21.06.2026 - 05:15 | Son Güncellenme:
Nükhet Everi - Mağaralar insan hayatında her zaman çok önemli olmuştur. Tarihin en eski çağlarından itibaren çok uzun bir süre insanlar soğuktan, sıcaktan, doğa olaylarından ve vahşi hayvanlardan gelebilecek her türlü tehlikeden korunmak ve tabii barınmak amacıyla mağaraları kullanmışlardır.
Erken Hristiyanlık Dönemi’nde de mağara kilise ve manastırlar, Roma baskısından kaçan inananların gizli ibadet alanı olarak doğmuştur. Özellikle Anadolu, Levant ve Mısır’da kaya kütlelerinin oyulmasıyla inşa edilen bu yapılar, daha sonraki dönemlerde münzevi keşişlerin inzivaya çekildiği manastır sistemlerinin temellerini oluşturmuştur.
Mağara kiliseler ve manastırlar deyince Kapadokya’dakiler dışında akla ilk gelenler:
St. Pierre Mağara Kilisesi (Antakya): Antakya’da, Asi Nehri kenarında Haç Dağı eteklerinde yer alır ve İsa Mesih’in havarilerinden Aziz Petrus tarafından kurulduğuna inanılır. Dünyanın ilk mağara kilisesi olarak kabul edilen St. Pierre, Roma Döneminde zulümden kaçan Hristiyanların gizli buluşma ve ibadet noktası olmuştur.
Aya Thekla / Meryemlik (Mersin): Hristiyanlığın ilk kadın şehitlerinden sayılan Azize Thekla’nın Roma Dönemi’nde saklandığı mağara daha sonra bir kilise ve manastır kompleksine dönüştürülmüştür. Erken Hristiyanlık Dönemi’nin en önemli kutsal hac merkezlerinden biridir.
Aloda Mağara Kilisesi ve Manastırı (Mersin): Mut ilçesinde doğal bir kaya kütlesine oyulmuş, keşişlerin toplu ya da bireysel olarak inzivaya çekildikleri bir erken dönem manastır yerleşimidir.
Aslında manastır sisteminin temelleri Mısır çöllerinde atılmıştır. Doğal mağaralarda veya basit kaya hücrelerinde başlayan bu sistem, Hristiyanlığın kurumsallaşmasıyla birlikte büyük mağara manastırlarına dönüşmüştür.
Münzevi hayat yaşamayı seçenler şehir merkezlerinden uzak, doğal kanyonlar veya dik yamaçları tercih etmişlerdir. Erken Hristiyanlık Dönemi’nde münzevi hayatı ve mağara kiliseler ile manastırlar denilince aslında yüzümüzü Güneydoğu Anadolu’ya çevirmemiz gerekir. Bu bölgede yer alan manastırlar tüm dünyada erken dönem manastır mimarisi için çok önemlidir.
Hristiyanlık Kudüs’ten Antakya’ya, oradan da Mezopotamya’ya doğru hızla yayılırken Turabdin, yani “Tanrı’ya İnananların Dağı”, “Tanrı’nın Hizmetkârlarının Dağı” diye adlandırılan bölgede yaşayan Süryaniler toplu halde Hristiyanlığı kabul ederek ilk Hristiyan topluluğu olmuşlardır.
Dört merkez
Hristiyanlık 1. yüzyılda yayılırken, Hristiyanlar için önce Antakya’da, daha sonra İskenderiye’de (Mısır) ve Roma’da üç ana merkez kurulmuştu. Roma İmparatorluğu Hristiyanlığı resmi din olarak kabul ettikten sonra da kilise tarafından imparatorların saygınlığı adına 4. yüzyılda İstanbul’da da bir merkez kuruldu.
Yetki alanları birbirinden farklı olsa da bu dört merkez aynı statüye sahipti. 451 yılına kadar herhangi bir ihtilaf olmadan birlikte çalıştılar, Hristiyanlığın üç önemli kongresini (İznik, İstanbul ve Efes konsilleri) gerçekleştirdiler.
Fakat 451 yılında bu dört merkez ikiye bölündü. İstanbul ve Roma merkezleri, Antakya ve İskenderiye merkezlerine haber vermeden Kalkedon (Kadıköy) Konsili’ni yaptılar. Burada bazı kararlar aldılar. Antakya ve İskenderiye merkezleri bu konsili reddetti. Hristiyanlık ikiye bölündü. Bu aslında politik bir olaydı. İstanbul ve Roma kendilerini Roma İmparatorluğu’nun tek varisi ve din konusunda da tek söz sahibi olarak görüyorlardı. Bu dört merkezi ayrılığa götüren konu ise İsa Mesih’in doğası ile ilgili tartışmalar oldu.
İşte tam bu noktada artık İstanbul ve Roma merkezlerinin, Antakya ve İskenderiye merkezlerine baskı yapmasıyla 518 yılına kadar Antakya’da bulunan Patriklik merkezi sürekli yer değiştirmek zorunda kaldı. Geçici olarak 10. yüzyıla kadar Antakya’nın civarında bulunan manastırlarda, Halep’te ve değişik yerlerde görev yaptı. Patriklik merkezi 969 yılında Malatya’ya yerleşti ve 1293 yılına kadar burada kaldı. 1293 yılında da Deyrulzafaran Manastırı’na gelip 1932 yılına kadar ara vermeden burada kaldı. 1932 yılında ise Şam’a yerleşti.
Mor Bobi Kilisesi
Geç Antik Dönem’de Bizans İmparatorluğu’nun Sasaniler ile sınırında yer alan bu bölge, İsa Mesih’in doğası ile ilgili tartışmalardan dolayı Süryaniler için bir inziva alanına dönüşmüştü. Boydan boya tüm Güneydoğu Anadolu’da ve özellikle de Mardin’in doğusunda, Midyat-Nusaybin arasında, günümüzde Bagok Dağı diye bilinen Tur İzlo Dağı’nın tepelerinden eteklerine çok sayıda manastır ve kilise yer alır. Bunların içinde en ilginç olanlardan biri de Marbobo/Günyurdu köyünde kayalara oyulmuş olan Mor Bobi Kilisesi’dir.
Mor (Aziz) Bobi 6 ve 7. yüzyıllar arasında yaşamıştır ve Doğu Süryani Kilisesi’nin en büyük teoloğu olarak kabul edilir. Kaşgarlı Mor Abrohom’un Büyük Manastırı’nda rahip olmuş, daha sonra Beth Zabday’a geçmiş ve kendi manastırını kurmuştur. İzlo Dağı’ndaki diğer manastırlar gibi, bu kilise de 18. yüzyılda Batı Süryanileri tarafından sahiplenilmiştir.
Kayaya oyulmuş olan bu kiliseyi tarihlendirmek zor olsa da girişteki kemerin profili ve içerideki duvar yüzeyine oyulmuş çelenk bezek, 6. yüzyıla işaret etmektedir.
Kilisede beş adet kürsü vardır. Bunlar yekpare düşey bir taş üzerinde dengelenmiş yatay bir taş levhadan oluşur. Gösterişli ve oyma haçlarla özenle bezenmiş taştan bir vaftiz teknesi bulunur. Sunak bölümü üç kemerli bir duvarla kilisenin geri kalanından ayrılır.
Bu kilisede kapı haricinde yapıya doğal ışık sağlayan bir açıklık yoktur.
Kilisenin içinde birçok mezar yer alır. Mezarların duvarda girintiler oluşturarak yerleştirilme tarzı, bölgenin diğer kayaya oyma kiliselerini anımsatır.
Yerel halk kiliseyi kullanmaya devam etmiştir ama 20. yüzyılda ihtiyaç nedeniyle kilisenin hemen yanı başında Mor Aho Kilisesi inşa edilmiştir. Böylece Mor Bobi Kilisesi elektrik ve sıhhi tesisat ve diğer modern donatılara uyarlanmak zorunda kalmamıştır.
Mor Bobi Kilisesi oldukça sağlam ve hasarsız durumdadır. Kayalara oyulmuş bu çok güzel ve özel kilisenin özgün iç mekân özelliklerinin çoğu günümüze ulaşabilmiştir.
Bölgenin en görkemli yapılarından…
Mezopotamya Ovası’na bakan İzlo Dağı’nın sarp yamaçları üzerine kurulmuş Mor Avgin Manastırı da bölgenin en görkemli ve güzel yapılarından biridir.
Doğu münzevilerinin önderlerinden olan, faziletleri, öğrencileri ve mucizeleri nedeniyle Süryani Kilisesi’nde “İkinci Mesih” olarak anılan Mor Avgin tarafından 4. yüzyılın başlarında kurulan bu manastır Turabdin bölgesinde yeni manastırların inşa edilmesine de önayak olmuştur.
O devirlerde misyonerliğin kırsal alanlardaki öncüleri olan keşişler, Hristiyanlığı Nusaybin ardındaki yerleşimlere de yaymaya çalışırdı.
Manastır topluluğunun ana binası, yüksek duvarlar ve batı cephe önünde bir yapıyla korunurdu. İç avlunun doğusundaki geniş mekânda Mor Avgin’in 70 öğrencisinin bir kısmının mezarları yer alır. Bunun kuzeyinde Mor Avgin’in, kız kardeşinin ve diğer bazı akrabalarının yattığı, ışık almayan bir hücre vardır.
İç avlunun kuzeyinden ana kiliseye geçilir. Uzun nefiyle Turabdin’deki manastır kiliselerine özgü yapı tarzından ayrılan bu kilise yüksek tonozludur.
Persler 363 yılında Nusaybin’i Romalılardan alınca iki ülke arasındaki sınır İzlo Dağı’nın zirvesine doğru çekilmişti. Mor Avgin Manastırı Pers tarafında kalınca orada yaşayan rahipler de ister istemez Doğu Kilisesi üyesi olmuşlardı.
Mor Avgin Manastırı uzun yıllar kaderine terk edilmiş harabe vaziyette ve kapalıydı. Daha sonra gördüğü restorasyonun ardından 2011 yılında yeniden kullanıma açıldı.