Arkeoloji15 yıllık bir Latmos yolculuğu

15 yıllık bir Latmos yolculuğu

20.07.2026 - 21:40 | Son Güncellenme:

Latmos’ta 15 yıldır süren yolculuğum eşsiz güzellikleri görmemi ve yaşamamı sağladığı gibi zaman içinde onların nasıl yok edildiğini izlememe de neden oldu

Haberlerimizi Google'da Takip EdinGelişmelerden anında haberdar olun.Google'da tercih edilen kaynak olarak ekleyin
15 yıllık bir Latmos yolculuğu

VAROL AYDIN - Latmos’ta 15 yıldır süren yolculuğum eşsiz güzellikleri görmemi ve yaşamamı sağladığı gibi zaman içinde onların nasıl yok edildiğini izlememe de neden oldu

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Bu yazı, 15 yıl önce bir ilkbahar ekinoksunda başlayıp belki de hiç bitmeyecek bir gezinin kısa bir özeti olacak. O ilk günkü turda, taşkın yapan Büyük Menderes Nehri’nin sularının doldurduğu Söke Ovası’nın kıyısından geçip Latmos’a çıkmıştım. Zeytin ağaçları arasında yükselen devasa kaya kütlesi Kulaklı Kaya, Latmos’ta gördüğüm ilk gnays kaya kütlesiydi ve bilinmezliklere açılan bir kapı gibi oldu benim için. Yolun her iki tarafını kaplayan bahar çiçekleri eşliğinde Taşköprü Vadisi’ni geride bırakıp dağın yüksekliklerine çıkarken göz alabildiğince uzanan fıstık çamı ormanlarının güzelliği aldı sırayı, sonra da uzaklardaki boydan boya uzanan dağın eşsiz kayalık peyzajı eşliğinde fıstık çamı ağaçları ve gnays kayalıklar arasında büyüleyici bir manzara sunan Çavdar Göleti. Sonrasında birden Sarıçay’la karşılaştım, yemyeşil orman ve gnays kayalar arasında yavaş yavaş süzülerek akan nehrin görüntüsü çok etkileyiciydi, arabadan inip akan su boyunca yürümüş, gnays kayaların üzerinde oturup dağa günümüzdeki adını veren Beşparmak Zirveleri’ni izlemiş ve başlayan bahar yağmuruyla ıslanmıştım. Yolun bir sonraki durağı Amyzon Antik Kenti olmuştu, o güzel doğaya eşlik eden geçmişin izleriyle ilk kez karşılaşmamdı bu.

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Akşam evde, günün fotoğraflarına bakıp bir sunu hazırlarken, yaşadığım kentin ve hayatımın iki adım ötesinde ne kadar eşsiz bir yerin olduğunu fark etmenin şaşkınlığı ve çekiciliğiyle, o fıstık çamı ağaçları ve gnays kayalar arasında süzülen Sarıçay’ın fotoğrafına “gelecek yıl kaynaklarına yürüyeceğim bu suyun” notunu eklemiştim.

Haberin Devamı

Öyle de oldu sonrasında, o günkü gezi uzun bir yolculuğun başlangıcıydı benim için, hayatımı değiştiren, o eşsiz bölgeyi adım adım gezmeyi, öğrenmeyi ve bir yerden sonra artık oralı, Latmoslu gibi olduğumu hissettiren bir yolculuk. Bir taraftan kendime bir yer edinmiş olmanın aidiyeti, diğer taraftan da sanki bir ebeveyn gibi koruyup kollama duygusunun geliştiği bir yolculuk oldu, geride kalan 15 yıl benim için.

Haberin Devamı

Bu yazının devamında bunca yıldır öğrendiğim Latmos’u, Benim Latmos’umu dile getirmeye, bir uzmandan öte bir gezgin ve bir Latmoslu gözüyle o eşsiz bölgeyi özetlemeye çalışacağım.

Haberin Devamı
Haberin Devamı

15 yıllık bir Latmos yolculuğu

Canlı bir kavram

Latmos biraz belirsiz bir kavram benim için. Genellikle “günümüzdeki adıyla Beşparmak Dağları’nın geçmişteki adı olan Latmos Dağı/Dağları” olarak dile getirilse de sanki sadece bir dağ ya da bölge adı değil, eşsiz doğası ve kültürel mirasıyla yalnızca coğrafi bir tanımlama olmanın çok ötesinde. Yüz milyonlarca yıllık gnays kayaları, fıstık çamı, sarıçam ve meşe ormanlarını, uçsuz bucaksız zeytinlikleri, 8 bin yıl öncesine tarihlenen kaya resimleri ve yaşam alanlarından bugüne kadar süren kesintisiz insan yaşamının izleri olan Luvi yazıtları, antik kentler, kaleler, kuleler, taş döşeme antik yollar, her yerde karşınıza çıkan kaya mezarları, eski mezarlıklar, demir işlikleri, kovanlıklar, hâlâ kullanılan tarım terasları, süregelen insan yaşamı ve üretimiyle, geçmişten günümüze değişerek devam eden yaban hayatını kapsayan canlı bir kavram Latmos.

Haberin Devamı

Antik belgelerde ilk kez M.Ö. 6. yüzyılda yaşayan Miletoslu Hekataios bahseder Latmos isminden ve Herakleia Antik Kenti’nin öncülü eski Latmos kentinin arkasındaki dağın adıyla anıldığını yazıp Homeros’un İlyada Destanı’nda bahsettiği Phtherion Dağı’yla eşleştirir.

Osmanlı kaynaklarında, 1891 tarihli Aydın Vilayet Salnamesi’nde Beşparmak Dağları’nı da içeren daha geniş bir dağ silsilesinin tamamına geçmişte Latmos dendiği belirtilir.

Asaf Gökbel ve Hikmet Şölen’in yazdığı 1936 tarihli Aydın İl Tarihi kitabında ise Akçay Ovası’nın doğusundaki Karıncalı Dağı’ndan Kocaorman (Ilbıra) Dağı’na kadar Madran, Gökbel ve Beşparmak Dağları’nın geçmişte Latmus Silsilesi olarak tanımlandığı ifade edilir.

Benim Latmos’um jeolojik ve kültürel özellikleri çok benzer olan Madran, Gökbel ve Beşparmak Dağları’nı içine alsa da bu yazı, günümüzde Beşparmak Dağları olarak bilinen, güneyde Bafa Gölü ve Milas Ovası, batıda Söke Ovası, kuzeyde Büyük Menderes Ovası ve doğuda Çine ve Karpuzlu ovalarıyla sınırlandırılabilecek bölgeyi kapsayacak.

Haberin Devamı

Jeolojik geçmişi

Latmos jeolojik olarak Anadolu’nun en eski bölgelerinden biri, coğrafyasının en özgün parçalarından olan kaya resimlerinin, Luvi yazıtlarının ve fresklerin işlendiği, tarih öncesi insan yaşamının kovuklarına sığındığı, antik kentlerin ve günümüzdeki evlerin, kaya mezarlarının, bal kovanlıklarının ve sebze/meyve ambarlarının yapımında kullanılan gnays kayaların oluşumu 500-600 milyon yıl öncesine tarihleniyor. Yapılan çalışmalarla 1-1.2 milyar yıl öncesinde oluşmuş gnays kayalar saptanmış durumda.

Anadolu toprakları henüz oluşmamışken, yaklaşık 500-600 milyon yıl önce Gondvana ana kıtasının derinliklerinde yüksek basınç ve sıcaklık altında magmanın dönüşümüyle oluşan gnays kayalar zamanla Gondvana ve Laurasia kıtaları arasındaki Tethis Okyanusu tabanından yükselmeye başlarlar.

Yaklaşık 12 milyon yıl önce tamamlanan Anadolu’nun oluşumuyla Menderes Masifi’nin bir parçası olarak Madran, Gökbel ve Beşparmak Dağları’nın yüzey yapısını şekillendiren bu gnays kayalar bölgenin çok değerli jeolojik mirasları oldukları gibi insan yaşamı ve bölge kültürünün gelişiminde de belirleyici olurlar.

Yerleşim izleri

Latmos’ta insan yaşamının ilk yerleşim izleri geçmişte Ege Denizi’yle bağlantılı olan Latmos Körfezi’nin kıyılarında, İsa Mağarası’nın bulunduğu vadide ve Taşköprü Vadisi’ndeki Malkaya Mağarası’nda saptanmış. Gnays kayaların yeryüzüne çıktıktan sonra devam eden başkalaşımları ve aşınmalarıyla oluşan kovuk ve kaya mağaraları insan yaşamı için sığınak olurken yaşamlarını aktardıkları resimleri çizmeleri için de zemin oluşturmuşlar.

Alman arkeolog Anneliese Peschlow’un bilim ve kültür hazinemize kazandırdığı Latmos’un tarih öncesi kaya resimleri, günümüzden 6-8 bin yıl önce yaşayan insanların gnays kayaların altlarındaki oyuklara ve duvarlara yaptıkları çizimler olarak bugünlere kadar ulaşmış bölgenin en eski kültürel miraslarıdır. Peschlow’un 170’ten fazla alanda belgelendirdiği tarih öncesi kaya resimleri daha sonra farklı alanlarda da saptanmış ve kültürel miras olarak tescillendirilmiştir. Günümüzde en bilinenleri Göktepe, Kovalan, Kovanalan, Karadere, Balıktaş, Kerdemelik ve İkizada gibi yerlerde olan kaya resimlerinin en önemli özellikleri kadın, erkek, aile, çocuk, şenlik gibi betimlemeleri içerirken savaş ve av sahnelerinin simgelenmemiş olmasıdır. Madran Dağı’ndan Bafa Gölü kıyısına kadar geniş bir alanda saptanan kaya resimleri halen bilinen alanların dışında da bulunmakta ve kültürel miraslarımıza eklenmektedir.

Latmos’ta tarih öncesi kaya resimlerinden sonra bilinen en eski insan yaşamı izlerinden biriyse Suratkaya Luvi Yazıtları’dır, M.Ö. 1300-1200 yıllarına tarihlenen bu Hitit dönemi yazıtları yine Anneliese Peschlow tarafından bilimsel olarak belgelenmiştir. Bu yazıtlar Binkoyunağılları sırtlarının kuzey yamaçlarında yandan bakılınca insan yüzünü hatırlatan bir gnays kaya kütlesinin yağmurdan korunan duvarına işlenmiştir.

Suratkaya Luvi Yazıtları’nın tarihlendiği M.Ö. 1300-1200’lü yıllar Latmos’ta kentleşmenin olduğu zamanlar olarak da kabul edilebilir. Bölgedeki kent isimleri ilk kez Hitit kayıtlarında karşımıza çıkar. Kral II. Murşili’nin M.Ö. 1320’li yıllarda Arzawa Krallığı başkenti olan Apasa’ya düzenlediği seferi anlatan belgelerde adı geçen İalanti ve Milawanda gibi kent isimlerinin günümüzde bilinen Alinda ve Milet antik kentlerinin öncüllerini tanımladıkları kabul edilmektedir.

Antik Karya kentleri olan Alinda, Amyzon, Eski Latmos Kenti, Herakleia, Euromos ve Karya’nın kutsal merkezlerinden Labranda’yla İyonya kenti olan Myus günümüzde de Latmos’un Beşparmak Dağları’nda kalıntılarıyla varlıklarını sürdürmektedirler.

Latmos’un Karya döneminden kalan insan yerleşim izleri sadece kentlerle sınırlı değildir. Karaağaç Kalesi gibi daha erken dönemlere tarihlenen yerleşimlerle birlikte Çulhalar Karataş Kalesi, Çataltepe Yerleşimi, Nalbantlar Kalesi, Teke Asar, Teylim Asar, Kaygılı Kalesi, Güzeltepe Yerleşimi, Atavlusu Kalesi, Kullar, Şenköy ve Yağışlar’daki yerleşim alanları, Bağarcık Yukarı Yerleşke, Sazak Asar ve Ören Asarı gibi Karya ve sonrasındaki Helenistik dönemden Roma Dönemi’ne kadar tarihlenebilecek kalıntılar bulunmaktadır. Buraları birbirine bağlayan taş döşeme antik yollar günümüzde de varlıklarını sürdürmektedirler. 

Bağarcık Yukarı Yerleşke, Teke Asar, Güzeltepe ve Taşköprü gibi büyük nekropol alanlarıyla birlikte Nalbantlar, Bağcılar, Güdüşlü, Çakırbeyli, Çöğürlük, Kızıltepe, Ören, Kızılcabölük, Bağarcık, Karahayıt, Çavdar ve Çeşmeköy çevresindeki birçok alanda görülebilen kaya mezarları da günümüze kalmış geçmişin izleridir.

Latmos’ta yaşam Doğu Roma/Bizans döneminde de kesintisiz sürmüş, günümüzde Sayrakçı, Bağcılar, Bıyıklı, Gözkaya, Çöğürlük, Morçum, Çörlen ve Karahayıt kaleleri bu dönemlerin izlerini taşıyorlar.

Latmos M.S. 7.-8. yüzyıldan itibaren Hristiyanlık için de çok önemli bir merkez olmuş. Sina ve Arap Yarımadası’ndan gelen Hristiyanlar gnays kayaların altlarında kiliseler, sığınaklar ve ibadet alanları oluşturmuşlar, geçmişin kaya resimleri gibi dini inançlarını fresklerle kayalara işlemiş, kiliseler ve manastırlar inşa etmişler. Bugün İsa, Pantakrator, Yediler, Stylos, Kilimli Kilise ve Gökkaya mağaralarında bu fresklerin kalıntılarını görebilmek mümkün. Stylos ve Yediler Manastırları ile Bafa Gölü’ndeki adalarda kilise ve yapılar da hâlâ ayaktalar.

Yörük/Türkmen göçleriyle birlikte Türklerin bölgeye yerleşimi de Latmos’ta insan yaşamının devamını getirmiş. Bugün birçok köyün hemen yakınında eski köy yerleşimlerinin kalıntılarını görebilmek mümkün, yine Kudurgan, Bozalan, Anadolu Gediği gibi eski mezarlık alanlarındaki mezar taşlarında eski Türk tamgalarının izleri varlıklarını sürdürüyor.

Kapıkırı’ndaki Göl Kalesi’nde Menteşoğulları Dönemi izleri, kuzeyde Cincin Kalesi, Cincin Koçarlı ve Dedeköy Cihanoğlu camileriyle Tekeli Namazgâhı, Koçarlı Cihanoğlu Kulesi ve Koçarlı Kethüda Ahmet ve eşi Ayşe Köprüsü gibi Osmanlı Dönemi eserleri de kültürel mirasımızın parçaları arasındalar.

Günümüzde Latmos’taki insan yaşamı ve üretimi de geçmişin izlerini taşıyarak devam ediyor. Gnays kayalardan yapılmış eski zeytin işlikleri ve gnays kayaların üzerine yerleştirilmiş bal kovanlıkları artık kullanılmasa da zeytincilik ve bal üretimi köylülerin önemli gelir kaynaklarından. Gnays kayalıklarla bütünleşmiş fıstık çamı ormanları da çam fıstığı üretimiyle bölgeye büyük gelir sağlıyor. Hayvancılık ve geçmişten beri kullanılan tarım teraslarında sebze ve meyve üretimi de devam ettiriliyor.

Latmos sadece insan yaşamının izlerini taşımıyor, flora ve faunasıyla da çok değerli, birçok endemik bitki türüyle birlikte oklu kirpi, tilki, çakal, vaşak ve saz kedisi gibi yaban hayatı türlerine yuva olmuş durumda. Geçmişte Anadolu parslarının yaşam alanlarından biri olmuş, yaban keçileri, kurtlar ve ayılar da yaşamış bu topraklarda ama insan hayatı için yok edilmişler.

15 yıllık bir Latmos yolculuğu

Günümüzdeki tahribat

Latmos doğal ve kültürel miraslarıyla gelecek nesillere taşınması gereken eşsiz bir hazine ama özellikle son 30 yıldır madencilik çalışmaları nedeniyle büyük risk altında. Latmos’ta yaşamı var eden gnays kayalar aynı zamanda feldispat, kuvars ve kuvarsit gibi madenleri içerdikleri için madencilik çalışmaları nedeniyle yok ediliyorlar. Bugün Karakaya, Köprüalan, Söğütözü, Çavdar, Güzeltepe köyleri ve Labranda çevresinde çok geniş alanlar tahrip edilmiş ve geride bırakılan büyük pasa yığınlarıyla kaplanmış durumdalar.

Madencilik çalışmaları bölgeye büyük zarar verdiği gibi Milli Park, Jeopark ya da UNESCO Dünya Kültür Mirası gibi koruyucu statülerin sağlanması önünde de engel oluşturuyorlar.

Latmos’un doğal ve kültürel zenginliklerinin, flora ve fauna çeşitliliğinin korunabilmesi, bölgedeki geleneksel insan yaşamı ve üretiminin desteklenerek sürdürülebilmesi için madencilik ve diğer tehdit unsurlarının durdurulabilmesi çok önemli.

Latmos’ta 15 yıldır süren yolculuğum eşsiz güzellikleri görmemi ve yaşamamı sağladığı gibi zaman içinde onların nasıl yok edildiğini izlememe de neden oldu. Doğanın, geçmişten kalan kültürel mirasların ve yaşam alanlarının günümüzde nasıl yok edildiğine şahit oldum.

Milyonlarca yılda şekillenen güzelim Latmos ve taşıdığı kültürel miraslarımız biz insanların neden olduğu yok edilme riskiyle karşı karşıya. Madencilik çalışmalarından kontrolsüz turizme kadar birçok unsurun bölge üzerinde yarattığı tehditlerin engellenebilmesi için mutlaka Milli Park, Jeopark ya da UNESCO Dünya Kültür Mirası gibi koruyucu statülerin gerçekleştirilmesi gerekiyor.

Latmos yolculuğu bölgeyi bilen ve korumaya çalışanların oluşturduğu Latmos Platformu’yla devam ediyor, Latmos’u daha çok tanımak ve gelecek nesillere taşıyabilmek için uğraşıyoruz.

Bu yolculuk daha çok uzun sürecek ve öğrenilecek çok şey olacak.

EN ÇOK OKUNANLAR

KEŞFETYENİ

İlgili Haberler