SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

“Her sanatta ve zanaatta tek yetenek pek bir şey ifade etmez, ama deneyim, alçakgönüllükle, çalışkanlıkla birleşmiş deneyim her şeydir...”

Bizler, varoluşumuzdan beri hayatta kalmak için ihtiyaçlarımıza çözümler yaratıyoruz. Her ne kadar günümüzde her şeyin hazır ulaşılabildiği şartlara alışmış olsak da bu Covid19 salgını bizlere ev yapımı ya da el yapımı gibi birçok şeyin önemini öğretti. Sporu, sanatı, hatta işimizi dahi yapmanın, üretmenin yeni yollarını keşfetmemizi sağladı.

Bu dönemin enlerinde ilk sıralarda ekmek yapımı ile örme vardı. Kime baksam ya yoğuruyor ya da örüyor. Rahatlatıyor, stres atıyorum diyeninden, zihnimi boşaltıyor, bulmaca gibi diyenine kadar. Herkes ekmeği konuştu, ben de örmeyi konuşmak istedim.

Bu örme zanaatının tarihi gerçekten uzun; avcı-toplayıcılardan atlı göçebelere ve oradan günümüze uzanıyor. Biliyorum, örme denince aklımıza hep kadınlar gelir… Oysa tarihte bu tam böyle değil. Bir erkek mesleği olarak karşımıza çıkıyor. Mesela, İngiltere ve İrlanda’da örgü erkek işi olarak kabul edilirdi... Hatta, kadınların örgüyle ilgilenmeleri bile yakışıksız bulunurdu. Özetle kadın yün eğirir, ancak bu yünü örme ayrıcalığı erkeğe aitti.

Günümüzde bu örme eyleminin ilk başlangıç örneği olan ağ ve fileleri özellikle spor alanının vazgeçilmezi kalelerde bol bol görürüz… Ekonomik anlamda da önemli bir pazara sahip. bu hafta konuğum… Bu alanda teknolojik yapılanmaya sahip olmaları yanında halen el örmesi file zanaatını sürdürenlerden. Ülkemizde olduğu kadar uluslararası pazarda da bizi temsil eden başarılı, sporu ve en önemlisi sanatı seven bir iş insanı...

Caner Celasun’u senden dinlemeye başlayalım…

1988 yılında İstanbul Fatih’te doğdum. Fatih, Beyoğlu ve Cihangir çevresinde yetiştim. Liseyi Şehremini Lisesi’nde tamamladıktan sonra lisansımı Kadir Has Üniversitesi İktisat Fakültesi, yüksek lisanslarımı İstanbul Üniversitesi Ekonomi ve Yönetim Bölümü ve İstanbul Aydın Üniversitesi İnsan Kaynakları Yönetimi Bölümünde tamamladım.

İyi bir eğitim almışsın, genç yaşındaki başarın buna bağlı diyebilir miyim?

Evet… Eğitim çok önemli ama hem iş hem okul desek daha doğru olur. Benim için pek de kolay değildi. Mesela, üniversiteyi yedi senede bitirdim. Aslında, eğitim hayatımda babamdan aldığım dersler beni bu günlere getirdi, yani okul çıkışları aile şirketimizde hem işi öğrenmek hem de kendimi geliştirmek benim için büyük fırsat oldu.

Peki, Caner çocukluk hayalini gerçekleştirdi diyebilir miyiz?

Henüz gerçekleştirdim diyemem, çünkü hayallerime her yaklaştığım an bir sonraki hedefe odaklanarak yeni hayaller ve projeler üretmeye başlıyorum. Sanırım bu beni heyecanlandıran şey.

Aile mesleğini sahipleneceğin çocukluğundan belli miydi sence?

Evet… Şöyle anlatayım. Çocukluk yıllarımda Cihangir’de çıkmaz sokakta elimizde spor ağları örerdik ve bir gün babam “Hadi gidiyoruz!” dedi ve beni Şükrü Saraçoğlu Stadına getirdi. Kalbim neredeyse yerinden çıkacak… Stadyumda babam kaleye şut çekmemi istedi, ben de var gücümle kaleye şut attım ve gol diye sevinince dediğinde gözlerim doldu, yaptığımız işin önemini o yaşlarda bir nebze anlamış oldum. Bu da firmamızı spor alanında daha nasıl ileriye taşırız diye beni sürekli düşünmeye ve üretmeye itti.

Ve o gün bugündür sana artık “Filenin Jönü” diyorlar… Peki, yaratıcılığı sporla nasıl tanımlarsın?

Yaratıcılık bence sosyal anlamda fayda sağlayan her şeyi üretebilme, fikirler yaratıp hayata geçirebilme kabiliyeti olarak tanımlanabilir. Ülkemizde ebeveynler çocuklarının eğitim ve ekonomik anlamda hayat mücadelelerine odaklandıkları için çekirdekten spor ve sosyal gelişime yeterince önem veremiyorlar. Oysa spor çoklu düşünme becerilerini geliştirir insanın. Beden – zihin koordinasyonu gibi. Bu da yaratıcılık için çok önemlidir.

Spora olan merakınla aile mesleğini büyütüyorsun. İyi de bir futbol taraftarısın…

Evet koyu bir Fenerbahçe taraftarıyım, müsabakaları yakından takip ederim. Fakat sadece futbolu değil, basketbol ve voleybol maçlarını da mümkün olduğunca takip ediyorum.

Covid19 süresinde evlerimizde spor konusunda çok yaratıcıydık… En çok talep gören ürünlerden biri de spor malzemeleri oldu diye biliyorum.

Karantina dönemlerinde sosyal medya ve ulusal kanallardaki programların çoğu günün ilk ve ikinci yarısında spor eğitmenleri ile her yaş ve sağlık durumlarına göre egzersizler, ısınma gibi programlar yaptı. Uzun süre evlerde hareketsiz kalındığı için ruhumuza ve bedenimize hitap eden ev tipi ürünler de haliyle çok talep gördü.

Ev tipi ürünler derken?

Bunlar yoga ve pilates malzemeleri, jimnastik ve fitness ürünleri oldu. Aslında aldığımız bu yoğun siparişler, yayınlanan spor programlarının çok geniş kitlelere hitap ettiğini gösterdi. Artık evde yapılacak birçok spor dalının olduğunu biliyoruz…

Peki kadınlar mı erkekler mi daha çok spor malzemesine harcama yapıyor diye sorarsam?

Gelen siparişlerin %60’ı kadınların yaptığı spor alışverişi oluyor. Pilates malzemeleri, yoga ve ev tipi spor ürünleri satışlarımızda başı çekti.

Kadınlarımızın spora ilgi duyması çok değerli… Spor – eğitim ilişkisi bakımından ülkemiz için ne söylersin?

Aslında spor ve eğitim birbiriyle tamamen alakalı iki konu. Çünkü spor içerisinde birçok fiziksel gücün yanında disiplin, hedefe odaklanma, düşünme becerisi, hızlı karar verme ve sosyo-kültürel gelişime katkıda bulunacak tüm faydalar yer alıyor. Spor yapanlar disiplinlidir ve hedefe odaklanıp başarıya doğru hareket ederler. Bence ufak yaşlardan itibaren takım sporları, ekip çalışmaları ve toplu yapılabilecek aktivitelere başlanmalı. Mesela, yapılan araştırmalar sporla genç yaştan itibaren uğraşanlar, yapmayanlara göre zihinsel aktivitelerini daha yüksek kullandıklarını gösteriyor.

Spor ve güvenlik üzerine de çalışmalarınız var. File denince akıllara gelen futbol oluyor fakat çok farklı alanlarda da kullanıldığını senden öğrendim.

Evet, aslında firmamızı tanımlayan en önemli özelliğimiz spor ağları ve güvenlik ağlarının üretimi olması. File ve ağ deyince aslında çok kapsamlı bir faaliyet alanı var. Güvenlik ağları, okullardaki merdiven boşluklarına kapatılan ağlar, havuz çevrelerine uygulanan güvenlik sistemli özel ağlar, AVM galeri boşluğu emniyet ağları ve birçok kafes ve saha çevre kapama ağlarına kadar uzanmakta. Spor ağları konusunda futbolun akla gelmesinin sebebi futbolun yaşantımıza çok etki etmesinden bence.

Ne kadar farklı spor ağı var?

Üretimi bulunan 26 çeşit voleybol ağı, 8 modelden oluşan tenis ağı ve birçok çeşitleri bulunan beach voleybol, basketbol, badminton ve buz hokeyi ağları gibi birçok farklı alanlarda üretimini yaptığımız ürünlerimiz var.

Ya havuz güvenliği konusunda bu ağlar etkili mi? Malum yaz geldi…

Oldukça… İpliğin üretilmesinden ham maddesine kadar sertifikalı ve raporlu bu ağlar havuzlardaki tehlikeleri en az seviyeye indiriyor. Ülkemizde tatsız olaylar yaşanmaması için havuz güvenlik ağlarını ilk biz ürettik. Havuz çevrelerine sık gözenekli koruma ağları ve mukavemetli alüminyum profil dikmelerle emniyete alıp, kilitli bir kapı sistemi ile de giriş bırakıp kullanılacak duruma getiriyoruz. Bu güvenlik ağıyla engelli ya da 0-6 yaş grubuna daha güvenli yaşam alanı sağlamayı seviyorum.

Yaratıcılık… El örmesi yapmak en eski mesleklerden biri olmalı. Peki, el örme ve makine örme ağ arasındaki fark nedir?

Her ikisini de ürettiğimiz için şöyle anlatayım… File örme zanaat gerektiren el işi ve beceriye dayalı bir örme işlemi. El yapımı fileler genellikle düğümlü, yumuşak ve dökümlüdürler. Statik elektriklenme ve dökülme açısından sorun yaratmazlar. Birçoğu düğümsüz olarak üretilen makine de ürettiğimiz ağların tamamıysa sentetik bir lif olan aynı zamanda halk arasında naylon iplik olarak bilinen polyamid ipliklerden imal edilir. Bu naylon ipliklerin elastikiyet yapısı oldukça iyi ve mukavemet gücü çok sağlam olur. Sürtünmelere karşı dayanıklılık gösterir, aşınmaya karşı dirençli oluyor.

Bu bir zanaat, el işi… Teknolojik gelişmelerle kaybolan meslekler arasına girer mi sence?

Büyük ihtimalle… Teknolojinin gelişmesiyle beraber makinenin üretim kapasitesi ve gücü el örmesinin önüne geçecektir. Fakat şu an için futbol kale ağlarının çoğu hala el örmesi renkli ağlardan imal ediliyor.

Bu sektörde olan az üretimci var. Peki, ihracatta hangi ülkeler ile çalışıyorsunuz?

Türkiye’de file ve ağ sektöründe pek fazla rekabet ortamı yok. Fakat, tabii ki yalnız değiliz. Asya ve Avrupa’nın birçok ülkesine spor ağları ihraç ediyoruz. Yurtdışına ihracatını yaptığımız ağlardan örnek vermem gerekirse Almanya Berlin Basketbol Federasyonu bunlardan biri. Azerbaycan’a da koruma ağları ihraç ediyoruz.

Türkiye’de kale ağlarımızın güvenliği sizlerden soruluyor…

Evet, ne mutlu bize… Süper lig ve alt liglerde bulunan toplam 120 futbol kulübüne ve 81 il ve ilçemizdeki 320 kulübe kale ağı veriyoruz. Bir de sadece futbol özelinde değil. Mesela, Türkiye Voleybol Federasyonu’na da özel ağ üretiyoruz.

Yaratıcı, teknolojik spor malzemeleri de var. Mesela, hareket etmeden, kaslara elektrik vererek, forma soktuğu söylenen aletler... Gerçekten işe yarıyorlar mı?

Herkesin kendi vücut ağırlığı ile kendi fizik ve sağlık durumuna uygun şekilde spor yapmasının doğru olduğuna inananlardanım. Tabii ki spor aletleri birçok fonksiyonel özellik taşıyabiliyor. Fakat sporun hissedilerek, en önemlisi ter dökülerek yapılmasının daha eğlenceli ve faydalı olduğunu düşünüyorum.

Türkiye spor malzemeleri üretiminde dünya pazar payının neresinde? İthal mi ihraç mı ediyoruz?

Ülkemiz teknolojinin de gelişmesiyle birlikte her geçen gün spor malzemeleri ve ekipmanları konusunda üretim kapasitesini arttırıyor. Fakat genel olarak piyasa da ithal ürünler var. Mesela, Almanya dünyanın en önemli markalarını ve ürünlerini ithal etmede liderdir ve hemen devamında Çin geliyor. 2015 yılında Türkiye spor pazarının 6 milyar TL’ye ulaştığı söyleniyor. Haliyle günümüzde pazardaki yabancı yatırımcıların, yabancı markaların bu pazara ilgisinin yoğunlaştığını görüyoruz. Dünya genelinde spor pazarının geliriyse 310 milyar dolara ulaşıyor. Büyük bir pasta…

Ya Türkiye’nin ithalatına bakarsak? En çok nereden ithal ediyoruz?

Son 5 yılda toplam 82,8 milyon dolar ithalat yaptığımız kayıtlarda geçiyor. TÜİK verilerine göre kültür, fizik, jimnastik, atletizm ve diğer sporlar için ihtiyaç duyulan malzemelerin ithalatı 2011-2015 döneminde %16,4 artarak 15,3 milyon dolara yükselmiş. 2017 yılından itibaren Çin, yaklaşık 9 milyon dolarla en çok ithalat yaptığımız ülke.

Peki, bu ithalat rakamlarına spor giyim dahil mi? Benim en çok harcamam spor giyime oluyor mesela…

Haklısın… Aslında buna spor ayakkabı örneğinden cevap vereyim. Türkiye'de genel amaçlı spor dışında tenis, basketbol, jimnastik ve antrenman için kullanılan spor ayakkabı ithalatı %15 artarak, 19,8 milyon dolara yükseldiği belirtiliyor. Türkiye’nin spor kıyafeti ve ayakkabısı alanlarına sadece 2015 döneminde yaptığı toplam ithalat 138 milyon dolar…

Spor malzemeleri üreticiliğinin desteklenmesi, sektörün büyümesi için düşüncelerin neler?

Küresel anlamda spor sektörünün gerçekten dünya ekonomisine inanılmaz bir katkısı var. Yerli üreticinin desteklenmesi ve üretimde dışa bağımlılığın azalması tabii ki de sektörün büyümesine direkt etki edecektir. Yerli firmalar, küresel olarak faaliyet sürdüren firmalardan daha küçük ölçekte ve daha az tecrübeye sahip oldukları için rekabet ortamının ortasında kalıp, ekonomik büyümeye beklenen seviyede katkıda bulunamıyorlar.

Dünya giderek dijitalleşiyor. Peki, E-sports’u spor olarak görüyor musun? Playstation vb sen de oynar mısın?

Ben dijital ekranlarda yapılan ya da çevrimiçi çoklu oyuncuyla oynanan oyunları spor olarak değil eğlencenin bir parçası, hobi olarak görüyorum. Pandemi süresinde Playstation’ı ben de çok oynadım. Genel olarak pek fazla zaman geçirdiğim söylenemez.

Ve son olarak hayalindeki gelecek güzellemesi nedir?

Düşünsenize tüm bu el örmesi ağların akıllı robot kollar programlanarak üretildiğini. Teknoloji geliştikçe ve bir de işin içine yapay zeka girdi mi, robotların bu üretimi daha hızlı ve sıfır hata ile yapabileceğine inanıyorum. Yakın bir gelecekte insanlara çok çabuk uyum sağlayan, birçok insan işlevini yerine getirebilen robotların istihdam sektöründe birçok rol üstleneceklerini düşünüyorum.

Twitter: @FlzDag

Instagram: benfilizdag

 

Yazının devamı...

“Uzayın son değil ama bir sonraki sınır olduğunu ve fethedilecek bir şey olarak değil, keşfedilecek bir yer olarak görüyorum…”

Uzayın ve evrenin büyüklüğü kadar boşluğu da her zaman dile getirilir. Burada “uzay yalnızlığı” da konuşulmalı diye düşünüyorum. Uzay ile ilgili çalışmalar milattan öncesinden günümüzde değin süregelse de aslında gerçek anlamda uzaya çıkarak yapılan çalışmalar son 60 yılda olan gelişmeler.

Şöyle düşünelim uzay yalnızlığını… Covid19 süresinde, yaklaşık 3 ay boyunca belirli dönemlerde, karantina süreçleri yaşadık. Bu zamanda en çok konuştuğumuz konu insanoğlunun sosyalleşemediğinde ne kadar çok yalnızlaştığı oldu. Peki, uzaya çıkan insan sayısının şimdiye değin milyarlarca yıldır toplamda 600 civarı olduğunu sizlere söylesem? Hele ki uzaya çıkan astronotların yüzlerce gün bir kapsülün içinde karantina gibi tüm dünyadan izole olduklarını düşünürsek… Yalnızlaşmak bu koskoca evrende bu meslek için kaçınılmaz bir gerçek… Ve bu bakir alanda özel sektörün iştahını açacak uzay taşımacılığından, uzay tatilleri ve hatta uzay madenciliğine kadar pek çok henüz hiç dokunulmamış alanlar var.

Bu hafta konuğum bu sonsuz evrenin ve uzayın araştırmalarıyla ülkemizde de faaliyet gösteren bir bilim insanı:

Hayat hikayesini duyunca yaptığı işe bir kez daha büyük saygı duydum. İmkansız kelimesi onun sözlüğünde yer almıyor.

Uzayın önemini anlatabilmek için popüler bilim yazıları kaleme alıyor, seminerler veriyor, TEDx konuşmaları yapıyor. programında hazırladığı eğlenceli astronomi videolarıyla YouTube ve diğer sosyal medya mecralarından paylaşımlar yapıyor. Ay’a inişin 50. Yılı uluslararası etkinlikleri kapsamında, MEB iş birliğiyle yürüttüğü Türkiye’deki online seminerleri 60 ülkeden 800’ü aşkın etkinlik içerisinde kendi kategorisinde Uluslararası Astronomi Birliği tarafından birincilik ödülü aldı.

İki de güzel evlat babası… Oğlu Uzay ve kızı Venüs.

Selçuk Topal bize kendisini anlatsın şimdi…

Giresun’un küçük ilçesi Eynesil’de, yedi çocuklu bir ailenin dört numaralı çocuğu olarak dünyaya geldim. Giresun’da eğitimimi tamamladıktan sonra lisans ve yüksek lisans öğrenimimi Ankara Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri bölümünde yaptım. Devamında doktora derecemi Oxford Üniversitesi Astrofizik Bölümü’nden aldım. Bir yıl Japonya Nagoya Üniversitesi Astrofizik Bölümü’nde ziyaretçi araştırmacı olarak bulundum. Şimdi Türkiye’de akademisyen olarak görev yapıyorum.

Yaşam boyu eğitimin canlı örneğisin. Başka ilgi duyduğun alanlar var mı?

Mesela felsefeye merakım var. Felsefe üçüncü sınıf öğrencisiyim. YouTube’da Gelecek Uzayda isminde bir programım var. Diğer yandan yazmayı çok seviyorum. Okuyucu için adeta evrenin küçük bir kılavuzu olacak ilk popüler bilim kitabım Eylül ayında raflarda yerini alacak.

Bu harika bir haber. Tebrik ederim, peki çocukluğunda nasıl bir hayalin vardı?

Hayal yerine bir hedefim vardı: Okumak, başarılı olmak ve o an içinde bulunduğum sefaletten kurtulmak.            Yani, bir Anadolu çocuğunun hayaliydi benim de hayalim. Belki de tam şu an bu yazıyı okuyor o çocuk.

Çok iyi anlıyorum seni. Ailen nasıl destekledi?

Rahmetli babam dolmuş şoförüydü. Ben okumak zorundaydım çünkü başka şansım yoktu. Ne yazık ki çalışkan olmalarına rağmen birkaç kardeşim okumak istese de devam edemedi. Ekonomik koşullarımız herkesi okutmaya imkan vermedi. Sadece ben üniversite düzeyine ulaşabildim.

Benim bugünlere gelmemde ailemin istisnasız her bireyinin katkısı olmuştur. Hepsine çok teşekkür ederim. Keşke babam da iki ay daha fazla yaşayıp, İngiltere’de doktora yapmamı sağlayan bursu kazandığımı öğrenebilseydi.

Çocukken uzayla ilgili miydin?

Aslında yanlış hatırlamıyorsam 10 yaşlarındayken ilk kez meteor yağmuru gördüm ve o an kendime şu soruyu sordum: O siyah boşlukta acaba neler oluyor? Derken… Oradan yolumun Oxford’a düşmesi, Oxford astrofizik bölümünde doktora yapmam ve şimdi astronomi alanında bir uzman olarak o kozmik sonsuzluğu incelemem, ekmeğimi bu işten kazanmam bana hep çok ilginç gelmiştir.

Peki, uzay araştırmacılığı ile yaratıcılığı nasıl anlatırsın? Bilimden fazlası mıdır?

Bence yaratıcılık bir olgunun ötesini görebilmek, farklı açılardan bakabilmek, o olgunun ilk gözlenen anlamının dışındaki sayısız anlamı görebilmek ve bunu bir yolla ifade edebilmektir. Geçmişte hayal olan birçok şey şimdi gerçek oldu mesela.

Örnek verebilir misin?

Tabii… İlk insanlardan bu yana uzay insanların hep ilgisini çekmiştir. İlk insan mağarasından çıkıp gökyüzüne bakmış ve hayallere dalmış olmalıdır. Bazı eski yerleşim yerlerinin Güneş’in hareketine göre dizayn edildiğini biliyoruz.

Bunu bilmiyordum ben. Gökyüzü çok şey ifade etmiş insanlara.

Gökler hep ilham kaynağımız olmuştur. İnsanoğlunun evreni ve yaşamı ilk anlamlandırma çabasının bir ürünü olan mitoloji bu sayede ortaya çıkmış ve insan tanrıları yaratmıştır.

Evet, gökyüzü ve tanrılar… Peki, günümüzde uzay bilimlerine gelirsek?

Uzay bilimlerine gelecek olursak birçok insan için gündelik yaşantımızın çok ötesinde bir uğraş gibi görünebilir. Ancak, uzay bilim ve teknolojileri bugün sağlıktan iletişime birçok alanda kullandığımız teknolojilerin temelini oluşturmaktadır. Yani uzay insanlığa ilham vermeye ve bizim yaratıcılığımızı güdülemeye devam etmektedir.

Peki, bilim kurgular bir zaman sonra gerçek oluyor ya, yeni bir Dünya bulmak mümkün mü?

Bence, tüm umursamazlığımıza ve kıymetini bilmememize rağmen evrende tek yaşayabileceğimiz yer burası, Dünya. Evrenin hiçbir köşesinde Dünya 2.0 bulacağımızı sanmıyorum. Gezegenimizin başka bir versiyonu yok.

Doğayı tahrip ederek, Dünya’mız insanlar yüzünden yok olabilir mi?

İnsanoğlu Dünya’yı yok edemez. 4.5 milyar yıllık tarihinde Dünya, insandan çok daha kötü şeylerle karşılaştı ve bugünlere kadar ulaştı. İnsan doğayı katlettiğinde aslında kendi türünü yok ediyor, bir nevi ayağına kurşun sıkıyor. Bunun farkında olmalıyız.

Bu çok iyiydi. İnsan dünyaya değil, kendi türünün devamlılığına zarar veriyor… Peki, kırmızı gezegen Mars?

Gelecekte Mars’ta bir yaşam kurulması planlanıyor. Elbette Mars hiçbir zaman Dünya gibi olmayacak. Ancak Mars’ın tüm o ölümcül koşullarına rağmen kapalı yaşam alanları kurulabilir. Mars’a gitme hedefi sadece Mars ile alakalı değildir. Dünya bir gün canlılığın var olması için çok çetin koşullara sahip bir gezegen halini alacak. Mars gelecekte yaşayacağımız cehennemin bir ön çalışması adeta.

Peki, evrende tek olmadığımız ortaya çıkar ve başka yaşamlar bulursak?

Dünya dışı yaşam bulursak bunun ciddi toplumsal yansımaları olacağını düşünüyorum. Örneğin, kendini evrenin biricik canlısı zanneden insanoğlu eğer ondan çok daha ileri bir uygarlık ile karşılaşırsa ne olur?

Hep daha ileri uygarlıkları düşünüyoruz, ya daha geriyse… Peki, uzaylılar, UFO’lar bizi ziyaret ediyor mu?

Henüz gezegenimizi ziyaret eden zeki ya da değil hiçbir canlı yok. Başka bir gökcisminde de canlı bulunmuş değil. Ancak ben inanıyorum ki bu yüzyıl bitmeden, çok uzaklarda değil kendi Güneş sistemimizde bir gökcisminde basit formda canlı veya canlı izleri bulunacaktır. Nitekim, hayat belki de evrendeki en inatçı şeydir. Bir kez ortaya çıktı mı onu yok etmek imkansızdır. Eğer bu yıldız sisteminde hayat oluşmuşsa sadece kendi galaksimizde bulunan milyarlarca yıldız sisteminde neden oluşmuş olmasın? Peki ya trilyonlarca diğer galaksi?

Diyorsun ki o meşhur uzaylı iddiaları doğru olabilir… Gelirler mi?

Evrenin büyüklüğünü bir nebze olsun idrak edebilen her insan bu koca boşlukta yalnız olmadığımızı düşünebilir. Ancak evrenin akıl almaz büyüklüğü tam aksi olan başka bir şeyi de işaret eder: Evrende mesafeler önemlidir. Galaksimizin görsel dalga boyundaki çapı 100.000 ışık yılıdır. Yani bir ucundan yaktığınız fenerin ışığı galaksinin diğer ucuna yüz bin yıl sonra ulaşır. Galaksimizin başka bir köşesinde, bizden daha ileri veya daha ilkel başka bir yaşam formu olabilir. Ancak kalkıp buraya gelmeleri şu anki fizik bilgimizle imkansız gibi görünüyor.

Ya UFO’lar? UFO tam olarak nedir?

UFO tanımlanamayan uçan cisim demektir, Dünya dışı yaşama ait uzay gemisi demek değildir. Yani UFO iddiaları doğrudur. Yani açıklanamayan şeyler zaman zaman görülmüştür. Ancak, gezegenimizin dışında bir yerden gelmiş zeki canlıların olduğu doğru değildir. Henüz ne gelen var ne giden…

Nasıl astronot olunur? Türkiye’den ne zaman astronot çıkar?

Astronotluğun olmazsa olmaz koşulu ülkenizin bir uzay ajansına sahip olmasıdır. Profesyonel bir astronot olmaktan bahsediyorum, uzay turisti olmaktan değil. Ve ne mutlu ki bizim de artık bir uzay ajansımız var. Böylelikle bizim ülkemizden de bir kaç yıla uzaya astronot çıkacaktır.

Peki, özel bir eğitim geçmişi aranıyorsa bunlar nedir?

Her uzay ajansında aynı olmamakla birlikte temel gereksinimleri şöyle sıralayabilirim. Temel bilimlerde veya matematikte lisans, yüksek lisans ve doktora derecesine sahip olmalılar. Zorunlu olmamakla birlikte eğer pilotluk deneyimleri varsa bu onlar için artı puan olur. Akabinde aylarca sürecek fiziksel testlere tabii tutulurlar ve temel bilim kursları alırlar. Başarılı olan adaylar uzaya çıkış için sırasını beklemeye başlar. Ve bu bekleyiş yıllarca sürebilir.

Kaç astronot uzaya çıkabildi bunca yıldır?

100 milyarı aşkın insanın yaşayıp öldüğü şu gezegende sadece 600 civarında kişinin uzaya, yani atmosferde 100 km ve üzerine, çıktığı düşünülürse uzaya gitmek öyle kolay değil. Çok zahmetli ve zaman gerektiren bir iş. Ancak imkansız değil elbette.

Uzay istasyonu nedir? Filmlerdeki gibi otellere mi benziyor? Hani artık seyahat yapılıyor ya…

Uzay istasyonu bir laboratuvardır. İçindeki her şey ile birlikte Dünya’ya doğru sürekli bir serbest düşme halinde olan ancak Dünya etrafındaki yörüngesi üzerinde bir hızı olduğu için (saatte yaklaşık 28.000 km hızla ilerler!) yeryüzünden ortalama 400 km yükseklikte bulunan bir laboratuvardır. Dünya etrafında 90 dakikada bir tur atar. Yani orada bir gün süreniz 90 dakikadır. Dünya’da yapamadığınız bazı deneyleri istasyonda yapabilirsiniz. İnsan vücudunun uzay koşullarında nasıl davrandığını incelememizi sağlar. Öyle bir ortamda bitki nasıl yetiştirilir test edilir.

Peki bu uzay istasyonlarının sayısı artacaktır değil mi?

Gelecekte uzay istasyonlarının sayısı artacak. Çin kendi uzay istasyonunu yapacak. Ay etrafında dolanan çok uluslu bir uzay istasyonu göreceğiz. Daha sonra Mars etrafında bir yörüngede dolanan bir istasyon yapılacak. Böylece insanlık adım adım Güneş Sistemi içerisinde yayılmaya devam edecek ve sürekli geliştirdiği yeni teknolojiler ile uzay koşullarına daha dayanıklı bir hale gelecek.

Uzay taşımacılığı sektörünün başlamasına ne kadar yakınız?

SpaceX şirketinin kıtalar arası hızlı ulaşımı sağlayan bir projesi var. Bu sayede hiç olmadığı kadar hızlı taşımacılık yapabilecek uçaklar görebiliriz. Daha sonra bu standart yolcu uçaklarının yerini alacaktır. Ulaşım süresinin giderek kısaldığı bir çağa doğru gidiyoruz.

Çok ilgi çekici… Ya madencilik ve değerli elementler konusunda uzay bir fırsat mı?

Kesinlikle… Ay madenciliği belki on yıl içinde gündemdeki bir diğer şey olacak. Dünya’da bazı elementler nadir bulunur ve bu elementlerin çok büyük bir çoğunluğu Çin topraklarında çıkarılır. Bu elementler akıllı telefonlardan bilgisayarlara ve tıp araç gereçlerine kadar birçok alanda hammadde olarak kullanılır.

Hammaddeler tükenince…

Evet… Nadir element rezervinin 20 yıl sonra biteceği düşünülüyor. Bu nedenle Ay nadir element arayışındaki bir diğer durak olacak. Bunlar içerisinde Helyum-3 başı çekiyor. Amerika 1967 yılında kendisinin de taraf olduğu Dış Uzay Antlaşması’nı adeta aşındırmayı ve özel şirketler vasıtasıyla Ay’da madencilik başlatmayı planlıyor. Ülkemizin de taraf olduğu 1967 antlaşmasına göre uzaydaki her gökcismi her ülkenin ortak malıdır. Örneğin, bir ülke Ay’a gidip istediği gibi madencilik yapamaz. Amerika bu kuralı özel şirketler yoluyla delmeyi planlıyor. Nitekim özel şirketleri bağlayan bir kural yok gibi görünüyor. Yani maksimum 20 yıl içinde tabiri caizse ‘uzay savaşları’ başlamış olacak.

Aman tanrım… Uzay savaşları… Sadece hammadde için mi bu?

Keşke öyle kalsa ama değil. Maden savaşlarının yanı sıra gerçek savaşları da yörüngeye taşıyacağız. Amerika Uzay Gücü ismiyle ordusunda yeni bir birim oluşturdu. Başka ülkeler de bunu yapacaktır. İnsanlık tarihi ile yaşıt savaşlar öyle görünüyor ki yakın bir gelecekte uzaya da yayılacak.

Uzay turizminin önü açılıyor…

Uzay turizmi birkaç yıl içerisinde resmen başlayabilir. Hatta Dünya etrafında yörüngede dolanan oteller görebiliriz. Bunu amaçlayan bir şirketin şişirilebilir uzay alanı teknolojisi iki yılı aşkın bir süredir uzay istasyonunda kullanılıyor. Umuyorum bizim ülkemizdeki bazı büyük şirketler de bu uzay yarışına ortak olur.

Peki, Türkiye’yi uzay araştırmaları konusunda nerede görüyorsun?

Ülkemizin uzay bilimcileri birçok alanda çalışmalarına devam etmektedir. Uzay ajansımız ise yaklaşık 1.5 yıl önce kuruldu. Henüz tam kapasite çalışmaya başlamış değil. Türkiye bu yarışa ortak olmak istiyorsa uzay ajansımız senelik minimum 500 milyon dolar bütçeye sahip olmalıdır. Bu iyi bir başlangıç olur. Mesela ABD, Rusya ve Çin’in bütçe konusunda başı çektiğini görüyoruz.

Sona gelirken… Bir bilim insanına ütopik bir hayalini soruyorum…

Doğanın kıymetini bilen, kişisel çıkarlarını genelin mutluluğundan üstün görmeyen, temel düzeyde bilim kültürü almış, konuşarak anlaşabilen insanların olduğu, hiçbir düşünce, grup veya kişinin fanatiği olmamış açık görüşlü ve ileri görüşlü bir topluma ev sahipliği yapan, sosyal medyanın kitleleri yanlış hedeflere yönlendiremediği bir gezegen hayal ediyorum. Ve bu Thomas More’un Utopia’sından daha ütopik bir beklenti biliyorum. Ben bu hayali gezegende sanırım yine astronom olurdum.

Twitter: @FlzDag
Instagram: benfilizdag

 

Yazının devamı...

“Dünya bir kitaptır; Seyahat etmeyenler, onun sadece bir sayfasını okurlar...”

İnsanlık tarihi binlerce yıldır kimi zaman insanın yaratılışındaki merakından kimi zaman da daha iyi şartlar veya zenginlik bulmak ümidi içinde gezmek ve keşfetmek hikayeleriyle dolu.

Günümüz çağının şartlarıysa gezmek eylemini tatilcilik tanımı ile birleştirdi. Çalışma şartları malum. İzin günlerine sıkışan, yorgunluk atılan o meşhur tatil günlerimiz… Oysa, gezmek bir kültürdür… Gezmek, bilişsel ve fiziksel bir aktivitedir. Bu aktivite yıldızlı otellerde yapılan saatlerce uyumak, yemek içmek ve hatta güneşlenmekten çok fazlasıdır.

Eski çağlardan Orta Çağ’ın Rönesans’ına, devrimleri ve geleceği yaratanlar mucitler ile kaşiflerdi. İbn-i Battuta, Evliya Çelebi, Marco Polo, Piri Reis, Kristof Kolomb… Şimdiyse dijital Rönesans’ı yaşadığımız dönemdeyiz. İster o zamanların ister bugünün şartları olsun bilinmeze doğru merakla, cesurca atılan gezgin kaşifler tek kelimeyle kültür aşılaması yapıyorlar. Bugün onlardan biri konuğum.

Fatih Koparan… Dünyayı dolaşıyor. 100’e yakın ülke, 400’e yakın şehir gezmiş bir gezgin. Eskiden 80 günde devr-i alem vardı; bunu da çağımıza uyarladı ve en son Ferrari’yle İstanbul’dan İspanya- Barselona’ya 4 günde 4000 km yaparak ulaştı. Genel kültürü ve dünya görüşü bambaşka… Yerinde duramıyor. Çok samimi canlı bir ansiklopedi.

Peki başka yapacakların neler diye sorduğumda: “Dünyada o kadar çok izlenecek film, okunacak kitap, gezilecek yer var ki… insan, hayatı boyunca birçoğunu yapamayacağı için üzülüyor…” dedi. Ahhh be dedim, çok haklı! Özellikle Korona salgınından sonra…

          Fatih Koparan’ı senden tanıyalım…

 
          Anlıyorum… Gelelim “En içime sinerek gezdiğim, hayalimi gerçekleştirdiğim” dediğin                                  seyahatine…

 
          Seyahat etmenin risk ve zorlukları neler?


           İnanılmaz… Bunları da merakla YouTube kanalından takip edeceğim. Peki… Genel algı bu                           hobinin çok maliyetli olduğu yönünde…

           Sosyal medyada bir fenomensin. Sosyal medya ve gezginlik alanında ne düşünüyorsun?

Twitter: @FlzDag
Instagram: benfilizdag

Yazının devamı...

“Görmeyi öğrenin… Her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu fark edeceksiniz…”

Canlılık ve birlikteliğin uyumu gökkuşağı… Birbirinden farklı 7 renk, bir arada öyle güzeldir ki, “İşte! Doğanın sanatı!” dedirtir. Her yağan yağmur sonrası, gökyüzünde gözler onu ararken… Bir bütünün parçaları olduğunu gösterir 7 renk birden.

Yıllarca sanatın da renklerine tek tek: “Resim ve Heykel, Müzik, Tiyatro, Dans, Edebiyat, Mimari” denirken… Ve 7. Sanat, Sinema doğar ve hepsinden bir bütün oluşturur.

Sanat derken nereden başlayacağıma şaşırıyorum… Sinema, belgesel, animasyon, dizi, reklam, yapımcı ve yönetmenler, oyuncular, müzik, stüdyolar, yayın kanalları… Dünyada yıllık 200 milyar dolarlık büyüklükte olan dev bir sektör bu aslında: “Film Endüstrisi”. Ülkelerin tanınırlığına etkisi kadar ekonomik anlamda da ciddi bir güç ve katma değer…

Ve dijital çağ, bu sektör için çok ayrı bir değere sahip. Örneğin, Korona salgını sürecinde, Mart ayına kadar 15 milyon 800 bin yeni üye kazanarak dünya geneli abone sayısı 183 milyona ulaşan Netflix’in hisseleri de aynı dönemde yüzde 11 artış gösteriyor.

Küresel pazarda bunlar yaşanırken, ne mutlu ki ülkemiz de bu endüstride dizileriyle birçok ülkeye damgasını vuruyor ve dizilerimizin ihraç ürünü olarak 300 milyon dolar gibi rakamlarda olduğu söyleniyor. Peki, kimler bu işin mutfağında olanlar?

... Kıpır kıpır, çok zeki, sohbetine doyum olmayan, gencecik yaşında anneliğini yaşarken, cesurca atıldığı yapım şirketiyle girişimci bir kadın. Onlarca uzun ve kısa metraj filmin yapımcısı, yüzlerce reklam filmi… Belgeseller, içerikler.

Şebnem, 7 renkli gökkuşağını gösteren prizmayı ve 7. sanatı doğuran kamerayı, birçok rengi ve değeri, tarihten geleceğe süzgecinden geçirip, yeniden bir bütün oluşturmak için, yıllardır hakkını vererek kullananlardan... Ve Leonardo Da Vinci’den örnek veriyor bana:

 

 



Twitter: @FlzDag
Instagram: benfilizdag

Yazının devamı...

“Tarihten günümüz 2020’e, Ana Tanrıçalarla dolu Anadolu…”

Gerçek hayatları ve gerçek kahramanları hiç uzaklarda aramayalım… Bugün olduğumuz yerdeysek, bu, hayatlarının en büyük girişimini yapmış, yaşadığımız dünyaya en paha biçilmez eserini bırakmış, yaratıcılığının zirvesini yaşamış annelerimiz sayesinde… Onlar gerçek kahramanlarımız…

Peki… Anatolia, Yunanca’da güneşin doğduğu yer anlamındayken zamanla evirilip, Anadolu oluyor. Bir tesadüf müydü? Bence, tesadüf olmamalı. Çünkü, ana Tanrıçaların ülkesi bu topraklar.

Tek tanrılı dinlere geçişin çok öncesi yaratımın, doğurganlık ve bereketin simgesi kadın… Anne!

Binlerce yıl önce de anneliğe duyulan güçlü inanış ve saygı, doğanın, doğa ananın sunduğu ürünlerle beslenen avcı toplayıcılar için vazgeçilmezdi. Her ne kadar avcı-toplayıcı (Paleolitik Çağ- Yontma Çağ) dönemin erkek gücüne dayandığı iddia edilse de o çağdan günümüze gelen çeşitli Ana Tanrıça heykelcikleri bizlere annelik ve doğurganlığın o dönemde de kutsal sayıldığını gösteriyor.

Derken, tarım ve hayvancılık ile yerleşik döneme (Neolitik Çağ- Cilalı Taş) geçişte anneliğe, kadının doğurganlığına duyulan saygı daha güçleniyor. … Yerleşik hayatla, . Bu da annelik ile özdeşleştiriliyor. Bu inanca ait günümüze kadar kalmış birçok örnekleri Anadolu’muzda görüyoruz. Çatalhöyük, karnında tohum taşıyan ana-tanrıça heykelciğinden, Sümer emziren anne heykelciğine ve Kibele bereket tanrıçasına kadar…

Gelelim 2020’li yıllara… Bugün Anadolu’nun gerçek kahramanları olan ana tanrıçaları, kraliçeleri, sultanlarının bir kısmı bizimle… Güzel bir sürprizle de ilk kahraman benim annem, ablamın kaleminden sizlerle.

---

Mübadele döneminde öksüz ve yetim, küçük yaşlarda bir erkek çocuğu… Gemiler yanaşıyor Preveze sahiline. Jandarmalar silahlarıyla kol geziyor “Evlerinizi boşaltın!” diye… Abisine bile ulaşamadan, teyzesiyle birlikte sahile yanaşan eski köhne bir gemiye hınca hınç doluşuyorlar. Hiç görmedikleri anavatanlarına doğru yola çıkıyorlar. İzmir onları beklemekte, ama çok sevdiklerini, canlarını, evlerini, yaşamlarını, geride bırakmış olarak.

O küçük çocuk benim dedem…

Aradan yıllar geçer, dünyalar güzeli Girit ve Makedonya göçmeni bir ailenin kızına aşık olur ve evlenir dedem. Güzel Ege’de bu aşkın meyvesi annem Şükriye Dağ doğar. Maalesef ki o hayat koşullarında bu AŞK uzun sürmez, ayrılırlar. Annem çok küçük yaşta babasıyla kalır. Anneannem uzaklara…

Yıllarca geçen annesizlik özlemi hep içini kemirir annemin. Evlenir, ilk önceleri Almanya’da sonra Türkiye’de hep çalışır, derken eşini çok genç yaşta kaybeder. Yaşam akar, bizleri okutur ve büyütür, ama hep aklında ANNE vardır. Annem nerede? Artık 36 yaşındadır annem ve bir gün babam rahmetli olmadan anneme bir sürpriz yapar: “Anneni buldum. İstanbul’dalar!”. Nihayet mavi gözlü, güzelliği dillere destan anneannemle kavuşabilecektir.

İlk kavuşma anları ise hala tüylerimi ürpertir. Annemin annesine ağlayarak sarılışı, gözünde sel olan yaşlarıyla…

Seni seviyoruz annecim. Anneler günün kutlu olsun.

Funda Girgin

---

40 yaşındayım. Annem, Semiha Cankat, benim yaşımdayken uzunca süre hasta olan eşini 5 sene önce kaybetmişti. İki kız çocuğuyla İstanbul’da yaşadığı zorlukları, bunların nasıl üstesinden geldiğini, kendi travmalarını görmezden gelip, yaşamaya ve yaşatmaya çalıştığını anlatmak bir paragrafa sığmaz. Kızlarının okuması, güçlü olması, kendi başlarına ayakta durmayı öğrenmeleri için adanan bir hayata dair kitabı yazılır.

Annem, kendince senelerdir yazar, kolilerce defteri vardır. Kendi deyimiyle o sayfalar “hayatının dile geldiği” binlerce kelime ile dolu.

Bir de fiziken gerçekte olmayan bir kitabı vardır. Doğru bulmadığı tavırlarda her cümlenin sonuna eklediği “Bizim kitabımızda yazmaz…” sözüne karşılık gelen bu kitap: “Semoş’un Ahlak Kitabı”. İçinde erdem, namus, dürüstlük, adalet, vicdan gibi kavramların olduğu “İyi İnsan Olma Kılavuzu”’ymuş meğer. Bugün en çok bunun için müteşekkirim anneme. Bu kılavuzla bizi iyi birer insan yaptığı için. Elinden gelenin en iyisini yaptığı için. Koşulsuz ve sınırsızca sevdiği için. Herşey için teşekkürler canım Semoş’um.

Duygu Kavame

 ---

Annem, Aynur Kaçıra, henüz 5 yaşındayken Adana’nın Pirsultanlı köyünde açılan tek köy okulunda eğitimine başlamak zorunda kalır. Eğitimci olan dedem, şartlar ne olursa olsun, kız çocuklarının okuması gerektiğini düşündüğünden, annemi yine daha çok küçük yaşta yatılı öğretmen okuluna gönderir.

16 yaşında gencecik bir sınıf öğretmeni olur annem. O yıllarda içinde ukde kalan tarih sevgisini 45 sene boyunca yüzlerce öğrencisine de hep anlatır. Mucize de burada başlar… Hayallerini gerçekleştirmek için hiçbir zaman geç olmadığına inanan ve tüm ailemizi de hep yüreklendiren canım annem hayalinin peşinden gider. 62 yaşındayken, Mersin Üniversitesi Arkeoloji Bölümünü kazanarak, ertelediği üniversite eğitimine kavuşur. Üstüne üstlük, dört yıllık fakülteyi üç yılda tamamlayarak tüm ailemizi onurlandırır. Azim ve çalışkanlığı ile ailemizin zaferlerinin adıdır annem. Seni çok seviyorum.

Betülay & Burkay Kaçıra

---

Canım annem, Hatice Başhan, mübadele ile Yunanistan’dan gelip Nevşehir, Ürgüp’e yerleşen dört çocuklu göçmen bir ailenin kızı. Sonraları da daha iyi bir hayat kurma hayali ile Ankara’ya yerleşirler. Aynı mahallede, aynı köyden akrabası olan babamla 13 yaşında nişanlanıp, 1980 yılında 16 yaşındayken evlenirler. Daha 17 yaşında beni kucağına alır.

Babam askerdeyken doğmuşum ben. Çocuk yaşta çocuk sahibi olunca kolay olmamış tabii... Birlikte büyümüşüz, o zor yılları birlikte geçirmişiz. Ardından kız kardeşim ve daha sonra erkek kardeşim... Üç çocuğuna da yetebilen, kendi gerçekleştiremediği tüm hayallerini evlatları için dileyen, imkanı olsa çok iyi bir kariyeri olabilecek güçte bir kadın, benim arkamdaki dağım canım annem. Şimdilerde torunlarının süper anneannesi... İyi ki varsın benim kanatsız meleğim... Anneler günün kutlu olsun.

Sezen Varol

---

Yıl 1957… Adana’da, yılın en uzun gecesinde gelen, ailenin ilk çocuğu annem, Derya Klinksiek… Hastalanan anneannemin bebeğine bakamayıp, kendi annesine teslim ettiği ve bir daha alamayıp dede-anneanne ile büyüyen çocuk, benim annem.

Harala gürele geçen lise yıllarının ardından, İngilizcesini geliştirmesi için İngiltere’de Oxford Üniversitesi’ne yollanır. Kısa bir zaman sonra, Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünü kazandığı haberi gelince, apar topar dönmesi istenir. Derken, buna da son verdirilip, görücü usulü ama bir yandan da severek evliliğe ilk adımını atar. 5 yıl arayla ablamla beni kucağına alır, türlü güzellikler barındıran beraber büyüdüğümüz yıllardan sonra, bu sefer hayat onu boşanma ile karşılar.

Çok sonraları kendi ifadesiyle de gerçek sevgiyi, güvenli ilişkiyi bulduğu yer yeni evliliği olur ve yeni maceralar başlar. Üç ülke, beş şehir ve dokuz ev değiştiren, psikolojik esneklik abidesi, alabildiğine muzur ve zeki, çocuk ruhlu, canım annem. Kendini yermektense veya kendini bir olumlamanın kollarına bırakmaktansa, geleni olduğu gibi yaşamayı, kabullenmeyi öğrendiğim kadın… Anneler günün kutlu olsun.

Saba Çil

---

Benim güzeller güzeli annem Ayşe Ozmuş, Sinop’un Boyabat ilçesinde yaşayan ailesinin ikinci kızıydı.  Okumak için çok çaba harcadığını anlatır ve bir gün gizlice lise sınavlarına girip Ankara hemşirelik okulunu kazanır. 4 yıl yatılı okuduğu arkadaşlarıyla da hala görüşür. Daha okulunu bitirmeden babasını kaybettiği için bir yanı hep hüzün kokar annemin. 1968’de tayin olduğu Tokat’a giderken, bindiği otobüste babamla tanışıp, ona aşık olur. 49 yıl aynı yastığa aşkla, sevgiyle baş koyarlar.

Herkese iğne yapabilen ama bir bana bir de abime kıyamayanım o. Canımız acıdığında ya da üzüldüğümüzde bizden daha çok üzülenim. Aile olmayı, sevmeyi, aşkı ve en önemlisi koluna taktığın en büyük takının okumak olduğunu her fırsatta bize hatırlatanım. Vatan ve aile için her şeyi göze alabilmeyi öğretenim. Ve canımın içi oğlum Altay’ı emanet ederken asla gözüm arkada kalmayanım. Seni çok seviyorum annem. İyi ki benim annemsin. Anneler günün kutlu olsun.

Nur Didem Ozmuş

---

Annem, Reyhan Çelikoğlu, İstanbul’da doğmuş ve büyümüş. Disiplinli, biraz asabi ve kuralcı bir babanın kızı. Tek hayalinin hep avukat olmak olduğunu söyler. Ortaokul ikinci sınıfta tarih sınavından geçemez. Üstüne bütünleme sınavına da bir talihsizlik sebebiyle giremeyince, bütün hayalleri söner... Babam okumamı istemedi der hep.

Baba baskılarından yorulur. Daha 17 yaşındayken, görücü usulü bir evlilik yapar. Kocaman, kalabalık bir aileye gelin gider. Hayat ne getirdiyse, onu yaşamıştı önce gelin gittiği semti Rami Eyüp’te, yıllar sonra da kendilerine ait olan Bahçelievler’deki bahçeli bir evde.

İki erkek, biri kız evladıyla tam da hayalini kurduğu bir yaşam derken, 32 yaşında eşini kaybeder. Üç evladına hayatını adar; hem annelik hem de baba rolünü üstlenir. Bugün 70 yaşında. Babamı kaybettiğinden beri tam 38 yıldır hiç makyaj yapmadı. Gülümsemesi onun en güzel makyajı oldu, kadınlığıysa 3 evladı ve torunlarına adanan hayatı… Kendi dünyasında hala umutlu, çocuk kalpli, sevgi dolu bir annem var benim…

Anneler günün kutlu olsun melek Annem...

Özlem Çelikoğlu

---

Annem, Kudret Kartal, 1962 yılında Tekirdağ, Malkara’da hayata gözlerini açar. O zaman şimdiki gibi atölyeler, kurslar ve hayatımızın kurtarıcısı internet yok. Büyüdüğü yer büyük bir şehir de değil. Kendi başına çaba harcayarak üretmek dönemi. Spora da meraklı. Eski bir basketbol oyuncusu annem, şimdi ise torunuyla oynamaktan yorulmak bilmeyen bir anneanne. Okul yıllarında folklor oynamış, sonrasında ise benim folklor oynamama vesile olan annem. Seramik takılar yapışına, kumaş boyamalarına hayran olduğum, durmadan üreten annem.

Alışverişlerimde beğendiğim çoğu şey için “bunu annem yapar” diyerek almaktan vazgeçişlerimin sebebidir annem. Nice dikişleri, örgüleri, batik kumaşları hep yaratıcılığından. Çocukluğumda evimizin duvarında çok sevdiğim bir resim. Sonradan annemin yaptığını ve uluslararası ödül aldığını öğrendiğim. Annem sanatın her renginde. Annem rengarenktir. Renk hayattır. Annem hayatımdır.

Türküler Uzundağ 

---
Canım annem, Nurten Gülnaz. Çok oldu veda edeli bize. Tam 19 yıl. 56 yaşında yoruldun hayattan ve hızlı bir vedaydı. Geriye birçok genç bıraktın. Birçok çocuk, birçok anne ve baba… Elinle dokunduğun her öğrencin bambaşka bir değer olarak devam etti hayatına.

Neyi mi başardın? Her durumdan, yaşamdan ve hayattan insanlara dokunmayı. Bize sevmeyi ama koşulsuzca sevmeyi, öğrencilerine ise emek vermeyi öğrettin. İyi ki sendin annem. İyi ki! Sonsuz anneler günün kutlu olsun!

Damla Birdal

---

Benim annem, Nilgül Akyürek, 1963 yılında Şanlıurfa dünyaya gelir. Viranşehir’de sürdüğü mütevazi yaşamından sonra kendisini kocaman bir şehir İstanbul’da 3 akrabasından oluşan aileler ile aynı hanede bulur. Küçücük bir evde, zamanın zor şartlarında, ekmek derdiyle koşuşturan babamın yokluğunda, annem bizleri büyütür.

Bir yandan, hayat onu evlatlarını kaybetme korkusuyla çok fazla sınar ama hiç yılmaz. Tiroid tedavisi gören oğlunun yanında pes etmeden direnir… Yanlış teşhis konulan kızından bir an bile desteğini esirgemez… Öyle ki, Urfa’da damdan düşen kızını, daha ağlamadan hastaneye yetiştirmiş biri. Bir diğer evladı elden ayaktan düşer ve 6 ay ömrü kaldığı söylenir. Oğlunu 3 ay sırtından indirmeden hastanelere taşır. Ve hepsinde de başarır. Annem, zamanın şartları nedeniyle belki okuyamaz ama en küçük kızının Diş Hekimliği okumasında en büyük faktör olur. 

Annem sadece bir anne değil, o bizleri bugün biz yapan bir kahraman, bir arkadaş, bir nefes… Anneler günün kutlu olsun canım annem. Seni çok ama çok seviyoruz!

Metin Akyürek

---

Annem, Fatma Gezgin, Aydın Nazilli’de 6 çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gözlerini açar. Daha bebekken başına talihsiz bir olay gelir. Henüz ilk yaşına bile basmamışken, avluda yanan ocağın üzerine düşer ve yüzünde yanık izi oluşur. Bundan bize hep üzülerek bahseder.

İlkokulu bitirdikten sonra dedem ne yazık ki okutmamış. Henüz 16 yaşındayken, dedem görücü usulü ile evlendirmiş. Annem tabii ki bu durumdan hoşnut değilmiş fakat bugüne dönüp baktığımızda iyi ki babanızla evlenmişim, bir daha dünyaya gelsem yine onunla evlenmek isterdim çok şanslıyım der...

Üç kardeşten en büyüğü olan beni henüz 17’sinde kucağına alır. Aslında kendisiyle birlikte bizi de büyütür. Annem… Güzel yüzlüm, al yanaklım... Seni çok seviyorum. Geriye dönüp baktığımda ne kadar güçlü bir kadın olduğunu anlıyorum ve seninle gurur duyuyorum. İyi ki benim annemsin, torunların ve ben seni çok seviyoruz. Anneler günün kutlu olsun.

Tülin Yüce

---

Anne… Çocukların genelde hayatında ağızlarından çıkan, söyledikleri ilk kelimedir, anne. Benim annem, Fatiha Aygıstova, beni 1963 yılında, Sovyet Birliğinde doğurdu.

Onun dediğine göre benim ilk kelimem de Mama idi. Rusça Mama – anne demek. Düşününce, mama, meme sonuçta mama yani Türkçe’de de anne çocuğunu doğuran ve ilk doyurandır. Teşekkür ederim benim güzel annem Fatiha Aygıstova. Sen artık beni yukarıdan görüyorsun ve ben sana dua ile ellerimi uzatıyorum. Seni seviyorum.

Amine Aygıstova

---

Güzel annem, Zeynep Melleç… Anne denince, daha 15 yaşındayken babamla aşkları aklıma gelir. Mersin, Mut İlçesi, Yapıntı Köyünün liseli öğrencileri, annem ve babam… Anneme kopya verip de gönlünü kazanacağına inanan bir babam, kopya almamak için daha çok ders çalışan annem var. Tabii, annem hemen kabul etmez bunu.  Hem bir yandan gurur var hem de sevgi bazen inatlaşmayla başlar.

Kısacası, aşk bir kişisel gelişim gibi. Babam, zamanında dedemin de babaannemi tekne ile dolaştırmasıyla başlayan aşklarının meyvesiydi. Annemse, liseyi okumak için köyünden ayrılan bir kardelendi o sıralarda.

Aşkın devamında ne mi oluyor? Dedem, annemi bir başkası ile nişanlandırır. Babam hiç durur mu? Kendi babası gibi tekne ile değil ama taksicilik yapan arkadaşını kandırıp, nişandan annemi kaçırması ile başlar evlilikleri. Eminim, iki taraf içinde kaçmak zor olmuştur, ama onlar iyi ki yapmışlar. Ben doğmuşum. Seni çok seviyorum anneciğim.

Melih Melleç

 

Twitter: @FlzDag
Instagram: benfilizdag

 

Yazının devamı...

“Evet! Tiyatro seyircinin nefesi, kahkahası, iç çekişi olmadan olmaz…”

Hadi Çağla Irmak’ı senden dinlemeye başlayalım…

Yabancı dil bilen sanatçılarımızın artması çok önemli… Peki, o günlerde Çağla nasıl bir genç kızdı? Hayaller kurar mıydı?

Çağla, belki de sihir gerçekleşti kim bilir ve şimdi hayallerinin peşinden gidiyorsun. Gelecek hayallerinde yolun neresindesin?

Peki, sanatçı bir aileden geliyorsun. Büyüdüğün çevre senin çekirdekten yetişmeni sağladı diyebilir miyiz?

Ailen seni başka bir mesleğe yönlendirmek istedi mi hiç?

Bu genç yaşta bu kadar çok tanınmak, bilinmek arada zor geliyor mu?

Malum Korona salgını dönemi… Herkes sosyal medyada canlı yayınlar, etkinlikler, yeni başlangıçlar içindeler. Buna yaratıcılık ile bakmamız gerekirse…

Demek kısa film geliyor. Gelelim, tiyatroda yaratıcılık… Tiyatro, taklit ve rol yapmanın ötesi midir?

Anlattıklarında sahne ve seyirciler var. Peki ya dijital dünyada tiyatro, tiyatro gibi midir?

Bir çeşit dijital ekrandan Tiyatro oyun okuması değil mi?

Bunu sormazsam bana kızarlar. Araya sıkıştırayım. Aşk hayatın ne durumda bunca koşturmacanın arasında?

Elbette, biz de hep işten konuşmaya devam ederiz. Peki… Tiyatroculuğun yanında sosyal medyada fenomensin. Bizi o yeni mecrada, sence, neler bekliyor?

Fenomenlik de bu dijital çağın yeni mesleklerinden biri der miyiz?

Hani reklam yapıyorlar ya ellerinde şu ruj, bu ayakkabı, o t-shirt, şu restoran...vb. Seni ise nadiren marka reklamlarında görüyoruz. Neden?

Haklısın, seni çoğu zaman yardım kampanyalarında görüyoruz. Bu da senin sosyal medyadaki diğer fenomenlerden farkın diyebilir miyiz?

Gelelim sona… Okurlara, yeni dünya diliyle “takipçilere” tavsiye etmek istediğin ne olabilir?

Twitter: @FlzDag
Instagram: benfilizdag
Facebook: Filiz Dag
Linkedin: Filiz Dag

Yazının devamı...

Roman yazarken, kafanın içinde yeni ve eşsiz bir dünya yaratıyorsun. Yarattığın o dünyanın tek yüce gücü sen oluyorsun.

Her şey hayal etmekle başlar. Çok okur, araştırır, yazarsın. Sonra siler, sonra tekrar yazarsın. Kimi zaman üstüne uykuya yatarsın. Kimi zaman beğenmez atarsın, ya da bir bilene danışırsın. Hepsinin ardından artık yola çıkarsın.

Berker Okan, bu hafta konuğum… Deyimim tam yerindeyse, hayallerinden gerçek yaratıyor. Son Yolculuk, Mavi Kız Kahve Çocuk, Kırmızı Atkılı İstavrit kitaplarının yazarı, en güzeli bir de Bilişim Öğretmen’i.

Yeni nesil yazarlar arasında dibine kadar hakkını verenlerden.

Hayranlık duymamak elde değil Berker’e. Karşılaştığı onca acı tecrübe ve olumsuzluklara göğüs gerdi. Her birinden bir ders çıkardı. Öğrenmeye devam ettiğine inandı. En güzeli de can parçası annesini romanlarında ölümsüz bir kahraman yaptı.

Berker, yazdığı kitaplardan birinde şöyle diyor: “

Şartlar ne olursa olsun. Pes etmek yok, ders çıkarmak var diyor bizlere…

Berker Okan’ı tanıyalım…

Merhaba öncelikle; 1982 yılında İstanbul’un Rami semtinde dünyaya geldim. Civardaki semt okullarında “çalışsa yapar” diye bahsedilen öğrencilerden biriydim. Çok çalışkan değildim. Hala da değilim. Sadece en büyük özelliğim nesneler ve olaylar arasındaki bağlantıları, örüntüleri, çok kolay kurabilmemdir.

Aslında bu da yaratıcılığın tanımlarındandır. Olaylar arası bağlantı kurmak ve büyük resmi görebilmek…

Evet, küçükken bu sayede hep sivrilmişimdir.

Romanlar yazdın ve kitaplarını okuyan, yenilerini yazmanı bekleyen bir kitleye ulaştın. Okuldayken seni keşfedip, yönlendiren bir öğretmenin oldu mu?

Açık ve net, hayır. Küçüklüğümde coşkun akan bir nehir gibiydim, fakat yatağımı bilmeden akıyordum. Bir söz vardır: “.” Ben o öğretmenle eğitim hayatım boyunca bir türlü karşılaşamadım. Görece vasat okullarda, kalabalık sınıflarda eğitim aldım.

Peki, ailenin senin gelişimine katkısından söz açarsak?

Tabii, sahip olduğum bunca vasatlığın içinde olağanüstü bir anneye sahiptim. Çok fazla konuşurdu bizimle ve çok fazla hayal kurdururdu. O hayallerin içinde her şey olabiliyordum ben.

Anneler, değerleri paha biçilmez. Ya baban?

Babam bütün ipleri annemin zekâsına teslim etmiş bir adamdı. Ne yaparsam yapayım annemin desteğini hep arkamda buldum. Bu bana hep bir yukarıya sıçrama motivasyonunu verdi. Hiç tereddüt etmedim yeni adımlar atarken.

Örnek vermen gerekirse?

Annem, 30 yaşımda yeni bir üniversiteye başlamama bile itici güç olmuştur. Diplomamı onu kaybettikten altı ay sonra mezarına götürdüm.

İlk ne zaman karalamaya başladın?

Yazmanın büyülü dünyasıyla 20’li yaşlarımın başında tanıştım. “demişim son kitabımda.

Güzel söz… Seni değiştiren ve sana yazdıran bunlardan ilk hangisi dersek...

Beni aşk değiştirdi. İlk defa birine kendimi anlatmak istedim ve o beni dinlemedi. Ona söyleyemediğim her şeyi yazmaya karar verdim. Daha sonra bu durumda kalan insanların, yani büyük şairlerin, kendilerini nasıl ifade etmeye çalıştıklarını anlamaya çalıştım. Anlatmak istediğin kişi seni dinlemeyince, sen hep sorunu kendinde buluyorsun. Oysa, onun seni dinlemek istemediğini hiç düşünmüyorsun. Her seferinde daha güzel sözcüklerle kendini anlatmaya çalışıyorsun. Bir gün geliyor, derdini anlatmak istediğin kişi sana hala sağır fakat çevrende senin ne anlattığını dinlemek isteyen onlarca insan bulmuşsun.

O zaman kısa bir merak giderelim okurlarına. Şimdi ne durumda aşk hayatı?

