18.08.2026 - 05:31 | Son Güncellenme:
Prof. Dr. Kadir Pektaş - Mimari ve süsleme alanında zirve eserlerin ortaya konduğu XIII. yüzyıl, Anadolu’da bir yandan siyasi parçalanmışlığın istikrara doğru evrildiği öte yandan büyük yıkımların, önemli tarihi kırılmaların yaşandığı ilginç bir dönemdir. Konya merkezli Selçukluların I. Alaeddin Keykubad zamanında kontrol altına almaya başladığı Anadolu’daki irili ufaklı beylikler bu dönemde varlıklarını, içinde yer aldıkları birtakım tarihi olayların yanı sıra ortaya koydukları mimari eserler ile duyurmaya çalışmışlardır. Bunların başında tabii ki Divriği Ulu Camii ve Darüşşifa Kompleksi gelmektedir.
Cami, şifahane ve türbeden meydana gelen bu mimari kompozisyon Mengücüklü Meliki Hüsameddin Ebu’l-Muzaffer Ahmed Şah ile eşi ve aynı zamanda Behram Şah’ın kızı Melike Turan Melek’in eseridir. Günümüze ulaşan kitabeleri ve vakfiyesi yapıların bir bütün olarak H.626/M.1228-1229 ile H.641/M1243-1244 yılları arasında tamamlandığını göstermektedir. Dönemin Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubad’ın adının verildiği başka bir kitabeyi ise Mengücüklülerin Selçuklu hâkimiyetini kabullendiğinin delili olarak kabul etmek gerekmektedir. Kitabelerde sanatkâr olarak Ahlatlı Hürrem Şah bin Muğis, Tiflisli Ahmed bin İbrahim ve Hattat Mehmed’in adları verilmektedir. Kanuni Sultan Süleyman zamanında minaresi yenilenen ve farklı yerlerinde güçlendirmeler yapılan Divriği Ulu Camii ve Darüşşifa Kompleksi 1985 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine alınmıştır. İnşa ve onarım tarihleri, bâniler ve usta isimlerinin verildiği böyle bir yapının anlamlandırılmasında önemli katkılar sağlayan kitabeleri ve vakfiyesinin de ayrı bir çalışma konusu olarak ele alınması gerektiğine işaret etmekle yetinerek yapının mimari ve süsleme özelliklerine geçelim.
Birbirine bitişik cami ve darüşşifa, kuzey-güney yönünde düzgün bir dikdörtgen alana oturmaktadır. Caminin ibadet mekânı 16 adet serbest sütun ile taşınan, ortası daha geniş, mihraba dik beş sahından oluşmaktadır. Yapının en görkemli kapısı olan kuzey cephenin ortasındaki taçkapı orta sahına açılmaktadır. Camiye batı cepheden açılan ve tekstil kapı olarak da adlandırılan diğer taçkapıdan devam edildiğinde, aydınlatma amacıyla üzeri açık bırakılan elips kubbenin örttüğü orta sahındaki bölüme ulaşılmaktadır. Dolayısıyla bu iki kapıdan sağlanan mekân akışının burada çakışması sağlanmıştır. Caminin mihrab önü bölümü konik külahlı yüksek bir kubbe ile kapatılarak dıştan dikkatleri toplayacak şekilde yansıtılmıştır. Diğer kısımlarında farklı tonoz türlerinin kullanıldığı yapının genelinde zengin bir üst örtü kullanımı hedeflenmiştir.
Yapının abanoz ağacından minberi, 12 kollu yıldızlar ile ince işçilikli kıvrık dal ve rumilerin süslediği panoları çevreleyen kitabelerin yer aldığı bordürleri ve dilimli kemerli köşk kısmıyla Selçuklu çağı ahşap işçiliğinin zirve eserleri arasında yerini almıştır.
Caminin güneyine bitişik darüşşifa, batı cephesinin ortasında yer alan, kademeli silmeleriyle Türk sanatında ünik bir örnek olarak nitelenen anıtsal taçkapısıyla dıştan dikkati çekmektedir. Kapalı avlulu, üç eyvanlı düzenlemenin görüldüğü yapıda sekizgen havuzun yer aldığı orta kısmı dört sütun taşımaktadır. Yıldız tonozla örtülen baş eyvanın yanındaki türbe, piramidal külahlı kubbe ile kapatılmıştır. Türbedeki sandukalardan çinilerle kaplı olanının, caminin bânisi Ahmed Şah’a ait olduğu düşünülmektedir.
Divriği Ulu Camii ve Darüşşifa Kompleksi mimarisinin yanı sıra her biri farklı özellikler taşıyan taçkapıları, bu kapılarla birlikte yapının farklı yerlerini bezeyen son derece olgun ve gösterişli süslemeleriyle Anadolu Selçuklu çağında bir öncesi ve bir sonrası neredeyse olmayan abidevi bir sanat eseridir.