Geri Dön

“Türkan Şoray’ı görmek kalp krizi nedeniydi”

Atilla Dorsay ile İstanbul Modern’deki “Yüzyıllık Aşk” sergisini gezdik. TÜYAP Kitap Fuarı’nın bu yılki Onur Yazarı da olan Dorsay: “1960’larda Amerika’da yıldız olanlar ondan 25-30 sene sonra rol bulamadı. Fakat Türkan Şoray şimdi de yıldız. Filiz Akın da, Hülya Koçyiğit de...”

“Türkan Şoray’ı görmek kalp krizi nedeniydi”

İstanbul Modern’in Türk sinemasının 100’üncü yılına adanan sergisi “Yüzyıllık Aşk” açıldı. Sergiye girdiğiniz an sizi Yeşilçam’ın yıldızları karşılayacak. Sinema fenerleriyle yazılan “Yüzyıllık Aşk” ise doğru bölümde olduğunuzun bir sağlaması olacak.
İlk önce film tanıtımları için kullanılan lobiler, ardından fenerlerle süslenmiş eski sinemaların fotoğrafları çıkacak karşınıza. Sergi içinde ilerledikçe türlü anılarla sinema tarihimizde kaybolma ihtimaliniz yüksek. Neyse ki yanımda Atilla Dorsay vardı. Dorsay ile hem
4 Ocak’a kadar devam edecek sergiyi hem Yeşilçam’ı hem de TÜYAP’ta Onur Yazarı olmasını konuştuk.

İlk önce karşımıza lobiler çıkıyor sergide. Sinema salonlarının lobilerine asılan, filmleri tanıtmak için hazırlanan fotoğraflar bunlar...

Yazılar da barındıran fotoğraflara lobi deniyordu. Otel lobisi değil tabii ki. Lobiler çok da yararlıydı üstelik. Film hakkındaki tüm bilgileri bulabilirdiniz; yönetmen, oyuncular... Şimdi bu lobilere bakınca fark ediyorum, bütün bu filmleri bulmak mümkün değil artık. Korunmadılar. İleride değer kazanacakları, para edecekleri düşünülemedi. Arşivlenmediler. Devlet bu anlamda hiçbir rol biçmedi kendine. Bu filmler de kaybolup gitti.

“Yaşlılar nostaljiden kurtulamıyor”

Serginin küratörü Müge Turan’la da konuştum. O sergide yer alan objelerin birçoğunun kişisel koleksiyonlardan alındığını söyledi.

Tabii ki. Kişisel koleksiyonerler ilgileniyor bunlarla. Bizde şirketler de devam edemiyor çünkü. Hollywood’da Paramount 100’üncü yılını kutladı. MGM keza öyle. Hâlâ aynı stüdyolar ayakta. Dolayısıyla da kendi arşivleri var. Bu şirketler el değiştirse de o temel hazine korunuyor. Bizde böyle değil
ne yazık ki.

Ses dergisinin kapakları da görülebilir sergide.

Tabii bu kapakların çoğu Ses Mecmuası’na ait. Fakat arada başka dergiler de var. Zaten ünlü oyuncuların önemli bir bölümü Ses’in kapak yıldızı olarak ün yaptı. Bir anlamda Ses yıllar boyunca yıldız yetiştirdi. Bunu da anmak lazım. Sergideki bu köşe onu da gösteriyor.

Sinema fenerleriyle ilgili bir bölüm de var. Sinema fenerleri, seyirciyi salonlara çekmek için çok önemliydi. Sergideki bu eski fotoğrafların hangi sinemalara ait olduğunu siz bilebilirsiniz sanıyorum.

Bazılarını hemen söyleyebilirim. Taksim Sineması var fotoğraflar arasında. Daha sonra Venüs Sineması, ardından da Taksim Devlet Sahnesi olmuştu. Bu fotoğraftaki afişte görülen “Vurun Kahpeye” filmini 1949’da Taksim Sineması’nda izledim. Önünde müthiş bir kalabalık vardı. Fotoğraftaki Lale Sineması’nı da hatırlıyorum. Girişi ve üst kattaki salonu hâlâ duruyor ama nedense kapalı. Kendileri gitti, resimleri kaldı yadigar! Kadıköy Süreyya Sineması’nın da bir fotoğrafı var. Biliyorsun artık opera sahnesi olarak kullanılıyor. Başka sahne kalmadığı için Devlet Operası İstanbul’da Süreyya Sineması’na sığınmış halde.

Bahsi açılmışken isterseniz serginin Beyoğlu’nun kaybolan sinemalarıyla ilgili bölümüne geçelim.

Hepsi kapandı bunların. İstisnasız! İstanbul’un kültür hayatı buradaydı. Direklerarası var ama orası tiyatronun merkeziydi. Orada da sinemalar açıldı ama Beyoğlu’ndan daha sonra. 15-20 yıl öncesine kadar oranın da sinemaları duruyordu. Onlar da gitti. Ama ne oldu? Başka yerlerde sinemalar açıldı, sinemalar bütün İstanbul’a yayıldı. Tabii bu da kötü bir olay değil. Kültür hayatının tek bir merkezde olması pratik değil zaten. Bugün AVM’lerde, İstanbul’un hemen her yanında sinema salonları var. Fakat bizim gibi eskiler, yaşlılar bu nostaljiden kurtulamıyor.

Fakat temel mesele, sinema salonlarının AVM’lerin en üst katlarına hapsedilmesi, düzayak girilecek salonların kaybolması...
Bu o salonlardaki anıları da yok ediyor.

En azından en güzel olanları korunabilirdi. En azından Emek Sineması! Biliyorsun ben bunun için büyük bir mücadele verdim. Hayatımı değiştiren bir karar aldım. Emek’i korumak gerekiyordu. Bunu yapamadık.

“Aktif gazeteciliği bırakmasaydım daha mutsuz olurdum”

Kaybolan sinemalar sizin kişisel kariyeriniz için de önemli. “Emek yoksa ben de yokum” demiştiniz..

Tabii ama bu sinemaların önemi yanında benim kariyerim okyanusta bir damla gibi kalır. Sinemanın temsil ettiği şeyler çok önemlidir. Emek, 1980’li yıllardan başlayarak Sinema Günleri’nin düzenlendiği, daha sonra İKSV’nin festivallerinin tertip edildiği, birçok kişinin dünya sinemasıyla tanıştığı bir sinemaydı. Düzinelerce ünlü sahneye çıkmış, ödüller almıştı. Her yanında bir anı olan bir salondu. Yıktılar! Dinletemedik sözümüzü.

Atilla Bey, aktif gazeteciliği bıraktıktan sonra nasıl hissediyorsunuz kendinizi? Mutlu musunuz?

Mutluyum. Belki çok mutlu değilim ama bırakmasaydım daha da mutsuz olacağımı biliyorum. n

“Türkan Şoray’ı görmek kalp krizi nedeniydi”

“Bu ödül benim için teselli oldu”

Atilla Bey bu yılın TÜYAP Kitap Fuarı’nın Onur Yazarısınız. Bu paye size kendinizi nasıl hissettirdi?

Hayatımın zor bir dönemini geçiriyordum. Gündelik basından ayrılmak kolay iş değil. Hem maddi açıdan kayba uğruyorsunuz hem de sürekli ve düzenli bir şekilde yazan biri olmuyorsunuz artık. Fakat ilkelerim doğrultusunda böyle davranmam gerekiyordu. Pişman değilim. Böyle bir dönemde Doğan Hızlan’dan iyi haber geldi. İlk önce inanmadım. Ödül benim için bir teselli oldu.

“Türk sineması çok iyi bir yerde”

Serginin “Sinema Seyircisi Fanatiktir” bölümü de ilginç. Türkan Şoray için hazırlanan bardaklar, tabaklar... Yılmaz Güney’in fotoğrafları... Yıllar önce sinema yıldızları insanların hayatına daha fazla dokunuyormuş. Ne dersiniz sinemanın etkisi azaldı mı?

Sinemanın etkisi azaldı ama bunun birçok sebebi var. Bana sorarsan Yeşilçam 1960’lı yıllarda başladı. İlk büyük yıldızlarımız da o yıllarda çıktı; Dört Yapraklı Yonca vardı, Fikret Hakan’lar, Cüneyt Arkın’lar... 1970’lerde olay bütün hızıyla sürdü. Fakat bütün dünya ülkelerinde televizyon yayını başlamıştı. Türkiye neredeyse çeyrek asır geç kavuştu televizyona. TRT ile birlikte sinema seyircisi azaldı. Özellikle büyük kentlerde orta sınıflar evlerine kapanıp dizileri takip etmeye başladı. Bu da çöküş devresidir. 12 Eylül 1980’den sonra seks filmlerine son verildi. Bundan sonraki Türk sinemasına Yeşilçam demek doğru olmayacaktır. Temalar değişti, yeni bir kuşak geldi. 1980’ler sevdiğim bir dönemdir. Fakat 1990’larda yine bir düşüş yaşandı. Bu da video kaset furyasıyla alakalı. “Eşkıya” ile tekrar ivme kazandı Türk sineması. Şimdi ayılıp bayıldığımız Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim ve Yeşim Ustaoğlu gibi sanatçılar da bu yıllarda ortaya çıktı. Ben bugün Türkiye sinemasını çok iyi bir yerde görüyorum.

Şimdinin yıldızlarıyla, Yeşilçam’ın yıldızlarını kıyaslamanızı istesem ne söylersiniz?

Sinemanın parlak döneminde, özellikle de Amerikan sinemasında film yıldızları dokunulmaz kişilerdi. Kadın yıldızlar birer ikona olurdu. Fakat sonra bu değişti. Artık hiçbir yıldız bir kaidenin üzerinde duran bir heykel değil. Bahsettiğim yıllarda mesela Greta Garbo’yu ya da Türkan Şoray’ı görmek sinema seyircisi için neredeyse kalp krizine neden olabilecek bir durumdu. Oysa 1960’larda Amerika’da yıldız olan isimler ondan 25-30 sene sonra rol bulamadı. Fakat Türkan Şoray şimdi de yıldız. Filiz Akın da Hülya Koçyiğit de...

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber