Geri Dön

'Her deneyim insanın kalbini büyütür'

“Benim Adım Melek” dizisinin yeni sezonuyla sevenlerinin karşısına çıkan Nehir Erdoğan, “Hayat yolculuğu uzun, çetrefilli. Hepimiz düşebiliriz. Önemli olan kalkıp devam etmek. Bunun da tek motivasyonunun sevgi olduğuna inanıyorum” diyor.

'Her deneyim insanın kalbini büyütür'
Özlem Ülkü / ozlem.ulku@milliyet.com.tr

 

İlk dizisi “Koçum Benim”in üzerinden 18 yıl geçmiş. Nazlı karakterini canlandırdığı “Yabancı Damat”ın üzerinden ise 14 yıl...

Nehir Erdoğan şimdi TRT1 ekranında ikinci sezonuna başlayan “Benim Adım Melek”le karşımızda. Gaziantep’te çekilen dizide, yolunu yeni baştan çizmeye kararlı güçlü bir kadın olarak izlediğimiz Melek’i canlandıran oyuncunun sözlerine kulak verince, onun da Melek gibi güçlü durduğunu hissetmemek mümkün değil. Kimbilir belki dil eğitimi için gittiği ve altı yıl kaldığı Paris’te hayata bakışını esnetmesinden belki de kadim Mezopotamya şehirlerinde yaşadığı deneyimlerden...

- “Benim Adım Melek”, ikinci sezonuna girdi. Geçmişi değiştiremeyiz ama geleceğin hikayesini yazmak bizim elimizde denir ya “Melek” kendine nasıl bir hikaye yazacak?

Çok sevdiğim Ozan Önen’in “Babam Beni Şahdamarımdan Öptü” isimli kitabında bir cümle okumuştum: “Geçtiğin her yolun toplamı sensin, geçeceğin her yol da sana benzeyecek.” Melek’in özeti biraz da bu. Kendi yolunu yeni baştan yazmaya kararlı, güçlü bir kadın olarak kendisini var edecek. Geçen sezon yıllardır gurbette, başından geçen travmalardan ötürü felçli, suskun bir ruh haline bürünmüştü. Şimdi çocukları için ayakta durmaya çalışırken dostlarının da onu sarmasıyla biraz daha güçlenmiş, suskunluklarını aşmış, duygularını, düşüncelerini daha fazla ifade edebilmeye başlamış bir Melek’imiz var. Gücünü her ne olursa olsun her şeye sevgiyle bakmasından alan. Melek’teki merhamet duygusu benim için çok kıymetli: Toplumu da, aileyi de, dostluğu da merhametin ayakta tuttuğuna inanıyorum.  Hayat yolculuğu uzun, çetrefilli. Hepimiz düşebiliriz. Düşüyoruz da. Önemli olan kalkıp devam etmek. Bunun da tek motivasyonunun asla ‘korku’ değil ‘sevgi’ olduğuna inanıyorum. Melek de buradan güç alıyor özünde. Vahşi reyting ortamında tüm bu olumlu duyguları kucaklayan ve arkamızda duran TRT’ye de ayrıca saygı duyuyorum.

-  Çekimler Gaziantep’te başladı. Milyonların sizi sevdiği “Yabancı Damat” dizisi de aynı şehirde geçiyordu. Sizde nasıl bir yeri var bu coğrafyanın?

Gaziantep kadim kent. Biz toplum olarak, özgünlüklerimizin çok da farkında değiliz sanki. Düşünsenize; bir yabancı Türkiye’ye geldiğinde ağzından ilk çıkan kelime “baklava”.  Ya şu kadim Fırat suyunun kıyısındaki Zeugma’nın mozaikleri dünyada başka nerede var? Ya Antep mutfağı? Var mı bir örneği daha? Masalsı fıstık ağaçları, hanları, hamamları ve tarihi çarşılarıyla dünyanın en özel coğrafyalarından birindeyiz. Şanlıurfa ve Hatay’da da çekimler yapıyoruz.  Mezopotamya’nın başlangıcı olan bu coğrafya, her şeyiyle çok çok özel. Buradaki her adım, sihirli bir âlemin kapısını aralamak gibi. Misal, geçenlerde Nemrut Dağı’nın zirvesine çıktım ve dedim ki, bu ülke ne kadar özel, ne kadar bambaşka. Ben bu ülkenin bir evladıysam, kendi coğrafyamın her yerine kalpten bağlıyım.

Her deneyim insanın kalbini büyütür

-  Bir röportajınızda “4 yaşındayken babam ‘Gözyaşlarını silah olarak kullanamazsın’ demişti. O yüzden bağrıma taş basarım” demişsiniz. Peki, projelerde sürekli ağlıyor olmanızı nasıl yorumluyorsunuz?

Rolümün gereklerini karakterimle empati kurarak gerçekleştirmemden daha doğalı olamaz. Fakat itiraf etmek gerekirse ilk defa bu işte çoğu sahnede gerçekten önünü alamaz bir şekilde ağlamaya başladım. Hem Melek’in hem binlerce kadının yaşadığı güçlükler, çocuklara, Allah’ın dilsiz kullarına yapılan eziyetler, son günlerde dünyamızda olan onca karanlık sanırım beni iyice hassaslaştırdı. Elbette oyunculukta da gerçek hayatta da gözyaşlarını silah olarak kullanmak, babamın tam da öğrettiği gibi bana iyi gelen bir şey değil; o duruma düşmeyi de düşürülmeyi de hiç istemem. Ancak ağlamanın da çok insani bir duygu olduğunun, kalbimizi yıkayıp, yumuşattığının farkındayım. Hâlâ bazen kedi gibi, yaralarımı ancak saklanarak iyileştirsem de artık dostlarımın yanında daha şeffafım. Dost omzunda ağlamayı öğrendim, kahkahaları çoğalttığımız gibi...

-  İki yıl öncesine kadar Paris’te bambaşka bir hayat yaşıyordunuz. Bir gün yine öyle bir yola çıkmayı düşünür müsünüz?

Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde dil eğitimi almaya gitmiştim. Benim için dört dörtlük, harika bir süreçti. İmkânım olursa, dünyanın başka dillerini de yerinde öğrenmeyi; o coğrafyayı ve kültürü de içselleştirerek neden istemeyeyim? Misal; İspanya’ya gidip Ladino dilini öğrenmek ya da Mardin’de yaşayıp Süryanice öğrenmek neden iyi bir fikir olmasın? Kelimelerin varoluş ve evriliş hikayelerini çok merak ettiğim gibi, eski dillerde ortaklık bulmaya da ayrıca bayılırım. Diliyle, kültürüyle, coğrafyasıyla her deneyim, insanın kalbini büyütür. Paris, geçmişimdeki deneyimlerden sadece biri. Kaz Dağları’nda da olsam, Barselona’da da olsam bu kalp benim kalbim. Elimde imkân varsa, daha güzel deneyimler için zorlarım çünkü şu hayatta, güzel deneyimler yaşayamayacaksak neden yaşarız? Hele benim için yeni bir şeyler öğrenmeden devam etmek en büyük zul diyebilirim. Önemli olan, deneyimin kalitesi ve öğreticiliği. Hem ne demişler? Keyfimiz yerindeyse; bize her yer Paris değil mi?

Her deneyim insanın kalbini büyütür

“ARSIZ BENLİKLER İNŞA ETMİŞİZ”

- Pandemi nedeniyle tüm dünyanın ortak bir derdi var. Bu bile çok şey düşündürebiliyor. Siz, bugünleri nasıl gözlemliyorsunuz?

Karanlığın bir an evvel geçmesini dilerim ama bir yandan da toplumu ve insan ruhunu sarsan diğer gerçeklere bunca zamandır kör kesilmiş olma gerçeğini de hatırlatmak isterim. Aynı anda tüm dünya eve zorla kapatılınca, anladık ki dünyaya, hep beraber büyük zararlar vermişiz. Dünya, hastalıkların yok edilmesi adına yatırım yapmamış da nasıl daha çok silahlanırız yarışına harcamış parayı. Hürriyetin tadını bile müşterek bir manik depresif durumda hatırlamak, bana bir yanıyla da çok acı geliyor ki “sokağa çıkma yasağı” ile hatırlanacak bir şeymiş hürriyet. Demek ki “maske takma zorunluğu” ile hatırlanıyormuş sağlık. Demek ki insanlar arasındaki ekonomik farklar hiçbir işe yaramıyormuş, nefes alabilmenin kıymeti karşısında. Temiz hava ve temiz su birincil yaşam haklarımızken, iklim değişikliğine yol açacak dev gökdelenler, arsız ‘benlikler’ inşa ettik. Güzeller güzeli mavi gezegenimizin, doğanın üç günde kendini nasıl da tamir ettiğine gözlerimizle, duyduğumuz kuş sesleriyle şahit olduk. Kendimizden yeni bir “ben” ve yeni bir “biz” inşa edemezsek bu idrak da hiçbir şeye yaramayacak, nostaljik bir anı gibi gelip geçecek.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber