Geri Dön

70'lerin Kovboyları

defnea@cnnturk.com.tr American Gangster - Amerikan Gangsteri 70'lerin ilk senelerinde Amerika'da geçiyor. Ülkede Vietnam Savaşı'nın etkileri sürmektedir. Vietnam'dan dönen askerlerin çoğu eroin bağımlısıdır. Eroin talebini fark eden mafya patronları, polis ile işbirliği yapıp uyuşturucu pazarını iyice büyütmüştür. Frank Lukas, seneledir şoförlüğünü yaptığı patronu Bumpy Johnson ölünce ondan öğrendiklerinin ışığında New York'un en güçlü mafya liderlerinden biri haline gelir. Öte yandan dürüstlüğüyle tanınan polis Richie Roberts, kentteki suç şebekelerinin tepesinde bir değişim olduğunun farkındadır. Yaptığı araştırmalar sonucunda kentte siyah bir mafya patronunun uyuşturucu alemini eline geçirdiğini anlar. Bu noktadan sonra Richie ve Lucas'ın yolları kesişir.Film aslında dürüst bir polisin başarı hikâyesi. Ama öyle bir işlenmiş ki, öyle bir alt yapısı var ki, öyle sağlam bir senaryoya oturtul-muş ki sonuçta ortaya çok büyük bir film çıkmış. Ridley Scott, her zamanki iyi anlatımıyla bu hikâyeyi de başarıyla anlatmış. Film baştan sona çok iyi bir tempoyla ilerliyor. Bu düşmeyen tempoda Russell Crow ve Denzel Washington'ın da payı büyük şüphesiz. Filmin sonlarına doğru, kilisenin önünde birbirlerine öyle bir bakıyorlar ki bir kelime bile etmeden demek istedikleri her şeyi söylüyorlar. Filmin senaryosunu Steven Spielberg'in Schindler's List'inin ve Martin Scorsese'nin Gangs of New York'unun da senaryosunu yazan Oscar ödüllü Steven Zaillian yazmış. Zaillian, bu senaryo için Frank Lucas ve onun izini süren Richie Roberts ile aylar süren görüşmeler yapmış. Filmin çok iyi oturtulmuş karakterlerini sanırım bu görüşmelere ve yapılan derin araştırmalara borçluyuz. Amerikan Gangsteri, herkese tavsiye ettiğim, bütün beklentileri karşılayan güçlü bir film. Hele ganster filmi meraklısıysanız bu haftaki ilk tercihiniz mutlaka Amerikan Gangsteri olsun. Gangster filmleri hiçbir zaman ilk tercihim olmadı. Suç çeteleri, polisler, köstebekler... beni pek heyecanlandırmıyor. Fakat Ridley Scott'un yönettiği, Denzel Washington ve Russell Crowe'un oynadığı film ne olursa olsun seyredilmeli. Üstelik film yaşanmış bir hikayeden yola çıkılarak yapılmış. Filmi merakla seyretmem için bir neden daha. Nitekim sonuçta film benim gibi bu türün meraklısı olmayan bir seyirci için bile her açıdan doyurucu. Hairspray'i seyretmek güzel bir sürpriz gibi geldi bana... 117 dakika boyunca içim açıldı. John Waters'ın 1988 yapımı klasik kült filmi ve Tony Ödüllü ünlü Broadway müzikalinden uyarlanan Hairspray, beklentilerimin çok üstünde, son derece enerjik ve eğlenceli bir müzikal film olarak çıktı karşıma. İlk şarkısıyla bile hemen kalbimi çalan filmin müziklerine de, danslara da bayıldım.Film, 1962 yılında Baltimore'da yaşayan bir genç kızın hikayesini anlatıyor. Tracy, şişman olmasına rağmen kilolarını hiç kafasına takmayan, her halinden memnun, en büyük tutkusu dans etmek olan bir kızdır. Yerel bir televizyon kanalında yayınlanan, seyrederken bile dans etmekten kendini alamadığı Corny Collins Show'a dansçı olarak katılmak Tracy'nin en büyük hayalidir. İlk teşebbüsünde fazla kiloları yüzünden geri çevrilen genç kız, bir gün okulda dans ederken keşfedilir. Tracy'nin şova katılmasıyla hayatı değişecek, Corny Collins Show ise birçok ilke sahne olacaktır.Filmde Tracy'i Hairspray için kamera karşısına ilk kez geçen, 17 yaşındaki Nikki Blonsky canlandırıyor. Blonsky, bence çok iyi bir seçim olmuş. Tracy'nin dansa olan tutkusunu vermeyi çok iyi başarmış. Şişko şişko dans ediyor, kimseyi takmıyor, hep kalbinin dediğini yapıp, hissettiği gibi yaşıyor. Sizi de film boyunca yerinizde dans ettiriyor. Hairspray bittiğinde insan eve değil, bir partiye gitmek istiyor! Filmin tek "olmamış" yanı John Travolta'nın canlandırdığı, Tracy'nin annesi Edna karakteri. Edna bugüne kadar rolü ilk oynayan meşhur travesti Divine'e bir saygı duruşu olarak hep erkekler tarafından canlandırıldı. Fakat Shankman imzalı bu yeni Hairspray'de, o kadar makyaja rağmen Edna her ekrana geldiğinde ben Travolta'yı gördüm. Karaktere Edna olarak bir türlü bakamadım. On senedir evden çıkmayan, enteresan bir kişilik olmasına rağmen Edna, film boyu alışamadığım casting dolayısıyla hiç ilgimi çekmedi. Christopher Walken'ı çok kısa da olsa dans ederken görmek ise çok keyifli... Hairspray'in müzikleri, dansları ve çocuksu hikayesiyle, şiddetle müzikal sevmeyenler dışında herkese çok keyifli bir iki saat yaşatacağını düşünüyorum. Yerinizde duramayacaksınız! 1970'lerin başındaki bir uyuşturucu mafyası patronunun hayatını anlatan Amerikan Ganster'dan sonra bu hafta bir New York ve Uyuşturucu filmi de James Gray'den geliyor. We Own the Night - Gecenin İki Yüzü, 1988 yılında New York'ta hız kazanan uyuşturucu ticaretini konu ediyor. Gecenin İki Yüzü, 2000 yılında gösterime giren The Yards'dan sonra James Gray'in yönettiği ve Joaquin Phoenix ile Mark Wahlberg'in birlikte oynadıkları ikinci film.Brooklyn Brigthon Beach'deki efsanevi Rus gece kulübü El Caribe'de müdürlük yapan Bobby, suç dünyasından uzak durmaya, dönen kirli işlere karışmamaya çalışmaktadır. Fakat New York'ta uyuşturucu ticareti hız kazanmıştır. El Caribe polis tarafından hedef alınmıştır. Bobby, birlikte çalıştığı rus gansterlerden ağabeyinin ve babasının polis olduğunu saklamalı, gangsterle arasındaki dostane mesafeyi korumaya çalışmalıdır. Haftanın ikinci mafya ve New York filmi Geçen sene gösterilen Polis filmiyle tanığımız yönetmen Onur Ünlü'nün ikinci filmi Çocuk, görsel efektleriyle ön plana çıkan, özellikle küçük izleyicilere yönelik bir macera filmi. Çocuk'un başrollerinde Hayko Cepkin, Tuba Ünsal ve Babam ve Oğlum'la tanıdığımız küçük oyuncu Ege Tanman var. Küçük yaşta bir çetenin eline düşen "Çocuk" lakaplı küçük hırsız, grubun en hızlı yankesicisidir. Çocuk, her 30 bin YTL.'lik hırsızlığı karşılığında çeteden bir çocuğun ailesine geri verildiğini bildiğinden bu işi canla başla yapmaktadır. Bir gün televizyonda çocuk programları yapan Rüya ile karşılaşır. Rüya'nın çalıştığı kanalın patronu İsfandiyar, dışarı yaydığı melodiyle çocukları mutsuz eden bir kutu geliştirmiştir. Bu kutu ile kendi televizyon kanalından yayın yapıp çocukların mutluluğunu engellemektedir. Küçük hırsızlar çetesi İsfandiyar'ı ele geçirip bu yayını durdurabilecek midir? Çocukları mutsuz eden kutu Haftanın gerçek bir yaşam hikâyesinden yola çıkılarak yapılmış bir diğer filmi The Diving Bell and the Butterfly - Kelebek ve Dalgıç. Filmin son derece üzücü ve dokunaklı bir hikâyesi var.1995 yılında dünyaca ünlü Elle dergisinin editörü Jean Dominique Bouby, ani bir beyin kanası sonucu komaya girer. 20 gün sonra uyandığında sol gözünü kırpmak dışında tüm vücut fonksiyonlarını kaybetmiştir. Genç adamı artık bambaşka bir hayat beklemektedir ama o kolay pes etmez. Gözünü kullanarak insanlarla iletişim kurmayı başarır. Asistanına sol gözü yardımıyla sayfalarca yazı yazdırır. Basquia ve Before Night Falls filmlerinde tanıdığımız yönetmen Julian Schnabel, Kelebek ve Dalgıç ile geçtiğimiz Cannes Film Festivali'nde ve bu hafta açıklanan Altın Küre'lerde en iyi yönetmen ödülünü aldı. Kelebek ve Dalgıç, en iyi yabancı film dalında Altın Küre sahibi oldu. Sol gözle sürdürülen bir hayat Hollywood komedilerinin yeni yüzü haline gelen Steve Carell'in Juliette Binoche ile başrolleri paylaştığı Dan in Real Life - Şamar Oğlanı haftanın romantik komedisi.Dan Ashburn, karısının ölümünün üzüntüsünü üzerinden atamamış, tek başına çocuğunu büyütmeye çalışan yalnız bir babadır. Gazetede okurlarının sorunlarına bulduğu çözümleri yazdığı bir köşesi vardır. Dan bir aile toplantısında tanıştığı Marie'ye aşık olur. Marie tam ona göredir: Güzel ve eğlenceli. Ancak Marie, Dan'in erkek kardeşinin kız arkadaşıdır! Dan bu zor durumdan nasıl kurtulacaktır? Bugüne kadar okurlarına verdiği tavsiyeler işin içinde aşk olunca işe yarayacak mıdır? Hollywood komedilerinin yeni yüzü Steve Carell güldürüyor

28 Kasım 2020 Magazin Haberleri Bülteni28 Kasım 2020 Magazin Haberleri Bülteni
Cadde Yazarları

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber

Türkiye’nin haber yaşam platformu Milliyet Dijital yenilendi!

Uygulama ile devam et, gündemi kaçırma!

Şimdi DeğilHemen Keşfet