SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR
You are already subscribed to notifications.

“Tarihten günümüz 2020’e, Ana Tanrıçalarla dolu Anadolu…”

Gerçek hayatları ve gerçek kahramanları hiç uzaklarda aramayalım… Bugün olduğumuz yerdeysek, bu, hayatlarının en büyük girişimini yapmış, yaşadığımız dünyaya en paha biçilmez eserini bırakmış, yaratıcılığının zirvesini yaşamış annelerimiz sayesinde… Onlar gerçek kahramanlarımız…

Peki… Anatolia, Yunanca’da güneşin doğduğu yer anlamındayken zamanla evirilip, Anadolu oluyor. Bir tesadüf müydü? Bence, tesadüf olmamalı. Çünkü, ana Tanrıçaların ülkesi bu topraklar.

Tek tanrılı dinlere geçişin çok öncesi yaratımın, doğurganlık ve bereketin simgesi kadın… Anne!

Binlerce yıl önce de anneliğe duyulan güçlü inanış ve saygı, doğanın, doğa ananın sunduğu ürünlerle beslenen avcı toplayıcılar için vazgeçilmezdi. Her ne kadar avcı-toplayıcı (Paleolitik Çağ- Yontma Çağ) dönemin erkek gücüne dayandığı iddia edilse de o çağdan günümüze gelen çeşitli Ana Tanrıça heykelcikleri bizlere annelik ve doğurganlığın o dönemde de kutsal sayıldığını gösteriyor.

Derken, tarım ve hayvancılık ile yerleşik döneme (Neolitik Çağ- Cilalı Taş) geçişte anneliğe, kadının doğurganlığına duyulan saygı daha güçleniyor. … Yerleşik hayatla, . Bu da annelik ile özdeşleştiriliyor. Bu inanca ait günümüze kadar kalmış birçok örnekleri Anadolu’muzda görüyoruz. Çatalhöyük, karnında tohum taşıyan ana-tanrıça heykelciğinden, Sümer emziren anne heykelciğine ve Kibele bereket tanrıçasına kadar…

Gelelim 2020’li yıllara… Bugün Anadolu’nun gerçek kahramanları olan ana tanrıçaları, kraliçeleri, sultanlarının bir kısmı bizimle… Güzel bir sürprizle de ilk kahraman benim annem, ablamın kaleminden sizlerle.

---

Mübadele döneminde öksüz ve yetim, küçük yaşlarda bir erkek çocuğu… Gemiler yanaşıyor Preveze sahiline. Jandarmalar silahlarıyla kol geziyor “Evlerinizi boşaltın!” diye… Abisine bile ulaşamadan, teyzesiyle birlikte sahile yanaşan eski köhne bir gemiye hınca hınç doluşuyorlar. Hiç görmedikleri anavatanlarına doğru yola çıkıyorlar. İzmir onları beklemekte, ama çok sevdiklerini, canlarını, evlerini, yaşamlarını, geride bırakmış olarak.

O küçük çocuk benim dedem…

Aradan yıllar geçer, dünyalar güzeli Girit ve Makedonya göçmeni bir ailenin kızına aşık olur ve evlenir dedem. Güzel Ege’de bu aşkın meyvesi annem Şükriye Dağ doğar. Maalesef ki o hayat koşullarında bu AŞK uzun sürmez, ayrılırlar. Annem çok küçük yaşta babasıyla kalır. Anneannem uzaklara…

Yıllarca geçen annesizlik özlemi hep içini kemirir annemin. Evlenir, ilk önceleri Almanya’da sonra Türkiye’de hep çalışır, derken eşini çok genç yaşta kaybeder. Yaşam akar, bizleri okutur ve büyütür, ama hep aklında ANNE vardır. Annem nerede? Artık 36 yaşındadır annem ve bir gün babam rahmetli olmadan anneme bir sürpriz yapar: “Anneni buldum. İstanbul’dalar!”. Nihayet mavi gözlü, güzelliği dillere destan anneannemle kavuşabilecektir.

İlk kavuşma anları ise hala tüylerimi ürpertir. Annemin annesine ağlayarak sarılışı, gözünde sel olan yaşlarıyla…

Seni seviyoruz annecim. Anneler günün kutlu olsun.

Funda Girgin

---

40 yaşındayım. Annem, Semiha Cankat, benim yaşımdayken uzunca süre hasta olan eşini 5 sene önce kaybetmişti. İki kız çocuğuyla İstanbul’da yaşadığı zorlukları, bunların nasıl üstesinden geldiğini, kendi travmalarını görmezden gelip, yaşamaya ve yaşatmaya çalıştığını anlatmak bir paragrafa sığmaz. Kızlarının okuması, güçlü olması, kendi başlarına ayakta durmayı öğrenmeleri için adanan bir hayata dair kitabı yazılır.

Annem, kendince senelerdir yazar, kolilerce defteri vardır. Kendi deyimiyle o sayfalar “hayatının dile geldiği” binlerce kelime ile dolu.

Bir de fiziken gerçekte olmayan bir kitabı vardır. Doğru bulmadığı tavırlarda her cümlenin sonuna eklediği “Bizim kitabımızda yazmaz…” sözüne karşılık gelen bu kitap: “Semoş’un Ahlak Kitabı”. İçinde erdem, namus, dürüstlük, adalet, vicdan gibi kavramların olduğu “İyi İnsan Olma Kılavuzu”’ymuş meğer. Bugün en çok bunun için müteşekkirim anneme. Bu kılavuzla bizi iyi birer insan yaptığı için. Elinden gelenin en iyisini yaptığı için. Koşulsuz ve sınırsızca sevdiği için. Herşey için teşekkürler canım Semoş’um.

Duygu Kavame

 ---

Annem, Aynur Kaçıra, henüz 5 yaşındayken Adana’nın Pirsultanlı köyünde açılan tek köy okulunda eğitimine başlamak zorunda kalır. Eğitimci olan dedem, şartlar ne olursa olsun, kız çocuklarının okuması gerektiğini düşündüğünden, annemi yine daha çok küçük yaşta yatılı öğretmen okuluna gönderir.

16 yaşında gencecik bir sınıf öğretmeni olur annem. O yıllarda içinde ukde kalan tarih sevgisini 45 sene boyunca yüzlerce öğrencisine de hep anlatır. Mucize de burada başlar… Hayallerini gerçekleştirmek için hiçbir zaman geç olmadığına inanan ve tüm ailemizi de hep yüreklendiren canım annem hayalinin peşinden gider. 62 yaşındayken, Mersin Üniversitesi Arkeoloji Bölümünü kazanarak, ertelediği üniversite eğitimine kavuşur. Üstüne üstlük, dört yıllık fakülteyi üç yılda tamamlayarak tüm ailemizi onurlandırır. Azim ve çalışkanlığı ile ailemizin zaferlerinin adıdır annem. Seni çok seviyorum.

Betülay & Burkay Kaçıra

---

Canım annem, Hatice Başhan, mübadele ile Yunanistan’dan gelip Nevşehir, Ürgüp’e yerleşen dört çocuklu göçmen bir ailenin kızı. Sonraları da daha iyi bir hayat kurma hayali ile Ankara’ya yerleşirler. Aynı mahallede, aynı köyden akrabası olan babamla 13 yaşında nişanlanıp, 1980 yılında 16 yaşındayken evlenirler. Daha 17 yaşında beni kucağına alır.

Babam askerdeyken doğmuşum ben. Çocuk yaşta çocuk sahibi olunca kolay olmamış tabii... Birlikte büyümüşüz, o zor yılları birlikte geçirmişiz. Ardından kız kardeşim ve daha sonra erkek kardeşim... Üç çocuğuna da yetebilen, kendi gerçekleştiremediği tüm hayallerini evlatları için dileyen, imkanı olsa çok iyi bir kariyeri olabilecek güçte bir kadın, benim arkamdaki dağım canım annem. Şimdilerde torunlarının süper anneannesi... İyi ki varsın benim kanatsız meleğim... Anneler günün kutlu olsun.

Sezen Varol

---

Yıl 1957… Adana’da, yılın en uzun gecesinde gelen, ailenin ilk çocuğu annem, Derya Klinksiek… Hastalanan anneannemin bebeğine bakamayıp, kendi annesine teslim ettiği ve bir daha alamayıp dede-anneanne ile büyüyen çocuk, benim annem.

Harala gürele geçen lise yıllarının ardından, İngilizcesini geliştirmesi için İngiltere’de Oxford Üniversitesi’ne yollanır. Kısa bir zaman sonra, Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünü kazandığı haberi gelince, apar topar dönmesi istenir. Derken, buna da son verdirilip, görücü usulü ama bir yandan da severek evliliğe ilk adımını atar. 5 yıl arayla ablamla beni kucağına alır, türlü güzellikler barındıran beraber büyüdüğümüz yıllardan sonra, bu sefer hayat onu boşanma ile karşılar.

Çok sonraları kendi ifadesiyle de gerçek sevgiyi, güvenli ilişkiyi bulduğu yer yeni evliliği olur ve yeni maceralar başlar. Üç ülke, beş şehir ve dokuz ev değiştiren, psikolojik esneklik abidesi, alabildiğine muzur ve zeki, çocuk ruhlu, canım annem. Kendini yermektense veya kendini bir olumlamanın kollarına bırakmaktansa, geleni olduğu gibi yaşamayı, kabullenmeyi öğrendiğim kadın… Anneler günün kutlu olsun.

Saba Çil

---

Benim güzeller güzeli annem Ayşe Ozmuş, Sinop’un Boyabat ilçesinde yaşayan ailesinin ikinci kızıydı.  Okumak için çok çaba harcadığını anlatır ve bir gün gizlice lise sınavlarına girip Ankara hemşirelik okulunu kazanır. 4 yıl yatılı okuduğu arkadaşlarıyla da hala görüşür. Daha okulunu bitirmeden babasını kaybettiği için bir yanı hep hüzün kokar annemin. 1968’de tayin olduğu Tokat’a giderken, bindiği otobüste babamla tanışıp, ona aşık olur. 49 yıl aynı yastığa aşkla, sevgiyle baş koyarlar.

Herkese iğne yapabilen ama bir bana bir de abime kıyamayanım o. Canımız acıdığında ya da üzüldüğümüzde bizden daha çok üzülenim. Aile olmayı, sevmeyi, aşkı ve en önemlisi koluna taktığın en büyük takının okumak olduğunu her fırsatta bize hatırlatanım. Vatan ve aile için her şeyi göze alabilmeyi öğretenim. Ve canımın içi oğlum Altay’ı emanet ederken asla gözüm arkada kalmayanım. Seni çok seviyorum annem. İyi ki benim annemsin. Anneler günün kutlu olsun.

Nur Didem Ozmuş

---

Annem, Reyhan Çelikoğlu, İstanbul’da doğmuş ve büyümüş. Disiplinli, biraz asabi ve kuralcı bir babanın kızı. Tek hayalinin hep avukat olmak olduğunu söyler. Ortaokul ikinci sınıfta tarih sınavından geçemez. Üstüne bütünleme sınavına da bir talihsizlik sebebiyle giremeyince, bütün hayalleri söner... Babam okumamı istemedi der hep.

Baba baskılarından yorulur. Daha 17 yaşındayken, görücü usulü bir evlilik yapar. Kocaman, kalabalık bir aileye gelin gider. Hayat ne getirdiyse, onu yaşamıştı önce gelin gittiği semti Rami Eyüp’te, yıllar sonra da kendilerine ait olan Bahçelievler’deki bahçeli bir evde.

İki erkek, biri kız evladıyla tam da hayalini kurduğu bir yaşam derken, 32 yaşında eşini kaybeder. Üç evladına hayatını adar; hem annelik hem de baba rolünü üstlenir. Bugün 70 yaşında. Babamı kaybettiğinden beri tam 38 yıldır hiç makyaj yapmadı. Gülümsemesi onun en güzel makyajı oldu, kadınlığıysa 3 evladı ve torunlarına adanan hayatı… Kendi dünyasında hala umutlu, çocuk kalpli, sevgi dolu bir annem var benim…

Anneler günün kutlu olsun melek Annem...

Özlem Çelikoğlu

---

Annem, Kudret Kartal, 1962 yılında Tekirdağ, Malkara’da hayata gözlerini açar. O zaman şimdiki gibi atölyeler, kurslar ve hayatımızın kurtarıcısı internet yok. Büyüdüğü yer büyük bir şehir de değil. Kendi başına çaba harcayarak üretmek dönemi. Spora da meraklı. Eski bir basketbol oyuncusu annem, şimdi ise torunuyla oynamaktan yorulmak bilmeyen bir anneanne. Okul yıllarında folklor oynamış, sonrasında ise benim folklor oynamama vesile olan annem. Seramik takılar yapışına, kumaş boyamalarına hayran olduğum, durmadan üreten annem.

Alışverişlerimde beğendiğim çoğu şey için “bunu annem yapar” diyerek almaktan vazgeçişlerimin sebebidir annem. Nice dikişleri, örgüleri, batik kumaşları hep yaratıcılığından. Çocukluğumda evimizin duvarında çok sevdiğim bir resim. Sonradan annemin yaptığını ve uluslararası ödül aldığını öğrendiğim. Annem sanatın her renginde. Annem rengarenktir. Renk hayattır. Annem hayatımdır.

Türküler Uzundağ 

---
Canım annem, Nurten Gülnaz. Çok oldu veda edeli bize. Tam 19 yıl. 56 yaşında yoruldun hayattan ve hızlı bir vedaydı. Geriye birçok genç bıraktın. Birçok çocuk, birçok anne ve baba… Elinle dokunduğun her öğrencin bambaşka bir değer olarak devam etti hayatına.

Neyi mi başardın? Her durumdan, yaşamdan ve hayattan insanlara dokunmayı. Bize sevmeyi ama koşulsuzca sevmeyi, öğrencilerine ise emek vermeyi öğrettin. İyi ki sendin annem. İyi ki! Sonsuz anneler günün kutlu olsun!

Damla Birdal

---

Benim annem, Nilgül Akyürek, 1963 yılında Şanlıurfa dünyaya gelir. Viranşehir’de sürdüğü mütevazi yaşamından sonra kendisini kocaman bir şehir İstanbul’da 3 akrabasından oluşan aileler ile aynı hanede bulur. Küçücük bir evde, zamanın zor şartlarında, ekmek derdiyle koşuşturan babamın yokluğunda, annem bizleri büyütür.

Bir yandan, hayat onu evlatlarını kaybetme korkusuyla çok fazla sınar ama hiç yılmaz. Tiroid tedavisi gören oğlunun yanında pes etmeden direnir… Yanlış teşhis konulan kızından bir an bile desteğini esirgemez… Öyle ki, Urfa’da damdan düşen kızını, daha ağlamadan hastaneye yetiştirmiş biri. Bir diğer evladı elden ayaktan düşer ve 6 ay ömrü kaldığı söylenir. Oğlunu 3 ay sırtından indirmeden hastanelere taşır. Ve hepsinde de başarır. Annem, zamanın şartları nedeniyle belki okuyamaz ama en küçük kızının Diş Hekimliği okumasında en büyük faktör olur. 

