Geri Dön

'Bayramın yanında biraz çocukluk da gerekiyor'

Gazeteci Tuğrul Eryılmaz’la, çocuk Tuğrul’dan dede Tuğrul’a bayram anılarını konuştuk.

'Bayramın yanında biraz çocukluk da gerekiyor'
CEYDA ULUKAYA

 

Türkiye basınının duayenlerinden, Milliyet Sanat dergisi eski genel yayın yönetmeni Tuğrul Eryılmaz’ı başına bir sıfat koymadan anmak imkansız: Sivri dilli, matrak, nevi şahsına münhasır, huysuz, hatta kendi ifadesiyle radikal. Ondan bugüne dek dinlediklerimiz, hem mesleğe hem hayata dair ders niteliğinde oldu. Çocuk Tuğrul’dan dede Tuğrul’a uzanan bayram anıları ise özellikle bu pandemi günlerinde bayramın kıymetini bir kez daha bildirecek cinsten. Eryılmaz’a, karantina nedeniyle oğlu Hüseyin Özdemir ve torunu Asya’yla uzaktan gerçekleştirdiği, temassız bayram ziyaretinden hemen sonra bağlandık.

- Nasıl gidiyor karantina günleri?

Çok sıkılıyorum, nasıl geçsin Allah’ını seversen! Az önce Hüseyin geldi Asya’yla, içim çok kötü oldu. Çocuğa sarılamıyorsun bile. Neyse ağlaşmayalım. 

- Tamam, gerçi konumuz bayram. Ne ifade eder bayramlar size?

Bayramlar benim için, ta çocukluğumdan kalma gibi, harçlık alınan, güzel giyinilen ve bol bol şeker çikolata yenen günler. Bizim çocukluğumuzda öyleydi, sabah kalkarsın, giyinirsin bayramlıklarını. Bir kere bunu sevmeyecek kimse yoktur zaten. Aklımı kaçırırdım bize ne kıyafet alacaklar diye. Ki ben memur çocuğuyum, gıdım gıdım her şey. Mesela iki bayramda aynı ayakkabıyı giydiğimi bilirim, her neyse. Sonra komşuları gezersin, önce Huriye Hanımlara, oradan Hamit Beylere, harçlık toplamaya. Bir de sofralar kurulur tabii, unutulacak gibi değil. Hem iftar hem bayram sofraları. Komşular toplanır gelir, genellikle de kadınlar olur. Mutfakta 4-5 kadın varsa, içeride de belki 20 çocuk olurduk.

- Neler pişirilirdi?

Hiç boş yok. Sarmalar, zeytinyağlılar, börekler… Çok et yenmezdi, ya et pahalıydı ya da bonfile moda değildi herhalde. Ama hayatımda yediğim en güzel yemekleri ben çocukluğumdan başlayarak hep ramazanlarda yemişimdir. Bir de mutlaka mahalledeki fırına tepsi içinde baklava ya da kadayıf gönderilip pişirtilirdi. Öyle fırın mırın nerede Allah’ını seversen. Annem tepsiyi kafamın üstüne koyar, beni Karşıyaka’daki meşhur Çifte Fırınlar’a gönderirdi. Öğleden sonra bütün mahallenin tatlılarını pişirirlerdi. Müthişti. O tatlılar komşulara da dağıtılırdı. Hakikaten dayanışmaydı. Ben hiç hatırlamıyorum mesela kim yoksuldu kim zengindi, herkes beraberdi. Bir de bayram yemeklerinde mutlaka misafirlik olurdu. Tam bir şenlik yani, onun için çok severim bayramı. Ama Kurban Bayramı’nda içimi hüzün kaplar, onu ayrı tutuyorum.  

- Aslında çocukluğunuz Diyarbakır’da geçmiş. İzmir daha sonra değil mi?

Tabii, Suriçi’nde oturuyorduk. Muhteşem bir yerdi. Bayramda Sur’un kenarında atlı karıncalar kurulurdu. Ama atlı karınca dediğim, elle çevrilenlerden. Biz de kuyruk olurduk önünde. Dünyanın en keyifli şeyiydi. Bütün günümüzü orada geçirirdik. Kaç tur biniyoruz kim bilir. Paramız bitene kadar işte! E para niye var zaten! Bir de ben bayramda iyi para toplardım. Eve gelince de annem sorardı: “Binnaz Hanımlar kaç lira verdi?”, “Peki Huriye Hanımlar?”. Onun da sırrı şu: Onlar bize toplamda kaç lira verdiyse, onların çocukları bize geldiğinde altta kalmayalım. Aman az vermeyelim, ayıp olur!

Bayramın yanında biraz çocukluk da gerekiyor

- İyi para toplardım dediniz, taktikleriniz var mıydı?

Taktikten bol ne olabilir? Bir kere gidersin, önce şeker verirler. Orada bir kere suratını asacaksın. Mutsuzluğunu belli edeceksin. Sabahın köründe kalktık elinizi öpmeye geldik diyemeyeceğin için. Arkasından hemen verirlerdi zaten, ister yoksul ister zengin, hiçbir evden boş çıktığımızı hatırlamam. Bir de şu vardı: Mutlaka ilkokul öğretmenimizin elini öpmeye giderdik, Fehmi Bey. Sıkı sıkı tembihlerdi babam, sakın para almayın hocanızdan diye. “Tamam” derdik, babamıza söylemezdik. Para dediğim de şimdinin 5-10 lirası zaten. Bunlar hep bayramı keyifli kılan şeyler.

- Aslında tüm bu bayram ritüellerini mümkün kılan hep sosyal ilişkiler...

Zaten o ritüeller sosyal ilişkilerle o kadar iç içe ki. Ve şunu söyleyeyim, ben aslında kendimi çok radikal bulmama rağmen bazı geleneklerin, ramazan ya da şeker bayramı gibi, hakikaten sürdürülmesini istiyorum. Başka bir hoşluk getiriyor bence insanlara, tıpkı bu pandemi zamanındaki dayanışma gibi. İnsanlar daha güleryüzlü, insancıl oluyor ya da bana öyle geliyor, fark etmez, o da yeterli. Bence bayramlar da zaten bu yüzden var.

- Çocukluğunuzdaki o bayram sevincini bugün ne kadar muhafaza ediyorsunuzdur?

Türkçede güzel bir lafımız var, hani çok mutlu olunca bayram çocuğu gibi sevindin denir. Bayramın yanında biraz çocukluk da gerekiyor. Bunu anlarsan, senden sonraki çocuklarla da bunu yaşamaya devam edebilirsin. Bayram ve çocuk çok yakışıyor birbirine. Bayramlar temizdir, insanlar kirletmezse. Çocuklar da temizdir, büyükler kirletmezse. Onun için bayram ve çocuk bence birbirine çok yakışır.

- Peki baba olduktan sonra bayramlar nasıl bir anlam kazandı?

Mesela iki bayramda aynı ayakkabıyı giydim dedim ya, kendi çocuğuma hiçbir zaman iki bayram aynı ayakkabıyı giydirmedim. Ya da ne bileyim, çocukluğumda hiç bayram tatili yapmadım diye bayramlarda oğlumu hep bir yerlere götürmeye çalıştım. Ama bu görgüsüzlük değil, ne biliyor musun? Anne babalar kendi beceremedikleri şeyleri çocuklarına yaptırıyorlar, ben de çok farklı olamadım maalesef. İstediğin kadar modern ol, anne babalık çok standart bir şey. Ben yapamadım, oğlum yapsın. Ne oldu yani yapamadın da eksik bir şey mi kaldı sende? Belki de kalmıştır, bilemiyorum.

- Şimdi bir de torununuz var. Asya, 5 yaşında. Dede olunca neler değişti?

Dede olunca da anne babayla rekabet başlıyor bu sefer. Onları nasıl ekarte edip torunu kendi yanıma çekerim diye. Şu anda elim zayıf ama 1-2 seneye muhakkak beceririm. Artık rüşvetle mi olur, yalanla mı olur bilemem. Gerçi bir de şu var, bizim çocukluğumuzda annemler, diğer büyüklerimizin de bize hediye almasına müsaade ederdi. Ben şimdi Asya’ya bir şey alamıyorum ki, bu son model anne babalar her şeyi kendileri alıyor. Ev ayakkabı dolu, oyuncak dolu. Bana bir şey bırakmıyorlar. “Hadi ben seni parka götüreyim” diyorum ancak. Bir de bu yeni kuşak, bize güvenmiyor, çocuğu düşürürüz müşürürüz yollarda diye. Gidiyorsun torunla, aradan 20 dk geçmiyor, tepende baba beliriyor. Kontrole gelmiş, o kadar belli ki. “Oğlum ben seni büyüttüm, buna niye bakamayacakmışım?” diyorum. Ama olmuyor işte.

- Bu yılki bayram ziyaretine erken geldiler değil mi?

Bayramda gelemeyecekleri için bugün geldiler. Harçlığını aldı Asyam. Fotoğraflar çektik. Sonra yine aynı şey oldu. Ben diyeyim 4 dk sen de 5 dk, sonra babasının elini tuttu ve gittiler. Zaten ağzımızda maskeler, dokunamıyorsun bile. Ya görüntülü konuşuyoruz ya da böyle pencerenin altına geliyorlar, karşılıklı el sallaşıyoruz. Görüntülü konuşmak da hiç bana göre değil. Ben torunumu karşımda görmek istiyorum. Dokunamasam da karşımda dursun, ayaklarının bastığını göreyim, saçıyla oynadığını göreyim. Bugün gördüm ya, hakikaten en az bir aylık enerji depoladım.

- Geriye dönüp bakınca  bayramlardan öğrendim dediğiniz bir şey var mıdır?

Tabii, bayramda küs kalmamak, kavga etmemek. Daha güzel bir şey olabilir mi? Gönül alma zamanıdır bayramlar. O fırsatı tanır, kendini affettir ya da sen affet ve yeniden başla. Ben de bu fırsatı çok değerlendirmişimdir, küs olduğum bir sürü arkadaşımın evine bayramda pat diye gitmişimdir. Kapıdan döndürüldüğüm de hiç olmadı.

Bayramın yanında biraz çocukluk da gerekiyor

‘‘Önce kırtasiyeye, sonra pastaneye giderdik’’

- Pandemi olmasa Asya’yla bayramda ne yapardınız?

Elinden tutardım, önce kırtasiyeye, sonra yandaki bakkala, sonra da Savoy Pastanesi’ne giderdik, “Ne istiyorsan al Asyacım” derdim. Tek dileğim, bizim çektiklerimizi bu çocuklar çekmesin, en başta bu lanet virüs olmak üzere artık bir felaketle karşılaşmasınlar. Ama çocuklara bugünleri biz hazırladık maalesef. Kendimiz ettik kendimiz bulduk. Hep bunları düşündüm bugün ona bakarken.

“Bir saatte bisiklete binmeyi öğrendim”

- Çocukluğunuzda sizi en çok sevindiren bayram günü hangisiydi?

İzmir’deydik, 13-14 yaşlarındayım. Bayramdan bir gün önce babam geldi, “Sana bir şey aldım, kapının önünde” dedi. Bisiklet! O bisikleti hiç unutamam. Kardeşlerim “Abi biz de bineriz değil mi?” diye etrafımda. Ve inanmayacaksın, düşe kalka tam 1 saatte bisiklete binmeyi öğrendim.

- O zamana kadar bilmiyor muydunuz?

Nereden bileceğim Allah’ını seversen, bisikletler pahalı. Adam bizi zor okula gönderiyor, bir sürü kardeşiz. 2 yıl bindim o bisiklete. Bayramlarda Karşıyaka’da kızlarla çamlıkta tur atardık. Böyle küçük flörtler… Onun için bayramları ben hep güzel hatırlıyorum. Ay eski bayramlar çok güzeldi de şimdi kötü oldu demek değil bu. Şimdi de başka türlü oluyor.

Acun Ilıcalı'yı kızdıran iddia! "Vicdansızlar, vatan hainleri..."'Survivor 2020 Ünlüler Gönüllüler' çekimleri nedeniyle Dominik Cumhuriyeti'nde olan Acun Ilıcalı, katıldığı canlı yayında, "TV8'de yarışmacıların Kürtçe konuşmasına karşı" tarzında çıkan söylemlere tepki gösterdi.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber