Geri Dön

“Türkiye temelleri sağlam atılmış bir ülke”

Hayatının omurgasını aile, hukuk, CHP ve müzik dörtgeninin üzerine kuran Av. Umut Akdoğan, ülkedeki şartlar zorlaştıkça umudunun daha da büyüdüğünü belirtiyor ve ekliyor “21 sene önce çocuk yaşta ilk broşürümü dağıtırken içimde olan heyecandan gram eksilme olmadı”

“Türkiye temelleri sağlam atılmış bir ülke”

Sizi tanımayan ve kim olduğunuzu merak eden biri biraz araştırma yapınca karşısına iki şey çıkıyor: Hukuk ve CHP. Bu iki başlık yaşamınızın omurgasını mı oluşturuyor?

Bu iki başlığın önüne ve ardına eklemeler yaparsak ana omurgayı tamamlamış oluruz. Başına ailem ve sonuna da müziği eklemeliyiz. İki oğlum var, babamı çok genç yaşta kaybettiğimiz için hem çocuk için babanın ne demek olduğunu hem de bir baba için çocuğun ne demek olduğunu onlarla öğreniyorum. Eşimle hem evimizi hem işimizi paylaşıyoruz. Eşimden, işimden ve çocuklarımdan daha önce tanıştığımız partim... Onunla da gönül bağımız apayrı. Ceketimi bir yere astığımda yakasındaki rozet gözüme iliştiğinde içim titriyor. Yaşadığımız coğrafyanın, ülkemizin ve çocuklarımın geleceğinin onda olduğunu çok iyi bildiğim için olsa gerek… Tabi ki mesleğim. Hukukun böyle örselendiği bir dönemde savunmanın bir parçası olmaktan onur duyuyorum. İşime özeni vicdani bir sorumluluk olarak görüyorum. Sabah uyandığım andan, gece uyuyana kadar bana arkadaşlık eden müziği de söylemeden edemiyorum.

Siyasi yaşamınız çok erken yaşta başlamış. Nasıl başladı, nasıl sürüyor ve nasıl devam etmesini istiyorsunuz?

13 yaşımda 1999 seçimlerinin son günü Ankara’da yapılan mitingin ardından Anadol bir kamyonetin kasasından broşür alıp dağıtarak başladım bu yolculuğa. 2002 seçimlerinde seçim bürosunda partisi için çalışan bir gençtim. İlçe ve il örgütlerinde çalıştım, ardından CHP Genel Merkez Gençlik Kolları Genel Sekreterliği yaptım. 26 yaşında CHP Parti Meclisi Üyeliği’ne seçildim. Parti okulu eğitmenliği yaptım, milletvekili adayı oldum, seçim kampanyalarının içinde oldum. Tüm bu işleri severek, coşkuyla, azimle yaptım, yapmaya da devam edeceğim. 21 sene önce çocuk yaşta o broşürü dağıtırken içimde olan heyecandan gram eksilme olmadı. Şartlar zorlaştıkça umudum da büyüdü.

Nedir bu yolculukta sizi bu denli heyecanlandıran ve motive eden şey?

Türkiye temelleri sağlam atılmış bir ülke. Bu temelin sağlam olduğunu bilmek geleceğe dair umutlarımı hep diri tutuyor. Bu topraklarda yaşayan insanların hak ettiği yaşamın bu olmadığına ancak hak ettiği koşullara çok da uzak olmayan bir zamanda ulaşacağına inanıyorum. Bunun için mücadele etmek gerekiyor kuşkusuz. Ben de bu mücadelenin bir neferiyim.

Bu yolculuğun devamında ne var?

İktidar var. Uğruna siyaset yaptığımız insanların yüzünün gülmesi var. Bu ülkeden umudunu kesip yurtdışına giden nitelikli kadroların ülkesine dönmesi var, çocuklarımızın bırakın yurtdışında yaşamayı düşünmeyi ülkesine sıkı sıkı sarılıp hizmet etmesi var. Bu benim en büyük yaram. Nice genç beyin bugün ülkemizde değil maalesef. Adalet var, güven var, zenginlik var, eşitlik var. Siyasetçiler bunları söyleyince çok beylik laflarmış gibi geliyor ama bunlar bizim ekmeğimiz, suyumuz. Bunlar olmadığı için beyinler, çok söylendiği için kulaklar alışıyor belki ama bu konularla ilgili farkındalığı içinizde yaşatıyorsanız bunların eksikliğiyle ruhunuz yaşayamıyor.

İki eski genel başkanımızın aktörü olduğu bir olay benim belleğimde çok önemli yer tutar

“Türkiye temelleri sağlam atılmış bir ülke”

Siyasi arenada hangi duygular ön plana çıkıyor. Bir denge denetim mekanizması var mı?

Böyle bir konuda fikirlerimi söylerken, cümlemin başına “bugüne kadar öğrendiklerim bana gösterdi ki” ifadesini koymazsam haddimi aşmış olurum. Biz bir geleneğin temsilcileriyiz. Kuva-yi Milliye geleneğinin devamıyız. Bir defa kendimize olan güvenimiz buradan geliyor, her zaman umutlu olmamız, geleceğe güvenle bakmamız, şikayet etmeyip çözümler ortaya koymamız bundandır. Diğer bir duygu uzlaşma ve sabır. İki sözcük sihirli. Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullarda da sihirli. Olmazsa olmaz… Yüzde elli artı biri aradığımız bir sistemde uzlaşan, sakin olan, siyasal çevrelerle ortak yanlarını ön plana çıkartanlar kazanacak. Bu konuların derslerini genel başkanımızdan almaya devam da ediyoruz. Uzlaşma ile dikilen ağaçlarımızın, sabırla büyütülmesi sonucunda ilk meyveleri de yedik yerel seçimlerde. Türkiye’nin buna ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

Tabi siyasetin olmazsa olmazı mücadele, çalışkanlık ve azim. İki eski genel başkanımızın aktörü olduğu bir olay benim belleğimde çok önemli yer tutar. İsmet Paşa meşhur “sizi ben bile kurtaramam” sözünü ettikten sonra DP iktidarı Ulus Gazetesi’nin basımını ve dağıtımını yasaklar. Rahmetli Bülent Ecevit 34 yaşında bir milletvekili, genel başkanlarımızdan Hikmet Çetin ise gençlik kolları genel sekreteri. Ulus Gazetesi’ne giderler, matbaayı açarlar, Ecevit arabası olan milletvekillerini, Sn. Çetin de milletvekillerine yardımcı olacak gençlik kolları üyelerini örgütler. Bu esnada gazete basılmıştır. O gazeteler sırtlarda taşınarak arabalara yüklenir ve milletvekillerinin arabalarıyla Anadolu’ya dağıtılır. Sonuçta genel başkanımız İnönü’nün o sözü Anadolu’da bu sayede yankılanır. İşte bugün de ihtiyaç olan azim ve kararlılık budur. Siyasetin ilacı bana sorarsanız durmadan çalışmaktır.

Z kuşağından söz ediliyor şu sıralar. Ülkenin kaderini belirleyecek güçte oldukları konuşuluyor. Siyasetçilerin önümüzdeki dönemde dikkatle izleyeceği bir seçmen kitlesi mi geliyor?

Hem de gümbür gümbür. Bu ifadeyi sadece kamuoyunda konuşulan sayıları itibariyle söylemiyorum. Evet, nicelik olarak bu gerçeklik önümüzde duruyor ancak nitelik olarak da daha özenli, daha eğitimli, daha farkındalığı yüksek bir kuşak bu Z kuşağı. Günlük siyasal polemiklere itibar etmeyen, şikayet etmekten çok çözüm üreten siyasetçiyi beğenen, haberleri ertesi gün gazeteden değil de aynı anda sosyal ağlardan öğrenen bir kuşak sözü edilen yeni seçmenler. Geliyorlar, kazanmak isteyen siyasal partiler kollarını, kucağını, kapısını açar ve buyur eder. İçeri girerlerse gitmesinler diye özünü yoklar, bakış açısını açar, sözünü tartar. Ben partimizin bu kuşakla birbirine sımsıkı sarılacağına inanıyorum.

Aileniz, mesleğiniz, siyaset… Bunların sonuna bir de müzik eklediniz. Nereden geliyor bu merakınız?

Gelişini bilmiyorum ama kalışından memnunum. Sabahın çok erken saatlerinde yüzümü yıkar yıkamaz başlıyor birlikteliğimiz. Çocukluğumdan beri bu böyle. Evimizdeki müzik aletlerini kendi kendime çalmayı öğrendim. Çoğu enstrüman için de iddiam odur ki hangisiyle birkaç gün baş başa kalsak “ruhumu dinlendirecek kadar” çalabilirim. İki binin üzerinde eser bildiğimi hesaplamıştım bir keresinde kabaca. Her birinden ayrı ayrı gıda aldığımı, her birine olaylara bakış açıma yön vermesi için onlara olanak tanıdığımı düşünüyorum.

Bu müzik tutkunuzun amiral gemisi olan enstrüman vardır kuşkusuz?

Bağlama amiral gemi. Anadolu’nun tüm zenginliğini içinde barındıran bir hazine gibi bağlamamın teknesi. Anadolu’nun tüm yollarının üzerinden geçtiği bir rota gibi bağlamanın perdelerinin her biri. Büyük bir tarih yolculuğu, büyük bir felsefenin, eşsiz bir derinliğin ev sahibi. Onu kucağıma alınca kendimi Mahsuni Baba’yla sohbet ediyormuş, Neşet Ertaş’la bir türkü “havalandırıyormuş, Hacı Taşan’la “çığırıyormuş” gibi hissediyorum kendimi. Efeler toplanıyor bazen önümde Zeybek oynuyorlar, tellere dokunuyorum ama bağlama susuyor o anda tulum sesi geliyor kulaklarıma. Kazancı Bedih’ler sıra geceleri yapıyor. Ankara’nın seymenleri, Bacı Erenleri geçiyor gözümün önünden. Ulu Ozan’ların o derin felsefesine dalıyorum çoğu zaman. Deyişler, gülbengler, semahlar… Kazdağları’ndan Toros’lara, Bolu Dağları’ndan, Munzur’a uzanıyorum sessizce. Şunları size anlatırken bile heyecan duyuyorum ve iyi ki diyorum, iyi ki bu derinliğin içine dalabiliyorum, gönlümü bu deryaya salabiliyorum.  

Neredeyse bir Türkiye turu oldu bu. Bahsini ettiğiniz yerleri görme şansınız oldu mu? Bu coğrafya sizi nasıl etkiledi.

Siyasetin en güzel yanlarından biridir, eğer sokağı, alanı, insanları seviyorsanız çok insan tanırsınız ve çok yer görürsünüz. Gitmediğim ilimiz yok. Yalnızca bu yılın ilk yarısında pandemiye rağmen elliden fazla ile gittim. Muhteşem bir zenginlik. Ayağına çabuk derler ya, öyleyimdir. Yoldan sıkılmam. İzlerim her yeri. Sulanan tarım arazisi gördüğüm zaman heyecanlanırım, kapanmış bir fabrika varsa soruştururum, neymiş, niye kapanmış diye. Bir kare yakalarsa gözüm dururum, fotoğraflarım. Bir keresinde öyle dalmışım ki Hopa’dan Artvin’e giderken, tulum çalıyor bir yandan. Hem kendimden hem sapağı geçmişim. TIR’ları görünce aklım başıma geldi. Sarp sınır kapısından geri döndüm. Sonra Borçka üzerinden Artvin’e giden bir yol var ki ömre bedel. Hakkari’den Şırnak’a giden yol da öyledir mesela. Konya’dan Karaman’a giderken karşınızdaki eşsiz düzlük, Kazdağları’nın içinden geçip Çanakkale’ye gidiş, Gökova’nın o tepeden bizlere hediye ettiği panorama, Iğdır Havalimanı’na inerken uçağın camından gördüğümüz muhteşem Ağrı Dağı manzarası… Bartın’dan Karabük’e giderken ağaç tünellerinden geçersiniz, hele bir de bahar ayıysa hani, yeşilin onlarca tonu. İnanılmaz… Hangi birini söyleyeyim ki. Görmek isteyen insan mest olur Anadolu yollarında.

Bu yolları görmek için bir fırsatınız daha var, hukuk alanında kariyer planlaması konusunda verdiğiniz konferanslar. Yetişebiliyor musunuz bunca işin arasında

İnanılmaz keyif alıyorum. 2016 yılında bir telefonla başladı aslında bu konu. Bizim ofisimizin bir yönetim modeli var. Bunu duyan bir eğitim danışmanlık firması bunu bize anlatır mısınız dedi. Memnuniyetle dedim ve başladık. Öğrenci derneklerinden, üniversite konseylerinden, sayısız davet aldım ve çoğuna da katıldım. Hukuk fakültesinin üçüncü sınıfından sonra bir telaş alır insanı. Çok iyi bilirim o duyguyu. Sonuçta yaşamda herkes kendi deneyimini kendisi yaşayarak edinir ancak benim yaptığım bu deneyimleme sürecine öngörüyü arttıran küçük bir katkı olarak görülebilir.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber