pandemi dalgaları futbola engel olmazsa, neden Süper Lig’de de şampiyon olmasın yıllar sonra yeniden.
Lig şampiyonluğunu bilemem… Ama pek çok futbolsever gibi ben de merak ediyorum transfer şampiyonluğunu nasıl aldığını.
Hele borç zirveye vurmuş, limit bir rakibinin yarısından az diğerinin yarısından biraz çokken rakiplerin elinden alıp kadrosuna kattığı futbolcuların kaynağını anlamakta zorlanıyorum.
Transfer listesine bakarsanız ezici çoğunluk “bedelsiz”… Lakin bir bedeli olmalı.
Çünkü, bütün bu transferler o mütevazı limit dahilinde yapılabildiyse neden şarladınız TFF limitine? Demek iyi hesaplamış TFF…
Limiti aşıp, yıkıp geçtiyseniz… “İpi gevşedi mi, düştü mü, düşecek mi” diye devamlı bir gözünüzle tepenizdeki Demokles’in kılıcını gözleyeceksiniz ki, ne kimya bırakır takımda ne fizik.
Umalım ki, sezon başlayıp işler iyi giderken veya alınan puanlar alt alta yazılıp toplanırken ödemek zorunda kalınmasın o bedel.

Petrol alana üste para verilirken iyi miydi?
Trabzon Divan Kurulu, Kasımpaşa’nın Mame Thiam’ı Fenerbahçe’ye Fatih Öztürk’ü ise Galatasaray’a bedelsiz vermesinin usulsüz olduğu gerekçesiyle TFF’ye itirazda bulundu.
Kasımpaşa’nın yaptığı görevi kötüye kullanmakmış.
Haksız rekabetmiş.
Disipline aykırıymış.
TFF, Thiam ile Öztürk’e lisans vermemeliymiş.
Valla biz gazeteciler 3 Temmuz sürecinde hukuk öğrenip, kulüpler iflas ederken maliye eğitimi alıp, yapılandırma zamanında bankacılık kanunlarına daldığımızdan kendi uzmanlıklarımızı ıskaladık…
Kim bilir belki de haklıdır Trabzonspor yönetimi.
Lakin futbol artık küresel endüstri içindeki serbest rekabete dayalı ticari işlerden biriyse, Pandemi başladığı günlerde “depolaması daha pahalı” diye petrol satan şirketlerin alıcılara üste para verdiği dönemi hatırlamak lazım.

Yazının devamı...

Fenerbahçeli Fenerbahçeliye karşı!

Futbolun zirvesinde büyük bir kapışma var(dı)!..
Ve keşke “kapışma” olarak kalsaydı...
Hani hepimizin aşina olduğu, hemen her sezon yinelenen, kimi zaman gerilimli, çoklukla heyecanlı, bazen nahif bazen sert ama pek de can yakmayan futbol içi renkli polemiklerden biri olup, ötesine taşmasaydı.
Çoktan geçti o sınırı, soğuk savaş düzeyine ulaştı, “hayat memat meselesi” olmasına az kaldı.
Kahramanları Fenerbahçe ile TFF değil, Sayın Ali Koç ile Sayın Nihat Özdemir.
TFF Başkanı Nihat Özdemir, Fenerbahçe Başkanı Ali Koç’un lastiği patlasın diye yola eğri çiviler atmıyor, ufak tefek eleştirilerle Fenerbahçe’nin kötü yönetildiğini ima etmiyor artık...
Ali Koç klasik TFF yakınmalarıyla yetinmiyor, 3 Temmuz dil sürçmesi yüzünden Nihat Özdemir’i Fenerbahçe üyeliğinden istifaya zorladığı günleri bile geride bırakıyor şimdi.
Maddi-manevi servetler dahil, rakibi yıkıma uğratma veya pes ettirip kaçırma çabasında her ikisi de.
Kartlar açık.
Ali Koç’a göre, “TFF Başkanı Nihat Özdemir kendisini Fenerbahçe borçları altına kefalet imzası atmak için zorluyor ve “nasıl, kime, ne zaman” uygulanacağı belli olmayan yaptırımlarla servetinden koca bir parça koparmak planları yapıyor”.
“Ya da bırak git” diyor.
Nihat Özdemir de maddi servetine dokunma şansı olmayan Ali Koç’un, bir ömür verdiği manevi serveti “itibarını” Fenerbahçe taraftarı özelinde sıfırlamak için büyük gayret gösterdiğinden emin.
Son Kulüpler Birliği toplantısıyla anlaşıldı ki, Fenerbahçe Başkanı farklı cepheler açarak mücadelesinde gücünü bölmek istemiyor, hatta TFF dışında eskiden açılmış cepheleri kapatmaya çalışıyor.
Trabzonspor Başkanı Sayın Ahmet Ağaoğlu ile yan yana röportaj vermesi o yüzden...
Aslında karşılıklı bir dostluk gösterisi var ortada... Tam da Fenerbahçe’nin tüm kulüplerin desteğine ihtiyacı olduğu anda Ağaoğlu kendi ağzından yazılan yalan haberi pekala görmezden gelebilirdi. “Paranız yoksa Novak’ı nasıl aldınız?” demedim ama “gerçekten sormak lazım Fenerbahçe Başkanı’na” gibi bir ima ile gerginliği tırmandırabilirdi. Belli ki, Ali Koç kızıp tavır koymak yerine çok nazik bir şekilde yaklaşmış ona.
Alın size Fenerbahçe ile Trabzonspor arasındaki buzların erime belirtisi.
Sonra Galatasaray cephesi... Toplantı arifesi Mert Hakan üzerinden Fenerbahçe’ye ve başkanı Ali Koç’a salvolar gönderen Galatasaray Başkanı Sayın Mustafa Cengiz’e Sayın Koç ne yanıt verse beğenirsiniz?
“Başkanım sen sağlığına kavuş ben şampiyon olmuş kadar sevinirim”.
Ardından gelen “rakip eleştirilerine mecburi yanıtları” geçin... Bu empatik cümledir yaklaşımın merkezi.
Sokak jargonunda “damardan girmek” denir buna... Futbol aleminde ise karşılığı “saygı, sevgi ve kusura bakma”... Ve kapanmasa da ateşkes ilan edilen bir cephe daha...
Beşiktaş ile zaten arası iyi Fenerbahçe’nin; diğer kulüplerin pek çoğuyla da derdi ortak. Geriye sadece TFF ve başkanı Özdemir kalmadı mı Fenerbahçe karşısında?
Tam da TFF limit artışları için “21 kulüpten ıslak imza isterken”.
Yahu tüm kulüpler her zaman aynı fikirde olsaydı, federasyona ne gerek vardı?
Evet, oyun başladıktan sonra kural değişmez... Lakin kural mı kaldı ortada. Kovid-19 emrediyor hepimiz uyuyoruz. Sahadaki kurallar bile esnedi, beş oyuncu değiştirebilirsiniz dediler pandemi arasından sonra.
O zaman?..
Başta Fenerbahçe bazı kulüpleri rötuşlama, tanzim etme niyeti gibi bir algı doğacak kavga uzadıkça.
Hiç sırası değil yani!
Bitti, Fenerbahçe kazandı demeyin hemen!
Nihat Bey’in kozu kuvvetli... Kapı gibi kurallar, tüzükler var elinde. Gördünüz, Fenerbahçe’nin limit artış talebi tahkimden döndü, gemiler yakıldı.
İşte işin vahim noktası burası!
İkisi de güçlü kavga edenlerin. Ve ne yazık ki, ikisi de Fenerbahçeli.
Mücadele ne kadar sürer, kim kazanır belli değil.
Lakin kaybeden Fenerbahçe; orası kesin.

Yazının devamı...

Terim’e Arda’dan ikinci soğuk duş gelecek

Her teknik direktörün kaprisleri, fantezileri hatta kişisel hesaplaşmalarında çalıştırdığı takımı kullanma girişimleri olabilir.
Dozunu ayarlayan, hocanın huyu ve kalibresidir.
Geçmişte pek çok örneği yaşanmış, bir kısmı niyet olarak kalmış, bazıları refüze edilmiş, bazılarına boyun eğilmiş, ancak tümü “sonun başlangıcı” anlamına gelmiştir kendi yarattıkları sıra dışı güç sınavlarının…
Fatih Terim’in, yeniden Arda Turan’ın hocası olmak için çabası ve Galatasaray Yönetimi’ni “sinek ikilisine çeviren” ısrarı ise örneği az görülecek bir meydan okumadır.
O kadar ki… Terim, sebebini bile açıklamamış, hepimizin kafa patlatmasını istemiştir bu transfer için… Tabi saygıdan korkuya kadar geniş bir yelpazedeki Fatih Terim karizmasını rencide etmeyecek, tercihan pozitif sebepler bulmak şartıyla!
Aslında iki olasılıkla sınırlıdır “öngörü özgürlüğümüz”:
Birincisi; Fatih Terim’in bağrına bastığı Arda Turan yüksek moral motivasyonla Atletico Madrid performansına geri sıçrama yapar ve hocasının futbol zekası karşısında şapkalarımız havaya fırlarken, Galatasaray takımını da sırtlayıp şampiyonluğa taşır.
“Vay be” deriz topluca! Arda hala dünya yıldızı, Terim deha…
İkincisi ise Başakşehir çizgisi sürüp giden Arda Turan, sezonu Galatasaray kulübesindeki en pahalı adam olarak tamamlar ama kulüp tarihi -evladına sahip çıkmış, giderayak ona formasını giydirmiş - yönetimi ve Fatih Terim’i “vefa”nın ete kemiğe bürünmüş şekli olarak yazar.
Dört milyoncuğun lafı mı olur böyle şerefli bir apolet için?
Lakin insanları düşünmeye teşvik etmenin bazı sakıncaları var! Zihin sınır tanımıyor ki.
“Terim Arda’yı neden aldı” sorusunun yanıtı bizlere bırakılınca, geçen yüzyılın en büyük mizah dergisi Mad’in “tuhaf sorulara tuhaf yanıtlar” bölümündeki gibi cevaplar da çıkabilir ortaya!
Mesela, Fatih Hoca’nın -yarım kalmış ve pek de olumlu gitmemiş bir hikayeye- mutlu son yazma hırsı olabilir biri.
Herkesin bildiği gibi, Fatih Terim’in büyük emek verdiği ve evlattan ayırmadığı Arda Turan, Avrupa’ya basan kendi ayakları üzerinde durduktan sonra Terim ile bu özel ilişkisini hiçe sayıp “Batı’nın en hızlı silahşöründe şansını deneyen” yeni yetme kovboy gibi Türk futbolunun en ünlü adamını alt etmek istemiş, bir yere kadar da başarılı olmuştu.
Kendi milli takım defterini kapattı ama Fatih Hoca’nın da milli hocalık sürecini sonlandırdı veya sonlanması için ilk hamleyi yaptı.
Fatih Terim egosunda bir insanın üzerine bir bardak su içip sineye çekebileceği bir şey midir bu?
Daha sonra el öptü falan, ama yetmez…
Yeniden hocası olup Arda’yı ya parlatması ya da onurla yolcu etmesi gerekir ki, kimin patron olduğu anlaşılsın. Kontrolünden çıkan veya çıkmaya niyeti olanlara ders olsun tövbe edene fırsat verileceği.
Kısaca, Arda eski günlerine dönse de dönmese de “ya küllerinden yıldız yaratmak ya da vefa hissinin krallığına oynamak” şeklinde kaçınılmaz “kazanç” gösteriyor Terim’in hesabı.
Acaba?
Bence hayır!
Daha sezon başlamadan açık açık yazayım… Arda operasyonunun her koşulda tatsız bitme ihtimali, “mutlu son”dan fazladır!
Bir kere “işe adam değil, adama iş bulmak” niteliğindedir Arda transferi. En azından an itibarıyla öyle.
Sonra Arda’nın “En iyi Türk futbolcu benim” gibi “Yerli İbrahimoviç” jargonu endişe verici.
Asıl önemlisi eski defterler…
Unutulmadı, unutulmayacak, çünkü bir bölümü “milli”.
Terim-Arda kavuşması sonucundan sönmüş yıldız yeniden parlamaya başlarsa, her TC vatandaşı gibi dört yıl önce Fransa’daki Avrupa Şampiyonası’nda “neden milli formalarınızla bilek güreşi yaptınız ve gruptan çıkamamamıza sebep oldunuz” diye sorma hakkım doğuyor benim bile. Öyle ya… Çok daha yaşlı, çok daha formsuz bir Arda, Galatasaray’da Fatih Hoca ile şahane oynuyorsa, ya birinin ya da ikisinin birden ego savaşına kurban gitmiş bir milli takım var demektir geçmişlerinde.
Milli Takım hepimizin olduğuna göre…
Tersi olursa, Arda dökülmeye devam ederse. Hele bu yüzden Terim eleştiri hedefi, Arda sıkıntı kaynağı olur ve Galatasaray hedeflerinden bir tanesini bile ıskalarsa, kimseye anlatamazlar “vefa”yı falan…
Fatih Terim’in görmezden geldiği “Arda günahları” yeniden tefrika yapılır.
O zaman Terim’den hesap sorma hakkı TC vatandaşlarının sadece Galatasaraylı olanlarına kalır ki, aynı suda ikinci defa yıkanmaya kalkan Terim, Milli Takım hocalığından sonra Galatasaray teknik direktörlüğünde de soğuk bir “Arda Turan duşu” almış olur.
Bizden iyi bilir bunları Fatih Hoca…
Lakin “riski” seviyor. Hatta riskle motive oluyor.
Bu kez abarttı… Çünkü ucu takıma da dokunuyor.

Yazının devamı...

Biraz korona biraz zorlama; “TFF çok yaşa”!

Tamam… Kovid-19 salgınından sonra “hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı” ama futboldaki de biraz fazla!..
Bu kadar kısa sürede bu kadar çok değişimi ki, bazılarına zikzak bazılarına tuhaflık da diyebilirsiniz- bırakın sindirmeyi, takip etmek bile zor geliyor insana.
Şaşkınız hepimiz.

Olayların geniş zamana yayıldığı eski mutlu günlerimizde her sorunu ayrı kişilere/kurumlara fatura edebilirdik ne güzel. “Adam asmaca” oyunumuzu futbolcu, yönetici, başkan, hakem, MHK ile renklendirirdik. Süreç kısalıp yoğunluk artınca, kestirmeden gidiyoruz şimdi:Problem mi var; “TFF’nin eseri”!

Doğrudur… Yetki ve sorumluluk onda… Bu sıkışık ve hengameli zamanda bir karar verilmişse ve canı yanan kimse varsa, dönüp TFF’yi suçlayacak doğal olarak.

Lakin burası Ters Köşe!

“Futbolun Barosu” gibi avukatı olmayanı savunmaya çalışacak, farklı bir pencereden bakarak TFF’ye arka çıkacağız şimdi!
İtiraf edelim işimiz pek kolay olmayacak.

Sezon bitti Başakşehir şampiyon oldu… Bu Trabzonspor’a bir komplo sonucu muydu, komplocular arasında TFF de var mıydı mesela?
Şayet öyleyse, Trabzon kenti bir heyet toplayıp “teşekküre” gitmeli TFF’ye!..

Şampiyon olsaydı sokağa dökülüp kırk gün kırk gece kutlayacak ve büyük bir pandemi zirvesi yaşayacak Trabzon yerine, seyircisiz Başakşehir’in şampiyon “yapılması” bulaş riskini minimuma indirmek değil de nedir?..

Gördünüz düşmeyecekleri ligin son maçında ligde kaldıklarını düşünen takımların taraftarlarını… Bir üst lige çıkanları gördünüz… Bugünlerde yurt çapında enfekte sayılarının artması sadece ada vapuruna halk koşusu gibi yer kapma yarışından, işe yetişmek için minübüse ıkış tıkış dolmaktan değildir her halde.
Ligden düşmenin kaldırılmasını geçiyorum… O kulüplerin kararı. Lakin, TFF’yi “niye önünü, sonunu düşünmeden kabul ettin” diye sorgulayanlara, bunun TFF tarafından büyük bir öngörü ile “muhtemel ikinci dalga Epidemi” için sosyal hizmet olduğunu belirteyim!
Kurun bağlantıyı.

Zaten sıkışık olan yeni sezonda maç sayısı da artınca hemen her gün ekranda futbol olacak ve uzmanların korktuğu ikinci dalga vurursa karantinadaki vatandaşlarımız evde hiç sıkılmayacak. Daha ne yapsın TFF?

Gelelim TFF’nin kulüplerimiz için takdir ettiği harcama limiti listelerine.

Galatasaray iki katından fazla, Beşiktaş iki katına yakın para harcayabilecek diye küplere bindi Fenerbahçe.

Oysa tam da Fatih Terim’in “ZORLU bir sezon olacak” mesajına uygundu Fenerbahçeli TFF Başkanı’nın Fenerbahçe’ye yaptığı… İltimastı, kayırmaydı!
“Bu sezon da dişinizi sıkın, bir sonrakine rakipleriniz banka borçlarını ödemek için BAL Ligi takımıyla oynarken üst üste şampiyonluk ve Avrupa ile uzak ara olacaksınız” demek istemediği ne malum?

İkincisi ve çok daha önemlisi TFF Başkanından Fenerbahçe başkanına gollük bir asisttir görünüşte “muslukları kısmak”.
Nasıl mı?

İhtimaller ortada… Ya Fenerbahçe başkanı esecek gürleyecek limit artacak ki, bu bir karizma tazelenmesi olarak algılanır…
Ya da diyelim ki, limit artmadı, transfer yapılamadı; Fenerbahçe mağdur durumda olacak o zaman.

İki sezondur her türlü “negatif rekoru” kıran Fenerbahçe, pandemi ile geçecek bir ayağı kısa, tribünü boş ama takım listesi tıka basa sezondan da eli boş çıkarsa, yönetim nasıl ayakta kalacaktı?.. “Transfer yaptırmadılar” diye değil mi?

Bu kez yedincilikte bile “TFF’ye rağmen” zafer kazanmış olur Fenerbahçe yönetimi… Ben diyeyim üç, sen de altı sene aynen devam!
Kimin sayesinde?

Kulüpten istifa etti ama külahıma anlatsın; az Fenerbahçeli değil bu TFF başkanı!

Resmen Fenerbahçe’yi kayırıyor ama anlayan anlıyor.

Ne var şaşıracak?

“Epidemiden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaksa” biraz Korona biraz zorlama ile tersyüz edilmeyecek bir şey yok bu zamanda.

Yazının devamı...

Emre’nin yokluğuna hazır mısınız?

Ayıp olmasa “yeni sezonda takım elbisenin altına krampon giyip zorlanırsak oyuna girer misin” diye yalvar yakar olunacak Emre Belözoğlu’nu kırk yaşından gün alırken bu kadar vazgeçilmez kılan sebepler iki tanedir:
Biri ibret verici… Geçen yılların yeteneğine ve oyun zekasına ilişemeyip ancak oynama süresine çelme takabildiği Emre’nin ta kendisi…
Diğeri hazin!.. Bir sürü sıradan adama ve özellikle orta saha kalabalığına servet dökerken asla Emre’nin yerini doldurabilecek bir transfer aklı sergileyememiş, hele öz kaynaklarından üretme becerisinin yanından bile geçememiş Fenerbahçe yönetimleri.
Emre, Fenerbahçe yakın geçmişinin aynası gibi. Öylesine derin bir yokluk yaşıyor ki kadim kulüp, yaşıtları Hacca gitme planları yaparken Emre’nin sahadan ayrılması endişe yaratıyor.
Dün son kez sahada sırtladı takımı, bakalım sahadan sonra kulübede ne kadar sırtında taşıyacak Fenerbahçe’yi Emre.
Neyse…
Gelelim sezonu 7. sırada bitirmeyi çoktan garantilemiş(!) eski şampiyonlardan Fenerbahçe’nin Kadıköy’deki son perdesine:
Ali Koç döneminde Kadıköy’ü isteyen rakibin istediğini aldığı “açık büfeye” çevirmiş Fenerbahçe yedi eksiğine karşın Rizespor’a aynı cömertlikle davranmadı.
Maçın ilk devresi, “Sırat Köprüsündeki” Rizespor üç Fenerbahçeliye karşı oynuyordu aslında…
Birincisi ve en önemlisi her yere yetişmeye çalışan, son maçında bile oyunu açan nefis paslarını tekrarlayan, yine de olmadığını görünce rakibin sağından atıp solundan geçerek ceza sahasına dalarak penaltı yaratan ve kullanıp skoru 1-0 yapan Emre…
İkinci Fenerbahçeli, kaleci Harun… Bir devrede en az üç net gol kurtardı tek başına. İkinci yarı bir o kadar daha… Çünkü halı saha maçı gibi oynayan bazı Fenerbahçeliler kaptırdıkları topu bırakıyor, dönüp kontratak oluyordu. Boldrin ve Skoda sık sık karşı karşıya kaldı Harun’la. Rizespor’un ikinci yarı başındaki beraberlik golü de aynı şekilde kontratakla Skoda’dan geldi zaten.
Üçüncüsü, arı gibi çalışan, rakibi zorlayan, en çok adam eksilten Ferdi. Fizik olarak güçlenip omuz omuza mücadelelerde ayakta kalan taraf olduğunda Fenerbahçe’nin yaratıcı hızlı gol kozu olacaktır mutlaka.
Sahada olmayanların, olsa da rölantiye almışların başında Allahyar vardı. Sadece koştu durdu. Emre ona çarptırıp gol atmak istedi yine olmadı! Adamın ceza alanına gönderdiği bir yan top var ki, en yakın Fenerbahçeli 15 metre uzakta…
Sonra topla buluştuğunda Emre’ye vermeyip adam geçmeye çalışırsa mutlaka yere düşen Ozan. Maç boyunca bir güzel işi var, Ferdi’nin ara pasıyla kaçıp kaleciyi de çalımlayıp son saniyede attığı üçüncü gol.
Sağdan yaptığı bindirmeleri güzel olan ama topla buluştuğunda durup beklemek gibi bir tuhaflık yapan Dirar, yerini boşaltıp dönmediği için forvet arkası Ömer Faruk’u savunmacıya çeviren Hasan Ali takımın eksileri.
Yine de geri kalanlar Fenerbahçe’nin ilk yarıyı galip kapatmasına yetti.
Fenerbahçe soyunma odasından çıktığında 1-0 öndeydi ama 8 dakika sonra skor 1-1’di. Kollektif hata sonucunda kontrataktan atan Skoda. İşte o dakikalara kadar maçta varlığı bile belli olmayan Rodrigues nihayet ortaya çıktı ve Rizespor savunmasının nadir dağınık anlarından birinde çaprazdan sert şutla kaleci Gökhan’ı avladı. Enteresan olan maç berabereyken ve bir puan Rizespor’u düşme hattının üzerine taşıyacakken konuk takımın savunma konsantrasyonunu kaybetmesiydi.
Maçın üçte biri bitip Fenerbahçe öne geçtiğinde, gençlere sahip çıkmak için sahada olan ama çok daha fazlasını yapan Emre’yi tribünde fotoğrafları olanlar evden, Rizesporlular da dahi stattaki herkes candan alkışladı oyundan çıkıp yerini Zajc’a bırakırken.
Emre’nin sahalara vedasında kaptanlık bandını 17 yaşındaki Ömer Faruk’a takması ise iki yıldır pek az güzel hikaye üretebilen Fenerbahçe için bu sezondan kalan duygusal bir anıydı.
En kötü sezonu bu olsun Fenerbahçe’nin…
Mümkün mü?.. Evet.
Çünkü Henry Ford demiş ki; “başarısızlık daha akıllıca bir başlangıç yapmak için mükemmel fırsattır”.

Yazının devamı...

© Copyright 2020

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.