20.09.2026 - 04:03 | Son Güncellenme:
Özge Halfeoğulları - On binlerce yıl uzaktaki bir evrene düştü yolum. “Taş konuşmaz ama insan onunla evreni anlatabilir” demiş filozof Proklos. Taş Tepeler Bölgesi’nin insanları da evrenlerini anlatmışlar bize; labirentvari yapıların, kabartmalı sütunların her birinde bin bir anlam saklı. Emin olabildiğimiz belki de tek şey, çok daha fazla sorunun ve cevabın hâlâ toprağın altında beklediği gerçeği.
Şanlıurfa’ya geldiğinizde buranın neden “peygamberler şehri” olarak anıldığını anlıyorsunuz. Her bölgesinde farklı hikâyelerle karşılanıyor, şehrin otantik dokusunun içine çekiliyorsunuz. Bir yol Balıklıgöl’e, bir yol Hz. İbrahim’in doğduğuna inanılan mağaraya, başka bir yol ise tarihi bir kiliseye çıkıyor. Attığınız her adım sizi tarihin farklı bir katmanına taşıyor.Arkeoloji Müzesi’nde renklerini hâlâ koruyan bir domuz heykelinin karşısında durmak, ardından Harran’da yaklaşık 200 yıllık bir aynada kendi yansımanızı görmek ise zamanın devinimini düşündürüyor. Bir tarafta binlerce yıl önce bir insanın ellerinden çıkan bir eser, diğer tarafta 200 yıl öncesinden bugüne ulaşan bir ayna ve onun içinde bugün ben… Sokaklarda kaybolurken tarihte kendinizi ve insanlığı buluyorsunuz.
Urfa’yı tanımaya çalışırken aklınıza Mircea Eliade’nin “Mekânı anlamak, zamanı anlamaktır; çünkü kutsal mekanda kendini gösterirken zamanı durdurur” sözü geliyor. Zaman tam da Taş Tepeler’de duruyor sanki. Binlerce yıl önce yaşamış insanların bıraktığı izlerin arasında dolaşırken geçmiş, yalnızca uzak bir tarih olmaktan çıkıp deneyimlenen bir mekâna dönüşüyor.
Göbeklitepe’yi gezerken aklımda şu soru belirdi: Bu etkileyici atmosferi bir de gece, yıldızların altında görebilseydik ne harika olurdu. Belki de Taş Tepeler’in en büyüleyici yanı, insanı yalnızca geçmişe değil, kendi hayal gücüne de götürmesi.
Yolculuğumun bir başka keşfi ise geçmişin izlerini bugün birlikte süren insanlarla tanışmak oldu. Şanlıurfa’yı tanıma macerasına çıkma şansını SICPA Türkiye Arkeoloji Öğrencileri Keşif Destek Programı sayesinde yakaladım. Farklı üniversitelerden titizlikle seçilmiş altı kişilik grup ve çok sevgili SICPA çalışanlarıyla iki gün geçirdik.
Altı meraklı ve heyecanlı arkeoloji öğrencisinin bir araya gelmesi, kazı deneyimlerini, hedeflerini ve projelerini paylaşmaları için önemli bir fırsat sundu. Bu buluşma, programa katılan öğrencilerin de birbirleriyle tanışmasına ve gelecekte kurulabilecek dostlukların ilk adımlarının atılmasına vesile oldu.
Birbirimizin hikâyelerini dinledikçe aslında farklı üniversitelerden gelen altı ayrı kişi değil, aynı merakın peşinden giden bir ekip olduğumuzu fark ettik, belki de bu yolculuğun en değerli taraflarından biri buydu. Taş Tepeler bizi yalnızca geçmişin gizemiyle değil, bugün aynı geçmişin izini süren insanlarla da buluşturdu.
Belki de bu yolculuğun bana bıraktığı en güzel düşünce şu oldu: Geçmişi anlamak için yalnızca kalıntılara bakmak yetmiyor; taşların arasında yürümek, kaybolmak ve o kayboluşun içinde kendimizi ve birbirimizi bulmamız da gerekiyor.