Aşk var. Hep var. Bazen şekil değiştirir, bazen siluet. Ne var ki geçen yıllarla birlikte artık duygular daha rafine hale geliyor; ilk gençlikteki gibi yılkı atıymışçasına dizginlenemez değil. Bir yaşa kadar hayatın aşka göre, bir yaştan sonra aşkın hayatına göre şekil alıyor. Yapabileceğim bütün kelime oyunlarını yaptım, hadi sonraki soruya geçelim...

Tam edebiyat yaptın… Pekala, roman yazmakta yaratıcılığı nasıl anlatırsın? Hikaye oluşturmanın ötesi midir?

Roman yazarken, .

Hiç böyle düşünmemiştim. Örnek verir misin?

Mesela, istediğin karakteri ikilemde bırakıp, istediğine güzel seçimler yaptırıp, dilediğinin yaşamına son verebiliyorsun. Bu bir yazarın başına gelebilecek en keyifli duygu olmalı. Bir masada kurgu yaparken oluşturduğun dünyanın karakterlerini yaratırken, mekânlarını donatırken, bir yandan olay akışını sağlayabilmek, benim için, zekâmın bütün olanaklarını kullanmak anlamına geliyor. Bu da bana sonsuz bir haz veriyor.

Sevgili anneni kanserden kaybettiğini biliyorum… Sanırım, hayat sadece kitaplarlayken avuçlarımızın içinde.

Evet, yaklaşık iki sene süren bir kanser mücadelesi verdik annemle. Bir yere kadar her şey olumlu gidiyordu. O zamanlar olanın bitenin çok da farkında değildim.

Çok zor olmalı…

Tedavi süreci kötüye gitmeye başladığında bilinmeze sürüklendiğimi ve bir yerden sonra kaybolacağımı hissettim.

Nasıl üstesinden geldin?

Bir karar aldım ve bu süreçte başıma gelecek her durumu, daha sonra yazacağım bir kitabın bana sunulan ön gösterimi olarak kabul etmeye çalıştım. Bu, duyduğum üzüntünün şiddetini arttırsa da - - bilinmezlikte sürüklenişime son verdi. En sonunda yaşayamam, katlanamam, dayanamam dediğim durumların içindeyken de içimdeki çocuğun gözlerini kapatıp, hepsi geçecek diye kendimi teskin etmeye çalıştım.

Ve üçüncü kitabın…

Evet… Annemle verdiğimiz mücadele bir roman oldu ve annemi bir roman karakteri olarak yaşatmayı başardım.

Anneni özlediğinde ne yapıyorsun?

Bu çok keyiflendiren bir duygu beni. Her şeyin ardından insandan geriye sadece anılar ve ona duyulan özlem kalıyor. Bir de rüyalar. Bu anları hiçbir şeyin bozmaması için her şeyi susturuyorum. Tipik bir “anılar resmi geçidi”ne saygı duruşu…

Hayat bu dünyada son bulsa da anneni romanlarında yaşatıyorsun. Kendi mucizeni yaratıyorsun. Yaşam, bir hikaye gibi…

Evet, şunu ekleyeyim. Kemoterapi ünitelerinde, ameliyathanelerin önlerinde, hastane odalarında tanık olduğum durumlar, tanıdığım insanlar, yaşadığım süreçler hepsi yazarken artık beni daha güçlü kılıyor. İnsan en çok deneyimlediği bir şeyi yazarken kendini rahat hissediyor. Bu tecrübeler de ömrümün sonuna kadar yazacağım her kitapta bana ışık tutacak.

Yazar olmak isteyenlere yaratıcı yazarlık eğitimleri dahi veriliyor. Yazarlıkta yaratıcılığı geliştirmek için ne dersin?

Yaratıcılığı geliştirmek tamamen zekânın kıvraklık kabiliyetiyle alakalı. Nasıl bir sporcunun mükemmele ulaşmak için sonsuz deneme yapması gerekiyorsa, yazarlıkta da varsayımların olduğu sonsuz senaryoyu test etmek gerekiyor, çok fazla teknik okuma yapmak gerekiyor. Olabildiğince farklı ve fazla kitap okumak gerekli mesela. Değişik stilde yazan yazarların kitaplarını okumak bu kıvraklığı yakalamada bana çok yardımcı oluyor. Zaten okuduğun kitap sayısı arttıkça yazım dünyasının evrensel kurallarını öğreniyorsun ve bir yerden sonra en başta bahsettiğim kavramlar arası ilişkileri görmeye başlıyorsun. Gerisi senin düşüncenin özgürlüğüyle, bilginin sınırlarıyla ve zekânın kabiliyetiyle şekilleniyor.

Sen bunu nasıl yakalıyorsun?

Ben bu esnekliğe ulaşmak için video paylaşım sitelerinden çok fazla bilimsel tartışma izlerim, sesli kitapları akış hızlarını artırarak dinlerim, insanların başına gelen her şeyi ve yaşanmış olayları unutmamak üzere zihnimde kayda almaya çalışırım. Bunlar benim yaratıcılığımı besleyen şeyler…

Gelelim Berker’i motive edenler, ona ilham verenler dersek…

Çalışma odama, kitapların arasına girmek derim. Klasik müzik dinleyerek, okuyarak

Masan seni çağırıyor, gülümsettin beni. Peki neden klasik müzik?

Klasik müzik duygularımı düzene sokuyor her zaman. Bu arada çalışma odamın içindeki bütün eşyaları ve kitapları özenle seçtim ve ekledim. Dikkatimi dağıtacak, beni dışarı atacak hiçbir şey yok burada.

Hımm… Titiz ve düzenliyimdir mi diyorsun?

Daha çok aslında demek istediğim…

Devlette Bilişim Öğretmenisin ve bir yandan romanlar yazıyorsun. Bilgisayar ve edebiyat…

Evet, çok severek yaptığım iki meslek: Öğretmenlik ve yazarlık. Bilgisayar ve edebiyat arasında bağ kuracak olursam ilk önce bir tezattan bahsetmem lazım. Bilgisayar hep iki durum üzerine şekillenir. Üçüncü bir ihtimal dijital dünyada yoktur. Roman yazarken ise olabildiğince çok ihtimali masaya koymalısınız ki yazdığınız kusursuza yakın olsun.

Buradan nasıl bir fayda çıkarabiliriz?

Çok basit. Sayısal düşünmeye alışkın insanlar, olumsuz yeni durumlara çok hızlı bir şekilde çözüm üretmeye yatkındır. Zihnim sürekli çözüm odaklı çalıştığı için romanlarımın kurgusunda hiç köşeye sıkıştığım hissine kapılmam.

Peki Bilişim Öğretmeni olmandan bahsedersek?

Sorma… Öğretmen olduğumu duyan herkes beni Edebiyat Öğretmeni sanıyor. Bilişim Öğretmeni olduğumu duyduklarında şaşırıyorlar haliyle. Çalıştığım okul %1’lik dilimden öğrenci alan, sayısal seçim yapan öğrencilerin yoğun olduğu bir okul. Sayısal becerileri çok yüksek olan öğrenciler ile çalıştığım için verdiğim eğitimin yanında onlar için en büyük gayretim okuma alışkanlıklarını geliştirebilmek konusunda oluyor. Bu onlara kazandırabileceğim en güzel beceri diye düşünüyorum.

Seni nasıl kabul ediyor öğrencilerin?

Onlara da sormak lazım… Öğrencilerim öğretmen Berker Okan’ı, sanırım, daha çok seviyor.

Dijital dünya ve sosyal medyada oldukça aktifsin.

Facebook kullanıcısı olmam 2007 yılına dayanıyor. Evet, o mecrayı etkin kullanıyordum. Hatta ilk kitabımın okuyucu kitlesini oradan oluşturdum diyebilirim.

Diğerlerini de çok sık kullanıyorsun, takip ediyorum…

Hepsini hakkını vererek kullanıyorum. Bir kimlik yönetimi yapıyorum. Çünkü, bir ismi temsil ediyorum orada da. Dijital dünya ile gerçek dünyadaki o iki kişi arasında herhangi bir tutarsızlık doğurmamaya özen gösteriyorum. Bu zamandan sonra insanlara ulaşmak istiyorsan insanların cep telefonlarına bir şekilde girmen gerekiyor. Ortalama günde 6-7 saat ekrana bakma süresi olan insanlardan bahsediyoruz. Ben kendi adıma daha çok canlı yayın yapmaya çalışıyorum bu süreçte. Kendimi, fikirlerimi, yazdıklarımı merak edenlerine bu mecradan anlatmaya çalışıyorum.

Son olarak, yeni nesil bir yazarsın. Dijital dünya için kitaplar üzerinden ne planlıyorsun?

Bir yazarın yazdığı kitabı seslendirmesinin yazdığı kitaba anlam bakımından biraz daha derinlik ve hayat katacağını düşünüyorum.

Örnek verir misin?

Tabii, mesela sosyal medya üzerinden her gün bir bölüm olacak şekilde romanımı okuyorum. Okumam bittiğinde, kitabımı bir kitap okuma sitesine yükleyebilirim. Bu sayede, dijital bir arşive girmek de çok değerli olacak.

 

twitter: @FlzDag
instagram: benfilizdag

Yazının devamı...

© Copyright 2021

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.