01.08.2025 - 05:18 | Son Güncellenme:
Mimarlıkla nasıl tanıştınız? Sizi bu alana çeken şey neydi?
KAZUYO SEJIMA Aslında çocukken mimar olmak gibi net bir fikrim yoktu. Ama mekanlara karşı bir hassasiyetim olduğunu hatırlıyorum. Üniversitede mimarlık okumaya başladığımda hala bu mesleğin tam olarak ne olduğunu bilmiyordum. Ama zamanla fark ettim ki mimarlık, insanların nasıl yaşadığını anlamanın bir yolu. Ve o beni çok etkiledi. Toyo Ito’nun ofisinde çalışmaya başladığımda, fikirlerin mekana dönüştüğünü görmek bana büyük bir kapı açtı. O andan sonra, sanırım artık başka bir şey yapamazdım.
RYUE NISHIZAWA Ben küçükken doğayı çok seviyordum. Bitkiler, ağaçlar, gökyüzü... Sanırım mekan fikrini önce doğada hissettim. Orada bir huzur, bir sessizlik vardı ve ben bunu bir şekilde taklit etmek istiyordum. Lisedeyken mimarlıkla ilgili bir kitap okudum, belki Le Corbusier ya da Tange’ydi ve çizimlerle mekan arasında bir bağ kurduğumu hissettim. Ama mimarlık benim için hiçbir zaman sadece bina yapmak olmadı. Hep daha fazlasıydı: zamanla değişen bir atmosfer, insanla ilişki kuran bir sessizlik...
İkiniz de farklı bireysel mimarlık geçmişlerinden geldiniz. SANAA’yı kurma fikri nasıl ortaya çıktı?
KS Çok doğal gelişen bir süreçti. 1987’de kendi ofisimi kurmuştum ama kısa süre sonra Ryue benimle çalışmaya başladı. Zamanla projelerde birlikte düşünmeye başladık. Fark ettim ki, çok benzer şeyleri farklı biçimlerde hissediyoruz. 1995’te SANAA’yı kurduğumuzda bu ortak düşünme halini resmi bir yapıya dönüştürmüş olduk.
RN SANAA iki kişinin tamamen aynı düşünmesi değil; farklı düşünerek aynı yöne bakmasıdır. Başlangıçta küçük projeler yapıyorduk ama o küçük projeler bizim birlikte nasıl çalışacağımızı öğretti. Şimdi işler büyüdü ama çalışma biçimimiz aynı kaldı.
Bugüne kadar Pritzker, Charlotte Perriand gibi çok sayıda prestijli mimarlık ödülü aldınız. Son olarak buna 2025 RIBA Kraliyet Altın Madalyası da eklendi. Bu tür ödüller sizin için ne ifade ediyor? Bunlar çalışmalarınızda bir dönüm noktası mı yaratıyor, yoksa içsel bir sürecin dışa vurumu olarak mı görüyorsunuz?
KS Bu ödüller elbette onur verici. Ama aynı zamanda biraz ürkütücü. Çünkü her ödül, bir tür beklenti yaratıyor. Oysa bizim yaklaşımımız çok kişisel, çok içe dönük. Ödüller sayesinde işlerimizi daha fazla insan görüyor, bu güzel bir şey. Ama biz yine de yeni bir projeye başladığımızda, her şeye sıfırdan başlıyoruz. Ödüller bize neyi bildiğimizi değil, neyi hala bilmediğimizi hatırlatıyor.
RN Bence ödüller bir sonuç değil, sadece bir durak gibi. Yolculuk devam ediyor. İnsanların yaptığımız işleri anlaması, onlara dair bir şey hissetmesi bizim için daha önemli. Bazen küçük bir detay, bir boşluk, bir gölge. Bunlar takdir edilmese de var olmalı.

SANAA’nın kurulduğu 1990’lardan bu noktaya gelene dek mimarlık anlayışınızda neler değişti, neler aynı kaldı?
RN Başta çok küçük bir ekiptik. Her şeyi kendimiz yapardık; modeli de, çizimi de, malzeme seçimini de. Genç bir ofis olmanın verdiği bir özgürlük ve aynı zamanda çok güçlü bir belirsizlik vardı. Her şey mümkündü ama aynı zamanda hiçbir şey kesin değildi. Aslında o ilk günkü sezgisel enerjiyi hala içimizde taşıyoruz. Belki tek fark, şimdi o sezgiyi biraz daha fazla sabırla işliyoruz.
KS Genç SANAA, çok daha sezgisel ve deneyseldi. Artık bunun yanında daha fazla sorumluluk taşıyoruz. Eskiden sadece Japonya için düşünüyorduk. Şimdi başka kültürlerde, başka sistemlerde projeler yapıyoruz. Ve her yerde mimarlığın rolü biraz farklı. O yüzden biz de daha çok gözlem yapıyoruz. Ödüller elbette onur verici ama mimarlığın anlamı ödül kazanmak değil. Ben hala, yeni bir projeye başlarken kafamda biraz bulanıklık hissederim. Bu, sanırım mimarlığın hep değişen bir şey olmasından. Mimarlık, sabit bir cevap değil, bir tür arayış.

Mimarlık sizin için hala bir düşünce aracı mı? Bir yaşama biçimi mi?
KS Aslında bu sorunun cevabını her proje yeniden sorgulatıyor bize. Ama benim için mimarlık hiç bir zaman sadece bina yapmak olmadı. Daha çok bir düşünme biçimi. İnsanların nasıl yaşadığını anlamaya çalışmakla başlıyor. Sonra bu yaşam için bir alan hayal ediyorsunuz. Bu süreçte çok sayıda karar veriyorsunuz; nasıl bir ışık, ne kadar mahremiyet, ne kadar açıklık? Bu kararlar mimarlığın düşünceye dönüştüğü yer.
Işık, yapılarınızda neredeyse bir malzeme gibi davranıyor. Gölgeyle birlikte mekanın karakterini oluşturuyor. Sizce ışık mimarinizde nasıl bir rol oynuyor? Onu kontrol etmeye mi çalışıyorsunuz, yoksa onu takip mi ediyorsunuz?
KS Işık bizim için sadece bir aydınlatma unsuru değil. Aslında mekanın hissini belirleyen şey. Işık nereden giriyor, nasıl kırılıyor, nasıl yansıyor, bunların hepsi bir yapının ruhunu etkiliyor. Bazen çok güçlü bir ışık istiyoruz, bazen sadece yumuşak bir parıltı. Bu, projenin doğasına göre değişiyor. Ama genellikle ışığı kontrol etmekten çok onunla birlikte hareket etmek istiyoruz. Onun ritmine uymak…
RN Işık, görünmeyeni görünür kılıyor. Bu yüzden biz bazen çok sade malzemelerle çalışırız. Beton, cam, ahşap… Ama esas olan, ışığın o malzemeyle ne yaptığıdır. Japonya’da doğal ışıkla yaşama kültürü çok eski ve biz de o hassasiyeti çağdaş mimariye taşımaya çalışıyoruz.

Sıklıkla “formdan değil, ilişkilerden yola çıkarak tasarlıyoruz” diyorsunuz. Bu ilişkiler ve programatik ağlar, sonunda mimari bir formu nasıl oluşturuyor? Form sizin için bir sonuç mu, bir araç mı?
KS Form bizim için hiçbir zaman tasarımın başlangıç noktası olmadı. Genellikle bir binaya başlamadan önce, onun içinde insanların nasıl yaşayacağını hayal etmeye çalışırız. Bu bir ev olabilir, bir okul olabilir ya da bir müze. Hangi ilişkiler kurulacak, ne tür bir esneklik gerekli, mahremiyet nasıl sağlanmalı. İşte bu sorulara verdiğimiz cevaplar formu oluşturuyor. İnsanlar genellikle formla ilişki kurmak istiyor; çünkü onu dışarıdan görüyorlar. Ama gerçek deneyim içeridedir. İçeride olmak, hareket etmek, ışığın değişimini hissetmek, duvarlar arasında geçiş yaşamak. Bu yüzden bizim için form, bu deneyimleri taşıyan bir kabuktur.
RN Biz bir projeye başladığımızda çoğu zaman boş bir alan, bir ilişki ağı gibi düşünürüz. İçinde nasıl hareket edilir? Işık nereden girer? Hangi bakış açıları ortaya çıkar? Formu bu ilişkiler belirler. Ama bu, formun önemsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, çok önemlidir. Bazen binanın formu çok belirgin olur; örneğin 21st Century Museum of Contemporary Art’ta dairesel plan kavramsal fikrin fiziksel karşılığıydı.
Yapılarınızda çoğu zaman çok sade ve az sayıda malzeme kullanıyorsunuz. Malzeme sizin için görünürlükle mi, yoksa hislerle mi ilgili? Bir yapıda malzemeye nasıl karar veriyorsunuz?
KS Malzeme bizim için sadece fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik bir şey. Ama bu his, klişe olmamalı. Yani ahşabı gerçekten onun ne söylediğine bakarak kullanmak istiyoruz. Çünkü her malzemenin bir geçmişi, bir dili var. Ve o dili dikkatli kullanmak gerekiyor. Bazen de malzeme fark edilmesin, sadece mekan hissedilsin istiyoruz. Bu yüzden yüzeyleri çok sade tutuyoruz. Yani malzeme bizim için bir ifade aracı değil, bir duyarlılık aracı. Mekanla insan arasındaki mesafeyi ayarlayan bir arayüz gibi düşünürüz.
Yapılarınızda bazen boşluk, doluluktan daha baskın bir rol üstleniyor. Hem planda hem mekansal deneyimde, “olmayan’” şeyler çok şey söylüyor. Boşluk sizin için nasıl bir araç?
KS Benim için boşluk bazen bir duvardan daha güçlüdür. Çünkü kullanıcı o boşlukla ilişki kurar, orada nefes alır, yürür, düşünür. Boşluk sadece bir mekansal öğe değil, bir sessizliktir. İnsanların yapıyı kendi ritmine göre keşfetmesi için o boşluklara ihtiyaç vardır. Bazen bir mekan sadece nefes almak içindir.
RN Boşluk bizim için aktif bir şey. Çünkü kullanıcıyı harekete geçirir, yönlendirir, düşündürür. Japon mimarlığında geleneksel olarak boşluğun büyük bir yeri vardır. Biz bu geleneği çağdaş bir dille sürdürüyoruz. Yani bazen sadece duvarlarla değil, duvarların olmayışıyla da bir atmosfer kuruyoruz.
Kamusal tasarımlar sizin için ne ifade ediyor? Mimarlığın toplumsal bir sorumluluğu olduğunu düşünüyor musunuz?
RN Bir yapının kamusal olması, sadece fonksiyonu değil, davranışıyla da ilgilidir. Bazen çok özel bir yapı bile kamusal davranabilir; mesela transparan bir cephe, açık bir giriş, dolanmaya izin veren bir plan gibi. Mimarlığın toplumsal sorumluluğu “büyük bir ideoloji” ile değil, küçük jestlerle olur. Bir bankın konumu, bir gölge alanı, bir geçiş noktası insanların mekanla ilişkisini belirler. Sadece işlevleri yerine getiren değil, yaşamı destekleyen yapılar yapmak isteriz. Kamusal olmak bence tam da budur: Herkesin kendine ait bir yer bulabileceği bir açıklık…
KS Kamuya açık bir bina, bana göre sadece insanların içine girebildiği bir yapı değil. Aynı zamanda onların kendilerini rahat hissettikleri, yönlendirilmedikleri, kendi yollarını çizebildikleri bir yer. Mimarlığın sadece programı değil, o programın çevresinde nasıl yaşandığı da önemli. Herkes için tasarlamak zorundayız; bir kesim için değil.
