20.07.2026 - 21:57 | Son Güncellenme:
ALTAY ÖZCAN - Küçüklüğümün hatırı sayılır bir kısmı Trabzon’un yaylarında geçti. Pencereden bakınca genelde iki şey görülüyordu: Vadilere inen bulutlar veya köyün çitleri. Bu ikisinin tuhaf bir ortak noktası var. Bir sınır oluşturmak. Gizlediklerini, ayırdıklarını merak ettirmek. Hayal kurdurmak. İnternetin olmadığı bir evrende, ele geçen üç beş haritanın etrafında bir macera tutkusu, merak duygusu ve keşif arzusu oluşmaya başlıyor. Bu duyguların yıllar geçtikçe içimde daha çok yer kaplaması ve İngilizceye olan eğilimim sayesinde –babam sağ olsun– iş büyüyüp de meslek seçmeye gelince pek zorlanmadım ve vakit kaybetmeden rehberliğe başladım. Mesleğim ve merakım beni yeni yeni şehirlere, ülkelere, kıtalara götürdü; dış dünyanın sınırlarını çizdikçe kendi dünyamın sınırlarını da belirledim. Aynı bedende hem rehber hem gezgin olarak Avrupa, Güney Amerika, Uzak Asya, Kuzey Amerika’yı arşınladım, yedi denizleri aştım. Düşündüm, sordum, insan bir yeri görmeye nasıl karar veriyordu? Bir yeri diğerinden daha güzel kılan neydi? Bir yer ne kadar güzelse o kadar çok mu ziyaret ediliyordu?
2009 yılında hayat beni Latmos’a ilk kez getirdiğinde de kafamda aşağı yukarı bu sorular vardı. Ve Latmos, sağ olsun, bu soruları çok güzel yanıtladı. Güzelliğiyle baş etmesi oldukça zor bir coğrafya açılıyordu önümde: Antik patikalarla kaplı, dört bir yanı keşfedilmeyi bekleyen 8 bin yıllık kaya resimleriyle dolu; Ege köyleriyle iç içe geçmiş Helenistik kalıntıları, kâh dağ tepesine, kâh gölün üzerindeki ufacık bir adaya kondurulmuş Bizans manastırları, yalnızca burada görebileceğiniz kaya oluşumları, o kayaların içine oyulmuş Hristiyan şapelleri ve dışını çevirmiş zeytin ağaçları ile bu coğrafya hevesli gezginler için devasa bir oyun alanıydı adeta. Ne var ki alışılageldik denklemde bir şey eksikti. Latmos pek bilinmiyordu, tenhaydı. Üstelik bir ucunda Türkiye’nin en çok ziyaret edilen noktalarından Efes Antik Kenti, diğer ucunda lüks turizmin kalesi olan Bodrum varken. Nasıl oluyordu da bir turizm patlaması için gerekli her bileşene sahip olan Latmos, çoğu kişi için yalnızca Bodrum yolunda uzaktan manzaralı bir durak veya günübirlik bir ziyaret noktası oluyordu?
Joshua Tree örneği
Eksik parçaya ABD, Kaliforniya’daki Joshua Tree Ulusal Parkı’nda rastladım. Buradaki devasa kaya blokları, çöl manzaralarının ortasında yükselen heykelvari formlar, kayaların arasından akıp giden patikalar ve sınırlı sayıda da olsa kaya resimleri bana sürekli Latmos’u anımsattı. Ancak Joshua Tree’de bir şey daha vardı: Coğrafya yalnızca manzara olarak bırakılmamış, anlatılmıştı. Kayaların, tepelerin, vadilerin ve bitkilerin nasıl oluştukları, neden özel oldukları, insanın bu peyzajla nasıl ilişki kurabileceği sade ama etkili bir dille ziyaretçilere anlatılıyordu. Latmos’u anımsatan Joshua Tree’yi belki de bu sayede yılda 3 milyon kişi ziyaret ediyor ve burayı yalnızca muhteşem fotoğraflarla değil, coğrafyayı okumayı öğrenerek, o yerle bir bağ kurarak terk ediyordu.
Dönüp yeniden Latmos’a bakınca soru başka bir anlam daha kazanıyor. Çünkü burada kaya veya göl manzaralarından çok daha fazlası var. Bu satırların amacı da aslında Latmos’u bir yerlerle yarıştırmak değil –aslında Ege gibi istisnai bir bölgenin tam merkezinde duran, sevmesi çok kolay bir coğrafyaya bir aşk mektubu bu yazı. Bütün seyahatlerin giderek birbirine benzediği, bazen yüzlerce kilometrenin daha önce defalarca paylaşılmış bir Instagram hikâyesi için kat edildiği aşırı turizm çağında, Bafa’ya biraz yakından bakınca eşsiz şeyler görünür oluyor. Örneğin mitolojik öyküler köy kahveleriyle sessiz sedasız iç içe geçiyor. Herakleia’nın antik kent meclisindeki ağaçlarda zeytin toplanıyor. Tiyatronun kazılmamış sahnesinde eşekler otluyor. Balığa adadaki manastırın yanından çıkılıyor, ağlar duvarlarında kuruyor. Az ileride 8 bin yıllık kaya resimlerindeki kırmızı boya çok eski bir Anadolulunun ellerinin izini taşıyor. Latmos’un pofuduk kayalarıyla iç içe geçmiş inzivadaki Bizans manastırları günbatımında gölün kıyılarına dönen flamingoları izliyor. Antik patikalardan çevredeki ağaçlardan zeytin toplamaya gidiliyor. Bafa Gölü, Latmos (Beşparmak) Dağı, Kapıkırı köyü yalnızca kendileri olarak eşi benzeri olmayan bir öykü anlatıyor. Gelin Latmos’un potansiyelini bölgenin kimlik kartı üzerinden keşfedelim.
Lokasyon: Bafa Gölü’nün kenarında yer alan Beşparmak Dağları, Türkiye’nin en çok ziyaretçi çeken noktalarından ikisinin arasında yer alıyor. Efes Antik Kenti yıllık 2.3 milyon ziyaretçi sayısı ile Türkiye’nin en çok ziyaret edilen ören yeri. Milas/Bodrum havaalanı ise her yıl yaklaşık 4 milyon kişiyi ağırlıyor. Bu iki destinasyonu ziyaret eden her misafir, neredeyse bu eşsiz güzelliğin farkında olmadan kenarından geçiyor.
Adı konmamış jeopark
Jeoloji: Üst üste binmiş devasa kaya bloklarından oluşan doğasıyla Beşparmak Dağları Türkiye’nin en etkileyici manzaralarından birini oluşturuyor. 550 milyon yıl önce yer altında oluşan bu kayalar Anadolu’daki en eski jeolojik oluşumlar arasında yer alıyor (Örneğin Toroslar 40 milyon, Kapadokya’nın peri bacaları 4 ila 10 milyon, Erciyes Dağı 2.5 milyon, Boğazlar’ın sularla kaplanması ise 6500 yıl öncesine dayanıyor.) 1375 metre yükseklikten başlayarak aşağı doğru dökülen bu dağlık coğrafya batıda, henüz 500 yıl öncesine kadar Ege Denizi’ne açılan bir körfez olan, ancak Büyük Menderes’in getirdiği (ve günümüzün Söke Ovası’nı oluşturan) alüvyonlarla denizle bağlantısı kesilen Bafa Gölü’yle buluşuyor. Dağı, gölü, nehri ve deltası ile burası aslında adı konmamış bir jeopark.
Duvar Resimleri: Beşparmak Dağları’nda zirvenin çevresine yayılmış durumda, 200’den farklı noktada kaya resmi bulunuyor. 1990’larda keşfedilen resimler yaklaşık M.Ö. 6000 civarına tarihleniyor. Devasa kayaların altında, yüzeyi biraz daha pürüzsüz olan yerlere çoğunluğu erkek, kadın ve çocuklardan, bir kısmı ise geometrik şekillerden oluşan resimler boyama tekniğiyle yapılmış. Dünyanın pek çok noktasında benzer dönemlere ait duvar resimleri olsa da Latmos’takiler av sahneleri yerine aile ve sosyal yaşamı betimlemeleri açısından önem taşıyor. İçinde bulundukları coğrafyanın büyük oranda hiç değişmeden kalmış olması ve kültürel yaşamın neredeyse kesilmeden devam etmiş olması da resimlere ayrı bir değer katıyor.
Neolitik’ten bugüne
Tarihi Kalıntılar: Herakleia, Euromos, Labraunda ve Alinda antik kentleri, kazıları hâlâ devam eden önemli ören yerleri arasında yer alıyor. Bunların haricinde özellikle Bizans Dönemi’nden kalma birçok manastır ve kayaların iç duvarlarını süsleyen freskler, dağın patikalarla ulaşılan noktalarında ziyaretçilerini bekliyor. Osmanlı döneminden kalma yapılar ve özellikle mezarlıklar ise yerleşimlerin içerisinde veya hemen yakınlarında yer alıyor –yani Neolitik Dönem’den başlayarak günümüze kadar uzanan neredeyse kesintisiz bir yerleşimin izi sürülebiliyor.
Aktiviteler: Bölgenin çeşitliliği yapılacak aktivitelere de yansıyor. Köyler arasındaki keçi patikalarında yapılacak doğa yürüyüşleri eşsiz manzaralar sunuyor; ayrıca bölge dağ bisikletine de çok uygun. Latmos’un kendine özgü kaya biçimleri kısa kaya tırmanışını mümkün kılarken göl kenarındaki patikalar da tarihi kalıntıların ve deltayı mesken tutan kuş türlerinin arasında tüm aile bireylerini kucaklayan yürüyüş seçenekleri sunuyor –gölde kano da cabası.