21.12.2025 - 05:34 | Son Güncellenme:
Prof. Dr. Fahri Işık - Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün Istanbuler Mitteilungen 2003 yılı sayısında basılmak üzere Hocam için istediği “In Memoriam Ekrem Akurgal” başlıklı ithaf yazımı şu satırlarla bitirmişim: “O’nu en son iki yıl önce adına armağan ettiğimiz Lykia IV bandını sevgili İzmir’inde sunduğumuzda görmüştüm (Res.). Sanki ‘ölümsüzmüş’ gibi bir duygu sarmıştı yüreğimi. Armağan kitabının ‘Yol Kılavuz Anıtı’ başlığı da O’nun bilimsel kişiliğine çok yakışmıştı; çünkü Ulusal Arkeolojinin ‘Yol Göstereni’ ve de ‘Anıtı’ydı O”. Aynı yıl Evrensel Kültür Dergisi’nde çıkan ithafın başlığında da gölgesine sığındığım “Bir Köklü Çınar” heybetinde tasavvur etmişimdir Hocamı.
Öyleydi ki o “Kök’ten sürgün süren bizler bugün “insanlığın en eski anıtlarının” tutunduğu bir benzersiz kültür toprağında kökenbilim arkeolojinin her alanında ve her yerindeyiz; “yeryüzünün en pahalı mirasının” korunmasına, gün yüzüne çıkmasına, araştırılmasına ve yorumlanmasına, tanıtılmasına dair gereken her yerde. “Ben saygın bir bilim insanıyım, çünkü saygın arkeologlar yetiştirdim” derken bir söyleşisinde, mutluydu; “Türk arkeologlar Batılı meslektaşlarıyla rekabet edebilir güçtedir” derken gururluydu. Öğrencileri için imzaladığı kitaplarda okunan “Türk arkeolojisinin başarılı temsilcisi” notunda da geleceğe umut vardı. Bu onur, işimizi zorlaştırsa da; bununla aşıladığı özgüven, kendi ata toprağımızın tarihini kendimizin yazmasında cesaretlendirmeliydi. Anadolu’yu biz öğretmeliydik. Devrettiği misyonun adresini de son kitabı “Ege”nin, “Batı Uygarlığının Doğduğu Yer” alt başlığıyla göstermişti.
O yolda başarıyla yürümek de ancak Anadolu’ya çağlara sığmayan Büyük Resimde bütüncül bakmakla mümkündü. Bu nedenledir ki O, zamanın koşullarında bir devrim niteliğinde, kurduğu Kürsüye yalnızca Klasik Arkeoloji dememiş; alışılmışın dışında ona “…ve Çağdaşı Anadolu Arkeolojisi” adını da eklemişti. Bununla Erken Demir Çağ Anadolu Klasiğinin, çağdaşı Urartu, Yeni Hitit ve Phryg doğru yorumlanamayacağının dersini vermekteydi. “Orient”siz, “Oksident” olamazdı ki kapsamında Assur ve Levant da vardı; yine kitabını yazdığı Hatti ve Hitit vardı. İon sanatını yaratan ana unsurların Anadolu/Doğu köküne bu yöntemle inmiş; “içinde yaşadığımız bilgi çağının da temellerini oluşturan on beş başarı” üzerinden “Doğu Hellen” dediği İon sanatı ve kültürünün dünya tarihindeki önemini bu yolla gözler önüne sermişti. Kurduğum üç Arkeoloji Bölümü’nde de temel derslerimin, biri diğerini bütünleyerek Büyük Resmi tamamlayan “Eski Anadolu Uygarlıkları” ile “Ege Uygarlığının Doğuşu” olması düşüncem Hocamdan mirastır.
Bir de hiç unutamadığım “İvriz Kabartması” seminer dizisi vardır ki Belletenimden miras kalan; Karşılaştırmalı Arkeoloji yöntemini Almanya öncesinde İvriz’le öğrenmiştim. Çok kültürlü bir coğrafyada halkların kimliğini başkaca belirlemenin mümkün olmadığının dersini oradan almıştım..
Öğrencisi olduğumuz zamanlar Dil ve Tarih Coğrafya’nın eskiçağ bölümlerinde dilden dile dolaşan bir olay anlatılırdı. Anadolu Arkeolojisinin “Öncü Atalar” döneminin henüz başında, Dördüncü Türk Tarih Kongresi sırasında, genç bir Doçentin Yeni Hitit aslan betilerinin Protokorinth aslanlarına etkisini Batı’nın tanınmış bilim insanlarına karşı nasıl savunduğu ve meydan okurcasına kabul ettirdiğiyle ilgiliydi efsaneleşen öykü. Özünde Atatürk’ün o zor ekonomik koşullarda bilimin çağdaş yöntemlerini öğrensinler ve araştırdıklarını kendi özgür düşünceleriyle yorumlasınlar amacıyla Batı’ya “bir kıvılcım gibi gönderdiğinin bir alev olarak geri dönüşünün” derslerle dolu bir “Cumhuriyet Türkiyesi” resmi vardı. Öğretmedikleri için bunu bilememiş; anlatmadıkları için Anadolu Arkeolojisinin genç Akurgal’la bir “öncüyü” nasıl bulduğunu anlamamıştık. “Bilimde de bağımsızlığın”, özgüvenin gücüymüş, bize rehbermiş o öykü de, Hocam’dan aldığım en değerli “üçüncü miras” olduğunu sonradan bilecektim. Ve “bağımsız düşünme” ve sorgulayarak “bulduğuna inandığın hakikati özgüvenle ifadeye cüret etme”, dilimden ve kalemimden düşmeyen bir Mustafa Kemal öğüdü olacaktı.
Arkeoloji biliminin olmazsa olmazı bu “miras” beni, Anadolu halklarını resim birliği ve onda okunan düşünce birliğiyle Neolitik Çağ’dan Demir Çağ içlerine kesintisizce taşıyan ve onları sanki “tek halk” yapan ortaklığa götürecekti. Bu yöntemin bilimsel sonuçlarıyla, daha önce Luvi/Hitit resminde gördüğüm hareket, üç boyut ve duyguların yüze yansıması, gerçekçilik gibi sözde “Atina” Klasiği’nin özünü oluşturan “Hellen yaratısı!” çağdaş sanat kavramlarının Neolitik’ten kök sürdüğünü fark edecektim. Mehmet Özdoğan ve Turan Efe gibi arkadaşlarımın kültür göçleriyle Avrupa’ya sürdüğü derin Anadolu izinin Demir Çağı’nda da kesilmediğini bilecektim. Görecektim ki Anadolu’nun MÖ 1200 karmaşası ile birlikte aniden “Hellenleşmiş!” olmasının temel nedeni; Ege kültür tarihinin, şimdilerde nihayet bilimin gündemine oturan, taraflı eskil Yunan yazılı kaynaklarıdır; mythostan tarih çıkarmaktır. Gelinen noktada önerilen, Hocam’ın izinde benim yaptığımdır: “Anadolu’daki Hellen yerleşimlerinin kültür tarihi için arkeolojik belgelere başvurmak, onlara dayanmak”; kökenbilimi ciddiye almak.
Türk Arkeolojisi deyince ilk usa gelen bir Ekrem Akurgal, bilime adanmış yaşam biçimiyle olmuştur. 89 yaşında ürettiği “Ege. Batı Uygarlığının Doğduğu Yer” de O’nun “dünya arkeolojisinin doruğundaki yeri” nasıl hak ettiğinin, ölümsüzlüğünün simge yapıtıdır. Bize bıraktığı asıl mirasın “çok çalışmak” olduğunun da simgesidir.
Büyük Resim, Karşılaştırmalı Arkeoloji, Bağımsız Düşünmek ve Çok Çalışmak; bu “dört Bilge mirası”, apaçık bir Anadolu gerçeğinden bir “Hellen resminin” çıkamayacağı yönünde benim “Mürşidim” olmuştur. Anadolu Ege’sinin “Doğu Hellas”, halkının sömürgeci “Doğu Hellen” olmadığı; Batı Uygarlığını yaratan kültür ve sanatın, çağdaş bilimi yaratan akılcı düşüncenin, Olympos tanrılarının “Hellas’ta doğmadığı”; sonuçta İon’un Hellen gibi düşünmediği, çünkü Luvi olduğu bilimsel gerçeğine götürmüştür. Hocam bana inanmıştır ki bu doğrultuda yazdıklarıma tek bir eleştiri getirmemiş, yolumu açmıştır. Son buluşmamızda öpülesi bilge eli dizimin üzerine uzanırken, arkeolojideki tanımıyla “sessiz söyleşirken”, demek istediği; içimin ürperdiği o sıcacık dokunuş anında bana öyle gelmişti ki, “bildiğin yolda yürümeye devam et” deyişidir (Res.).
Bilgeme karşı duyduğum tanımsız saygıyı izinde yürüyerek ve bulduğum feyze borcumu, beni bugünlere taşıyan çok hakkını hep çalışarak gösterme mümkün olduğunca ödeyebilme gayretindeyim. Ve biliyorum ki O’na ve Ulusal Arkeoloji’nin bugünlerine bir “alev” aydınlığında rehber olan kurucu yol arkadaşlarına, yani atalara, layıkıyla “evlat” olabilmenin tek çaresi bizlerin de onların peşinde Mustafa Kemal’in ülküsüne ödünsüz sahiplenmesidir. “İçinde yaşadığımız bilgi çağının da temelinin atıldığı” yeryüzünde eşsiz bir Anadolu’ya 12 binyıla varan kutlu geçmişiyle, her şeyiyle sahipliğin de gereğidir bu görev ki: özünde “Daima hakikat arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça ifadeye cüret gösteren adamlar olmak” vardır. Yani yine Ata öğüdüyle, “mutlaka Avrupa’dan nasihat almayan, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmayan ve bütün dersleri Avrupa’dan almayan” adamlar…
Patara, 5 Aralık 2025