Annem sadece bir anne değil, o bizleri bugün biz yapan bir kahraman, bir arkadaş, bir nefes… Anneler günün kutlu olsun canım annem. Seni çok ama çok seviyoruz!

Metin Akyürek

---

Annem, Fatma Gezgin, Aydın Nazilli’de 6 çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gözlerini açar. Daha bebekken başına talihsiz bir olay gelir. Henüz ilk yaşına bile basmamışken, avluda yanan ocağın üzerine düşer ve yüzünde yanık izi oluşur. Bundan bize hep üzülerek bahseder.

İlkokulu bitirdikten sonra dedem ne yazık ki okutmamış. Henüz 16 yaşındayken, dedem görücü usulü ile evlendirmiş. Annem tabii ki bu durumdan hoşnut değilmiş fakat bugüne dönüp baktığımızda iyi ki babanızla evlenmişim, bir daha dünyaya gelsem yine onunla evlenmek isterdim çok şanslıyım der...

Üç kardeşten en büyüğü olan beni henüz 17’sinde kucağına alır. Aslında kendisiyle birlikte bizi de büyütür. Annem… Güzel yüzlüm, al yanaklım... Seni çok seviyorum. Geriye dönüp baktığımda ne kadar güçlü bir kadın olduğunu anlıyorum ve seninle gurur duyuyorum. İyi ki benim annemsin, torunların ve ben seni çok seviyoruz. Anneler günün kutlu olsun.

Tülin Yüce

---

Anne… Çocukların genelde hayatında ağızlarından çıkan, söyledikleri ilk kelimedir, anne. Benim annem, Fatiha Aygıstova, beni 1963 yılında, Sovyet Birliğinde doğurdu.

Onun dediğine göre benim ilk kelimem de Mama idi. Rusça Mama – anne demek. Düşününce, mama, meme sonuçta mama yani Türkçe’de de anne çocuğunu doğuran ve ilk doyurandır. Teşekkür ederim benim güzel annem Fatiha Aygıstova. Sen artık beni yukarıdan görüyorsun ve ben sana dua ile ellerimi uzatıyorum. Seni seviyorum.

Amine Aygıstova

---

Güzel annem, Zeynep Melleç… Anne denince, daha 15 yaşındayken babamla aşkları aklıma gelir. Mersin, Mut İlçesi, Yapıntı Köyünün liseli öğrencileri, annem ve babam… Anneme kopya verip de gönlünü kazanacağına inanan bir babam, kopya almamak için daha çok ders çalışan annem var. Tabii, annem hemen kabul etmez bunu.  Hem bir yandan gurur var hem de sevgi bazen inatlaşmayla başlar.

Kısacası, aşk bir kişisel gelişim gibi. Babam, zamanında dedemin de babaannemi tekne ile dolaştırmasıyla başlayan aşklarının meyvesiydi. Annemse, liseyi okumak için köyünden ayrılan bir kardelendi o sıralarda.

Aşkın devamında ne mi oluyor? Dedem, annemi bir başkası ile nişanlandırır. Babam hiç durur mu? Kendi babası gibi tekne ile değil ama taksicilik yapan arkadaşını kandırıp, nişandan annemi kaçırması ile başlar evlilikleri. Eminim, iki taraf içinde kaçmak zor olmuştur, ama onlar iyi ki yapmışlar. Ben doğmuşum. Seni çok seviyorum anneciğim.

Melih Melleç

 

Twitter: @FlzDag
Instagram: benfilizdag

 

Yazının devamı...

“Evet! Tiyatro seyircinin nefesi, kahkahası, iç çekişi olmadan olmaz…”

Hadi Çağla Irmak’ı senden dinlemeye başlayalım…

Yabancı dil bilen sanatçılarımızın artması çok önemli… Peki, o günlerde Çağla nasıl bir genç kızdı? Hayaller kurar mıydı?

Çağla, belki de sihir gerçekleşti kim bilir ve şimdi hayallerinin peşinden gidiyorsun. Gelecek hayallerinde yolun neresindesin?

Peki, sanatçı bir aileden geliyorsun. Büyüdüğün çevre senin çekirdekten yetişmeni sağladı diyebilir miyiz?

Ailen seni başka bir mesleğe yönlendirmek istedi mi hiç?

Bu genç yaşta bu kadar çok tanınmak, bilinmek arada zor geliyor mu?

Malum Korona salgını dönemi… Herkes sosyal medyada canlı yayınlar, etkinlikler, yeni başlangıçlar içindeler. Buna yaratıcılık ile bakmamız gerekirse…

Demek kısa film geliyor. Gelelim, tiyatroda yaratıcılık… Tiyatro, taklit ve rol yapmanın ötesi midir?

Anlattıklarında sahne ve seyirciler var. Peki ya dijital dünyada tiyatro, tiyatro gibi midir?

Bir çeşit dijital ekrandan Tiyatro oyun okuması değil mi?

Bunu sormazsam bana kızarlar. Araya sıkıştırayım. Aşk hayatın ne durumda bunca koşturmacanın arasında?

Elbette, biz de hep işten konuşmaya devam ederiz. Peki… Tiyatroculuğun yanında sosyal medyada fenomensin. Bizi o yeni mecrada, sence, neler bekliyor?

Fenomenlik de bu dijital çağın yeni mesleklerinden biri der miyiz?

Hani reklam yapıyorlar ya ellerinde şu ruj, bu ayakkabı, o t-shirt, şu restoran...vb. Seni ise nadiren marka reklamlarında görüyoruz. Neden?

Haklısın, seni çoğu zaman yardım kampanyalarında görüyoruz. Bu da senin sosyal medyadaki diğer fenomenlerden farkın diyebilir miyiz?

Gelelim sona… Okurlara, yeni dünya diliyle “takipçilere” tavsiye etmek istediğin ne olabilir?

Twitter: @FlzDag
Instagram: benfilizdag
Facebook: Filiz Dag
Linkedin: Filiz Dag

Yazının devamı...

Roman yazarken, kafanın içinde yeni ve eşsiz bir dünya yaratıyorsun. Yarattığın o dünyanın tek yüce gücü sen oluyorsun.

Her şey hayal etmekle başlar. Çok okur, araştırır, yazarsın. Sonra siler, sonra tekrar yazarsın. Kimi zaman üstüne uykuya yatarsın. Kimi zaman beğenmez atarsın, ya da bir bilene danışırsın. Hepsinin ardından artık yola çıkarsın.

Berker Okan, bu hafta konuğum… Deyimim tam yerindeyse, hayallerinden gerçek yaratıyor. Son Yolculuk, Mavi Kız Kahve Çocuk, Kırmızı Atkılı İstavrit kitaplarının yazarı, en güzeli bir de Bilişim Öğretmen’i.

Yeni nesil yazarlar arasında dibine kadar hakkını verenlerden.

Hayranlık duymamak elde değil Berker’e. Karşılaştığı onca acı tecrübe ve olumsuzluklara göğüs gerdi. Her birinden bir ders çıkardı. Öğrenmeye devam ettiğine inandı. En güzeli de can parçası annesini romanlarında ölümsüz bir kahraman yaptı.

Berker, yazdığı kitaplardan birinde şöyle diyor: “

Şartlar ne olursa olsun. Pes etmek yok, ders çıkarmak var diyor bizlere…

Berker Okan’ı tanıyalım…

Merhaba öncelikle; 1982 yılında İstanbul’un Rami semtinde dünyaya geldim. Civardaki semt okullarında “çalışsa yapar” diye bahsedilen öğrencilerden biriydim. Çok çalışkan değildim. Hala da değilim. Sadece en büyük özelliğim nesneler ve olaylar arasındaki bağlantıları, örüntüleri, çok kolay kurabilmemdir.

Aslında bu da yaratıcılığın tanımlarındandır. Olaylar arası bağlantı kurmak ve büyük resmi görebilmek…

Evet, küçükken bu sayede hep sivrilmişimdir.

Romanlar yazdın ve kitaplarını okuyan, yenilerini yazmanı bekleyen bir kitleye ulaştın. Okuldayken seni keşfedip, yönlendiren bir öğretmenin oldu mu?

Açık ve net, hayır. Küçüklüğümde coşkun akan bir nehir gibiydim, fakat yatağımı bilmeden akıyordum. Bir söz vardır: “.” Ben o öğretmenle eğitim hayatım boyunca bir türlü karşılaşamadım. Görece vasat okullarda, kalabalık sınıflarda eğitim aldım.

Peki, ailenin senin gelişimine katkısından söz açarsak?

Tabii, sahip olduğum bunca vasatlığın içinde olağanüstü bir anneye sahiptim. Çok fazla konuşurdu bizimle ve çok fazla hayal kurdururdu. O hayallerin içinde her şey olabiliyordum ben.

Anneler, değerleri paha biçilmez. Ya baban?

Babam bütün ipleri annemin zekâsına teslim etmiş bir adamdı. Ne yaparsam yapayım annemin desteğini hep arkamda buldum. Bu bana hep bir yukarıya sıçrama motivasyonunu verdi. Hiç tereddüt etmedim yeni adımlar atarken.

Örnek vermen gerekirse?

Annem, 30 yaşımda yeni bir üniversiteye başlamama bile itici güç olmuştur. Diplomamı onu kaybettikten altı ay sonra mezarına götürdüm.

İlk ne zaman karalamaya başladın?

Yazmanın büyülü dünyasıyla 20’li yaşlarımın başında tanıştım. “demişim son kitabımda.

Güzel söz… Seni değiştiren ve sana yazdıran bunlardan ilk hangisi dersek...

Beni aşk değiştirdi. İlk defa birine kendimi anlatmak istedim ve o beni dinlemedi. Ona söyleyemediğim her şeyi yazmaya karar verdim. Daha sonra bu durumda kalan insanların, yani büyük şairlerin, kendilerini nasıl ifade etmeye çalıştıklarını anlamaya çalıştım. Anlatmak istediğin kişi seni dinlemeyince, sen hep sorunu kendinde buluyorsun. Oysa, onun seni dinlemek istemediğini hiç düşünmüyorsun. Her seferinde daha güzel sözcüklerle kendini anlatmaya çalışıyorsun. Bir gün geliyor, derdini anlatmak istediğin kişi sana hala sağır fakat çevrende senin ne anlattığını dinlemek isteyen onlarca insan bulmuşsun.

O zaman kısa bir merak giderelim okurlarına. Şimdi ne durumda aşk hayatı?

Aşk var. Hep var. Bazen şekil değiştirir, bazen siluet. Ne var ki geçen yıllarla birlikte artık duygular daha rafine hale geliyor; ilk gençlikteki gibi yılkı atıymışçasına dizginlenemez değil. Bir yaşa kadar hayatın aşka göre, bir yaştan sonra aşkın hayatına göre şekil alıyor. Yapabileceğim bütün kelime oyunlarını yaptım, hadi sonraki soruya geçelim...

Tam edebiyat yaptın… Pekala, roman yazmakta yaratıcılığı nasıl anlatırsın? Hikaye oluşturmanın ötesi midir?

Roman yazarken, .

Hiç böyle düşünmemiştim. Örnek verir misin?

Mesela, istediğin karakteri ikilemde bırakıp, istediğine güzel seçimler yaptırıp, dilediğinin yaşamına son verebiliyorsun. Bu bir yazarın başına gelebilecek en keyifli duygu olmalı. Bir masada kurgu yaparken oluşturduğun dünyanın karakterlerini yaratırken, mekânlarını donatırken, bir yandan olay akışını sağlayabilmek, benim için, zekâmın bütün olanaklarını kullanmak anlamına geliyor. Bu da bana sonsuz bir haz veriyor.

Sevgili anneni kanserden kaybettiğini biliyorum… Sanırım, hayat sadece kitaplarlayken avuçlarımızın içinde.

Evet, yaklaşık iki sene süren bir kanser mücadelesi verdik annemle. Bir yere kadar her şey olumlu gidiyordu. O zamanlar olanın bitenin çok da farkında değildim.

Çok zor olmalı…

Tedavi süreci kötüye gitmeye başladığında bilinmeze sürüklendiğimi ve bir yerden sonra kaybolacağımı hissettim.

Nasıl üstesinden geldin?

Bir karar aldım ve bu süreçte başıma gelecek her durumu, daha sonra yazacağım bir kitabın bana sunulan ön gösterimi olarak kabul etmeye çalıştım. Bu, duyduğum üzüntünün şiddetini arttırsa da - - bilinmezlikte sürüklenişime son verdi. En sonunda yaşayamam, katlanamam, dayanamam dediğim durumların içindeyken de içimdeki çocuğun gözlerini kapatıp, hepsi geçecek diye kendimi teskin etmeye çalıştım.

Ve üçüncü kitabın…

Evet… Annemle verdiğimiz mücadele bir roman oldu ve annemi bir roman karakteri olarak yaşatmayı başardım.

Anneni özlediğinde ne yapıyorsun?

Bu çok keyiflendiren bir duygu beni. Her şeyin ardından insandan geriye sadece anılar ve ona duyulan özlem kalıyor. Bir de rüyalar. Bu anları hiçbir şeyin bozmaması için her şeyi susturuyorum. Tipik bir “anılar resmi geçidi”ne saygı duruşu…

Hayat bu dünyada son bulsa da anneni romanlarında yaşatıyorsun. Kendi mucizeni yaratıyorsun. Yaşam, bir hikaye gibi…

Evet, şunu ekleyeyim. Kemoterapi ünitelerinde, ameliyathanelerin önlerinde, hastane odalarında tanık olduğum durumlar, tanıdığım insanlar, yaşadığım süreçler hepsi yazarken artık beni daha güçlü kılıyor. İnsan en çok deneyimlediği bir şeyi yazarken kendini rahat hissediyor. Bu tecrübeler de ömrümün sonuna kadar yazacağım her kitapta bana ışık tutacak.

Yazar olmak isteyenlere yaratıcı yazarlık eğitimleri dahi veriliyor. Yazarlıkta yaratıcılığı geliştirmek için ne dersin?

Yaratıcılığı geliştirmek tamamen zekânın kıvraklık kabiliyetiyle alakalı. Nasıl bir sporcunun mükemmele ulaşmak için sonsuz deneme yapması gerekiyorsa, yazarlıkta da varsayımların olduğu sonsuz senaryoyu test etmek gerekiyor, çok fazla teknik okuma yapmak gerekiyor. Olabildiğince farklı ve fazla kitap okumak gerekli mesela. Değişik stilde yazan yazarların kitaplarını okumak bu kıvraklığı yakalamada bana çok yardımcı oluyor. Zaten okuduğun kitap sayısı arttıkça yazım dünyasının evrensel kurallarını öğreniyorsun ve bir yerden sonra en başta bahsettiğim kavramlar arası ilişkileri görmeye başlıyorsun. Gerisi senin düşüncenin özgürlüğüyle, bilginin sınırlarıyla ve zekânın kabiliyetiyle şekilleniyor.

Sen bunu nasıl yakalıyorsun?

Ben bu esnekliğe ulaşmak için video paylaşım sitelerinden çok fazla bilimsel tartışma izlerim, sesli kitapları akış hızlarını artırarak dinlerim, insanların başına gelen her şeyi ve yaşanmış olayları unutmamak üzere zihnimde kayda almaya çalışırım. Bunlar benim yaratıcılığımı besleyen şeyler…

Gelelim Berker’i motive edenler, ona ilham verenler dersek…

Çalışma odama, kitapların arasına girmek derim. Klasik müzik dinleyerek, okuyarak

Masan seni çağırıyor, gülümsettin beni. Peki neden klasik müzik?

Klasik müzik duygularımı düzene sokuyor her zaman. Bu arada çalışma odamın içindeki bütün eşyaları ve kitapları özenle seçtim ve ekledim. Dikkatimi dağıtacak, beni dışarı atacak hiçbir şey yok burada.

Hımm… Titiz ve düzenliyimdir mi diyorsun?

Daha çok aslında demek istediğim…

Devlette Bilişim Öğretmenisin ve bir yandan romanlar yazıyorsun. Bilgisayar ve edebiyat…

Evet, çok severek yaptığım iki meslek: Öğretmenlik ve yazarlık. Bilgisayar ve edebiyat arasında bağ kuracak olursam ilk önce bir tezattan bahsetmem lazım. Bilgisayar hep iki durum üzerine şekillenir. Üçüncü bir ihtimal dijital dünyada yoktur. Roman yazarken ise olabildiğince çok ihtimali masaya koymalısınız ki yazdığınız kusursuza yakın olsun.

Buradan nasıl bir fayda çıkarabiliriz?

Çok basit. Sayısal düşünmeye alışkın insanlar, olumsuz yeni durumlara çok hızlı bir şekilde çözüm üretmeye yatkındır. Zihnim sürekli çözüm odaklı çalıştığı için romanlarımın kurgusunda hiç köşeye sıkıştığım hissine kapılmam.

Peki Bilişim Öğretmeni olmandan bahsedersek?

Sorma… Öğretmen olduğumu duyan herkes beni Edebiyat Öğretmeni sanıyor. Bilişim Öğretmeni olduğumu duyduklarında şaşırıyorlar haliyle. Çalıştığım okul %1’lik dilimden öğrenci alan, sayısal seçim yapan öğrencilerin yoğun olduğu bir okul. Sayısal becerileri çok yüksek olan öğrenciler ile çalıştığım için verdiğim eğitimin yanında onlar için en büyük gayretim okuma alışkanlıklarını geliştirebilmek konusunda oluyor. Bu onlara kazandırabileceğim en güzel beceri diye düşünüyorum.

Seni nasıl kabul ediyor öğrencilerin?

Onlara da sormak lazım… Öğrencilerim öğretmen Berker Okan’ı, sanırım, daha çok seviyor.

Dijital dünya ve sosyal medyada oldukça aktifsin.

Facebook kullanıcısı olmam 2007 yılına dayanıyor. Evet, o mecrayı etkin kullanıyordum. Hatta ilk kitabımın okuyucu kitlesini oradan oluşturdum diyebilirim.

Diğerlerini de çok sık kullanıyorsun, takip ediyorum…

Hepsini hakkını vererek kullanıyorum. Bir kimlik yönetimi yapıyorum. Çünkü, bir ismi temsil ediyorum orada da. Dijital dünya ile gerçek dünyadaki o iki kişi arasında herhangi bir tutarsızlık doğurmamaya özen gösteriyorum. Bu zamandan sonra insanlara ulaşmak istiyorsan insanların cep telefonlarına bir şekilde girmen gerekiyor. Ortalama günde 6-7 saat ekrana bakma süresi olan insanlardan bahsediyoruz. Ben kendi adıma daha çok canlı yayın yapmaya çalışıyorum bu süreçte. Kendimi, fikirlerimi, yazdıklarımı merak edenlerine bu mecradan anlatmaya çalışıyorum.

Son olarak, yeni nesil bir yazarsın. Dijital dünya için kitaplar üzerinden ne planlıyorsun?

Bir yazarın yazdığı kitabı seslendirmesinin yazdığı kitaba anlam bakımından biraz daha derinlik ve hayat katacağını düşünüyorum.

Örnek verir misin?

Tabii, mesela sosyal medya üzerinden her gün bir bölüm olacak şekilde romanımı okuyorum. Okumam bittiğinde, kitabımı bir kitap okuma sitesine yükleyebilirim. Bu sayede, dijital bir arşive girmek de çok değerli olacak.

 

twitter: @FlzDag
instagram: benfilizdag

Yazının devamı...

En büyük hayalim Türkiye’nin “Yapay Zeka”da bir güç merkezi, bir santral haline gelmesi!

Korona günlüklerimizi küreselce yazıyoruz. Dünyadaki hemen hemen herkes en üretken ve yaratıcı olması gerektiği zamanlarını yaşıyor. Mesela, sosyal medyaya bir giriyorum 7/24 canlı yayın, canlı eğitim, canlı konser, canlı toplantı... Ne ararsak, hatta kimi ararsak var.  Bilgiye, kaynak kişilere bu denli rahatça erişmenin kıymetini evlere kapanınca anlayacakmışız meğer...

İnsanlık yepyeni bir dünyaya daha uyum sağlayacak. Bu yüzden tanımına Gelecek Öncesi Çağlar diyorum. Dijital bir Rönesans dönemindeyiz. Bilim, kültür ve sanat erişimi cepte. Böyle zamanlarda içimi açan yeni örnekler görmek, farklı şeyler okumak, dinlemek bana çok iyi geliyor.

 

İyi ki dijital teknolojiler var da yaşadığımız süreci tam bir düğüm olmaktan çıkarıp, gerçekten hayatımızı kolaylaştıran çözümler sunuyor. 

Tekin Meriçli bu dijital gençlerden. Bir bilim insanı ve girişimci. Yapay zeka, robotik, otomasyon gibi bizlerin hayatına yeni giren bu terimlerin yıllardır mutfağında, üretiminde. Kurdukları şirketle, lojistik sektörüne yeni bir alan katıyor, kocaman tırlara yapay zeka, bir beyin, ekleyip onların sürücüsüz kullanılmasını sağlıyorlar.

Bugünlere örnek olsun diye Tekin bana Piaget’nin bir sözünü hatırlattı: “Zeka, ne yapman gerektiğini bilmediğinde kullandığın şeydir”. Tam da bu noktadayız. Zekamızı kullanmak…

- Seni tanıyalım Tekin Meriçli..

1982’de İstanbul’da doğdum. Lisans derecemi 2005 senesinde Marmara Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği, Master derecemi 2007 senesinde ABD’de University of Texas at Austin’in Bilgisayar Bilimleri, doktora derecemi ise 2014 senesinde Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nden aldım. Doktoramın ikinci yarısında, TÜBİTAK’tan kazandığım bursla ABD’deki Carnegie Mellon University’ye geldim. Devamında Carnegie Mellon Robotik Enstitüsü’nden doktora sonrası araştırmacı teklifi alıp Pittsburgh’a yerleştim. Robotik Enstitüsü ve İnsan-Bilgisayar Etkileşimi Enstitüsü’nde bir süre görev yaptıktan sonra yine Carnegie Mellon’ın Robotik Enstitüsü’ne bağlı Ulusal Robotik Mühendislik Merkezi’ne (National Robotics Engineering Center) kıdemli mühendis olarak katılıp zaman içinde özel bir tür öğretim görevliliğine terfi ettim.

- Girişimciliğe bundan sonra başlıyorsunuz değil mi?

- Evet, ağabeyim Çetin Meriçli’nin de dahil olduğu otonomi grubundaki kıdemli birkaç arkadaşla birlikte otonom tır konvoyları tasarlayıp inşa etmeye karar verdik. Locomation isimli startup şirketimizi kurduk ve 2018’de Carnegie Mellon’daki görevimden ayrıldım. Şirketimiz Locomation’da Chief Technology Officer olarak görev yapıyorum ve tırlar için otonom sürüş teknolojilerinin geliştirilmesi yönündeki eforların öncülüğünü üstleniyorum.

- Çocukluğuna değinelim, nasıldın?

Hem de ortaokul dönemi. Çok etkileyici. Çalışmaların duruyor mu?

Ailenin yaklaşımı nasıl oldu sen küçükken?

Peki, Tekin çocukluk hayalini gerçekleştirdi diyebilir miyiz?

Robot köpeklerdeki motor sesine ve hareket becerisine tutulmak. Kulağa ilginç geliyor… Hayal dünyası ve yaratıcılık gerektiriyor diye düşünüyorum.

Bir çeşit multidisiplinerlik. Farklı alanlar, farklı tecrübeler yaşamak veya bunlara maruz kalmak, zorunda kalmak. Böyle dönemlere örnek kimleri verebilirsin?

Anlıyorum. Zorunda kaldığımız anlar çözüm üretmemizde itici güç oluyor. Robotlar için de bu mümkün mü? Yaratıcılık bekleyebilir miyiz?

Örnek verebilir misin?

Robotlar, hem de en az insan kadar zeki olanları… Peki, sen hiç karşılaşmadığın bir durumla yüz yüze geldiğinde çözüm üretmek için yaratıcı olmanda seni neler motive eder?

Ne kadar rahatsan o kadar fikrin var diyelim. Bu yeterli mi?

Türkiye’de Yapay Zeka ve Robotik çalışmaları hakkında hayallerini konuşalım…

Peki, bu çalışmalar daha fazla nasıl desteklenmeli?

Teşfik ve yatırım konusunda kendi alanında örnek vermek gerekirse sürücüsüz araç tasarımına şu anda dünyada ne gibi bütçeler ayrılıyor?

Sizin işiniz için karlılığı yüzde kaç öngörüyorsunuz?

Kaç aracı bu şekilde yapay zekayla donattınız?

Lojistik alanında özellikle tırlarda otonom araç kullanımına geçişin faydaları neler?

Örnek vermen gerekirse?

Peki, tamamen otonom tırlardan yakın zamanda söz edebilir miyiz?

Yapay Zeka hızla geliyor. Film gibi. Gelelim Tekin Meriçli gelecek hakkında bilim kurgu hayali kurarsa…

Son olarak bu alanda ilerlemek isteyenlere tavsiyelerin nedir?

Twitter: @FlzDag
Instagram: benfilizdag

Yazının devamı...

© Copyright 2021

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.