İstanbul’a bakıyorum, gözlerim faltaşı



Kimbilir kaç paraya pazarlanan ‘Adalar manzarası’ndan bildiriyorum. Kadıköy-Pendik hattının gerisindeki tepeler, yavaş yavaş doluyor. Aradan tuhaf çıkıntılar yükseliyor. Şehir, komple bir beton yığını

İstanbul, sık sık fahişeye benzetilir, bazen de ‘yıpranmış, makyajı akmış ama hâlâ(!) güzel bir kadına...
Erkeklerin pek bayıldığı bu tanımlar, hep canımı sıktı.
Hayır, sormak istiyorum: Fahişelerle, yıpranmış güzelliklerle, yaşla ilgili bu takıntı nereden geliyor? İstanbul’a bakıp aklına seks işçisi geliyorsa psikoterapinin vakti gelmiştir!
İstanbul’u illa bir kadına benzeteceksek, insan ticaretine kurban gitmiş bir kadına benzetebiliriz...
Dövülmüş, alıkonulmuş, defalarca tecavüz edilmiş, benliğini kaybetmiş ve psikolojisi tamamen bozulmuş bir kadına... Hatta, zorla cinsiyeti değiştirilerek erkek oluvermiş...
Ne o? Hiç romantik olmadı, değil mi?
Ama gerçek bu... İstanbul’un dişiliğinden eser kalmadı. O canım kıvrımları düzleştirildi. Bütün saçları döküldü. Üstelik orasından burasından mütemadiyen bir takım çıkıntılar fırlıyor.
Kiminki daha uzun olacak yarışı, tüm gücüyle ve hızıyla sürüyor. Sen hala makyajı akmış fahişe fantezisi yapıyorsun. Pes!

Başkalarının yüzü
İstanbul, giderek daha çok bir erkeğe, hem de çok çirkin ve karaktersiz bir erkeğe benziyor. Mikrocerrahiyle başkalarının yüzünü, organlarını alıp ona yapıştırmışsın gibi...
Tarihi yarımada siluetini jilet gibi yaran iki ucube, sadece Zeytinburnu sahillerinin önümüzdeki 15 yıl içinde neye benzeyeceğinin bir habercisi. Baktın mı mesela Sydney’i göreceksin, aha şura da New York, şura da Pekin. Üçü bir arada, hepsi aynı şehirde, tarihi kent İstanbul’da! Ne muhteşem, değil mi?
Zaten şimdiden şehr-i İstanbul’umuzda Toscana evlerinden tutun Venedik kanallarına, yapay şehircikler kurulmuyor mu? Boğaziçi replikaları cayır cayır pazarlanmıyor mu? Koy bir Kız Kulesi, Galata’yı pas geçme, ortasından geçsin bi dere (o su nereden gelecek bilader?) cami desen her yerde var, eee tamamdır.

Kıyıl kıyıl parselleniyor
Şehrin içindeyken ayrı, dışındayken ayrı başım dönüyor... İstanbul’un kalbine bir hançer gibi dikilen Ritz Oteli’ni, ‘Mashattan’lığı çoktan ilan edilmiş, kabullenilmiş Levent-Maslak bölgesini, 2. köprüyle birlikte Beykoz tepelerinin vahşice talanını, Şişli’de bitmek bilmeyen rantları geçtim...
Kavacık-Ümraniye-Ataşehir aksında yapılacak ‘finans merkezi’ne gelmedim bile...
‘Adalar manzaralı’ diye pazarlanan onlarca konut projesini uzaktan, haftada en az birkaç kez görüyorum. Ve kahroluyorum.
Kadıköy-Kartal-Pendik hattında sahilden gidince, “Ah, İstanbul’da birkaç metrekare yeşillik de varmış” diye geçici bir sevince kapılabilirsiniz.
Çünkü görmüyorsunuz arkadaki tepelerden yükselen binaları. Komple beton, yemin ediyorum. İdealtepe’den geriye doğru tırpanlanan, arsaların kıyıl kıyıl parsellenmesini gözümle görüyorum.
Adalar’dan anakaraya, yani pazarlanan manzaranın ta kendisinden bakıldığında durum bu. Her yerine ayrı yüz, ayrı bacak takılmış bir ucube. Üzerinde kahverengi bir pelerin-kir tabakası.
Welcome to Istanbul-Penisler Diyarı İstanbul.

KiMiN BAŞKANI?

- Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 4+4+4 denilen yasaya onay verdi. Ha diyeceksiniz ki ne bekliyordun? Bilmem, belki şike yasasındaki gibi bir top çevirme...
- 4+4+4, toplumun farklı kesimlerinden müthiş tepki ve eleştiri aldı, almayı da sürdürüyor. Buna rağmen, eğitimcilerin, sivil toplumun ve evet, öğrencinin fikri alınmadan, tüm uyarılara rağmen astığım astık, kestiğim kestik diye yola çıkıldı.
- Hükümetin hangi motivasyonla bu taslağı gündeme getirdiğini biliyoruz. Sekiz yıllık kesintisiz eğitimin düşmanı olduklarını açıkladılar. Peki seçildiğinde ‘Cumhur’un başkanı’ diye yere göğe konamayan Gül, hâlâ kendine bu sıfatı layık görüyor mu?