Bugün SANAA sadece Japonya’nın değil, küresel mimarlık dünyasının da en etkili ofislerinden biri olarak görülüyor. Mimarlık sizin için hep bireysel ve içe dönük bir araştırma alanı olmuşken, bu tür büyük uluslararası temsil pozisyonları size ne hissettiriyor? Mimarlığınızın dünyanın başka yerlerinde nasıl algılandığını düşünüyorsunuz?
KS Evet, işler büyüdü; farklı ülkelerde projeler yapıyoruz, ama bizim için her proje hala kişisel bir araştırma gibi. Ödüller elbette onur verici, ama mimarlığın özünü değiştirmiyor. Biz insanlar için mekan üretmeye çalışıyoruz. Başka ülkelerde çalıştığımızda bazen Japon mimarlığı gibi tanımlamalarla karşılaşıyoruz ama ben bunun ötesinde, daha evrensel bir şey arıyorum. Kültürel kökeni reddetmiyorum ama mimarlığın insanlar arasındaki ortak duyguları da taşıyabileceğini düşünüyorum.
RN Küresel pozisyon dediğiniz şey bazen yük olabilir. Çünkü insanlar belirli bir imajla sizi tanıyor ve onu tekrar etmenizi bekleyebiliyor. Ama biz her projede yeni bir şey denemeye çalışıyoruz. Mimarlığın sadece kültürel bir ürün değil, aynı anda zamana dair bir yanıt olduğuna inanıyorum. Japonya’da da, Fransa’da da, Brezilya’da da bu geçerli. Bizim mimarlığımız çoğu zaman küçük detaylarda gizli. Belki de bu yüzden insanlar onu farklı bağlamlarda bile kendi deneyimlerine çevirebiliyor. Biz “yer”le savaşmıyoruz, onu dinliyoruz.
Ryue Nishizawa’nın “yapay olan da doğaya aittir” sözü mimarlığınızda çok güçlü bir yer tutuyor. Sizce doğayla ilişki kurmanın anlamı nedir? Yapay olanın doğaya dahil olması sizin için ne anlama geliyor?
RN Benim için doğa, sadece ağaçlar, güneş ışığı ya da manzara değil. Doğa bir atmosferdir. Ve biz insanlar da doğanın bir parçasıyız; dolayısıyla yaptığımız şeyler, yani mimarlık da, doğanın içindedir. Bir yapı tasarlarken onun çevreyle savaşmasını istemem. Aksine, oraya ait gibi hissettirmesini isterim. Bazen bu görünmez olmak anlamına gelir, bazen sadece çok sakin durmak. Mesela Teshima Sanat Müzesi’nde yaptığımız şey tamamen o manzaranın içine sızmaktı. Yapı neredeyse bir damla su gibi toprağa oturdu. Yapay olan da doğaya aittir derken şunu kastediyorum: İnsan zihninin, ellerinin, teknolojisinin ürünü olan şeyler de, eğer dikkatli yapılırsa doğanın sürekliliğiyle çatışmaz.
KS Özellikle ışık, rüzgar, ağaçların hareketi gibi yere ait özellikler bizim için çok önemli. Hepsi binanın içine sızmalı. Örneğin, cam kullandığımızda sadece şeffaflık için değil, ışığın bina içerisinde hareket edeceğini düşündüğümüz için kullanıyoruz. Bugün doğa çok farklı anlamlar taşıyor. Artık kentte yaşayan insanların doğayla kurduğu ilişki, kırsaldakinden farklı. Bu yüzden bağlam dediğimiz şey sadece coğrafi değil; psikolojik bir şey. İnsanların o binada nasıl rahat hissedeceğini düşünüyoruz.
Uzun yıllar süren mimarlık deneyiminizin ardından mesleğinizle ilgili sizi heyecanlandıran şeyler hangileri? Hala her projede yeni bir şey öğreniyor musunuz? Yoksa artık sezgileriniz sizi direk doğru yere mi götürüyor?
KS Her projenin başlangıcında bir şeyleri biliyor gibi hissederim ama aynı zamanda hiçbir şey bilmiyor gibi de. Evet, bazı refleksler artık oturdu ama yine de her bağlam, her kullanıcı, her program farklı. Bazen en küçük detaylar bile yepyeni sorular doğuruyor. Beni en çok heyecanlandıran şey, o belirsizlik. Çünkü mimarlık bir çözüm değil, bir arayış. Her projede yeni bir şey öğrenmek zorunda olduğumuzu hissediyorum. Aksi halde sadece kendimizi tekrar ederiz.
RN Mimarlık bizim için sabit kurallarla yürüyen bir şey değil. Her projeye başladığımda sanki ilk kez mimarlık yapıyormuşum gibi bir his geliyor. Çünkü bağlam, yer, insanlar hep değişiyor. Sezgilerimiz elbette gelişti, daha hızlı düşünüyoruz belki. Ama bu, kolaylaştığı anlamına gelmiyor. Doğru hissi yakalamak için bekliyoruz, çiziyoruz, bozuyoruz, yeniden başlıyoruz. Beni en çok heyecanlandıran şey, bir mekanın ne olabileceğini hayal etmek. O hayal bazen bir pencereden giren ışık, bazen sadece bir boşluk olabilir. Ama o küçük şey, bütün binayı dönüştürebilir. İşte o anları sabırsızlıkla bekliyorum.
Yapılarınız zamanla değişiyor; ışıkla, mevsimle, hatta kullanıcılarla birlikte yaşıyor. Sizce bir bina ne zaman tamamlanır? İnşa edildiğinde mi, yoksa insanlar orada yaşamaya başladığında mı?
RN Bir bina hiçbir zaman bütünüyle tamamlanmaz. Çünkü insanlar, ışık, hava, zaman, hepsi onunla birlikte değişmeye devam eder. İnşa süreci bitince mimar geri çekilir ama yaşam asıl o zaman başlar. Mesela bir mekanı ilk defa boş gördüğümde başka bir duygu hissederim; sonra insanlar oraya girer, oturur, konuşur, beklenmedik bir şey olur ve ben o zaman mimarlığın gerçekten başladığını hissederim. Bizim için bir projenin “bittiği an” yok ancak başladığı anlar var.
KS Bizim yapılarımız genellikle çok açık uçludur. Çok şey söylemez, ama çok şey ima eder. Ve bu açıklık, zamanla anlam kazanır. Bazen kullanıcıların yaptığı bir müdahale, bir sandalye, bir bitki, bir gölgelik bize projenin asıl karakterini gösterir. O yüzden bina aslında mimarın değil, zamanın ve kullanıcıların eseridir. Bina sadece bir çerçevedir. İçini zaman doldurur.
Bugün dünyada mimarlık çok karmaşık meselelerle karşı karşıya: Sürdürülebilirlik, toplumsal eşitsizlikler, iklim değişikliği, göç… Bu konular sizin üretimlerinize doğrudan yansıyor mu? Mimarlığın geleceği hangi eksenlerde şekillenecek?
RN Bugün dünyadaki meseleler çok büyük ve mimar olarak dünyadaki her soruna cevap vermek kolay değil. Ama her yapı bir etki yaratıyor. O etki iyi düşünülmeli. Biz başından beri gereksiz malzeme kullanmaktan kaçınıyoruz. Daha azla daha çok şey anlatmak istiyoruz. Malzemelerin nereden geldiğini, nasıl üretildiğini de düşünmek gerekiyor artık. Ama en önemlisi bence şu: Doğayla çatışmayan, onun bir uzantısı gibi olan yapılar yapabilmek. Mimarlığın geleceği büyük fikirler değil, duyarlı çözümler üzerine olacak. Bence o yöne evriliyoruz.
KS Evet, bu sorular her geçen gün daha yakıcı hale geliyor. Belki projelerimiz doğrudan bu meseleleri tema olarak işlemiyor gibi görünüyor ama biz mimarlığı her zaman çok dikkatli bir varoluş biçimi olarak gördük. Mesela sürdürülebilirlik yalnızca enerji verimliliği değil bizim için. Hafif yapılar, minimum ayak izi, uzun ömürlü malzeme kullanımı gibi değerler bizim ilk projelerimizden beri var. Toplumsal eşitsizlik gibi meselelerde de, mimarlığın herkes için çalışması gerektiğine inanıyorum. Çok lüks, ulaşılması güç binalar yerine herkesin içinde kendini rahat hissedebileceği, açıklığı olan mekanlar hayal ediyoruz. Müze ya da okul fark etmez; herkes orada kendi yolunu bulabilmeli. Gelecek bana kalırsa artık sadece mimarların değil; kullanıcıların, doğanın, ışığın, zamanın birlikte şekillendirdiği bir mimarlık olacak.
Pek çok genç mimar sizin yaklaşımınızdan ilham alıyor. Sizce bugün mimarlık eğitimi neyi öğretmeli? Sezgi mi, çizim mi, sabır mı? Mimarlık gelecekte neye dönüşecek sizce?
KS Bugünün öğrencileri çok şey biliyor. Teknolojiyi, görselliği, teoriyi. Ama bazen o bilgilerin içinde kaybolmak da mümkün.Bence mimarlıkta en önemli şey dinlemek. Mekana, insanlara, zamana dikkatlice bakmak. Eğitim bunu öğretmeli. Sadece “tasarlamak” değil, “anlamak” da çok önemli. Gelecekte mimarlık belki daha fazla doğa ile iç içe olacak. Belki daha az bina yapacağız, ama daha çok mekan düşüneceğiz. Belki mimarlık bir şey inşa etmek değil, bazen sadece bir mekanın üzerine yeniden düşünmek olacak.
RN Ben öğrencilerime her zaman sezgilerine güvenmelerini söylerim. Çünkü bazen tüm teknik bilgiler sizi doğru yere götürmez, ama sezgi götürür. Gelecekte mimarlık bence daha çok çevreyle, toplumla, zamanla uyum arayacak. Daha çok geçici şeyler, daha az ego. Genç mimarların denemekten korkmamaları gerekir. Hatalar mimarlığın parçasıdır. Eğitim, size her şeyi öğretmez. Ama neye dikkat etmeniz gerektiğini hissettirir.
Ofisinizdeki üretim biçimi dışarıdan bakıldığında her zaman merak uyandırıyor. Bir projeyi birlikte tasarlarken fikirleri nasıl geliştiriyorsunuz? Bir düşünce nasıl ortaya çıkıyor, kim karar veriyor? Aranızdaki dengeyi nasıl yönetiyorsunuz?
KS Aslında bunu açıklamak kolay değil, çünkü süreç bizde çok doğal ilerliyor. Ryue ile uzun süredir birlikte çalıştığımız için bazen konuşmadan da anlaşıyoruz. Bazen ben bir fikirle başlıyorum, o devam ettiriyor. Bazen tam tersi. Ofiste büyük bir grup yok. Küçük ama çok dikkatli çalışan bir ekibiz. Herkes fikirlerini söylüyor ama bazen bir kararın verilmesi günlerce süremez. Bazen sadece bir model üzerinde çalışırız, sonra onunla yaşarız. Yani sürecimiz bazen çok hızlı, bazen çok yavaş olabilir. Kararlar genelde “doğru hissedildiğinde” verilir. Bu teknik bir analizle değil, sezgisel bir dengeyle olur. Bunu bir yöntem olarak tarif etmek zor, çünkü her proje biraz farklı işliyor. Ama genel olarak diyebilirim ki, biz birlikte düşünmeyi seviyoruz.
RN Projelere başlarken genellikle çok fazla çizim yapmayız. Önce konuşuruz, sonra küçük modellerle düşünmeye başlarız. Model bizde en güçlü tasarım aracıdır. Bazen çok basit bir karton parçası, o projedeki tüm mekan fikrini taşıyabilir. Sejima-san’la çalışırken, bir şeyler üzerinde hemfikir olmamız zaman almaz. Çünkü ikimiz de çözümün netliğine değil, hissine odaklanırız. Eğer ikimiz de o fikirle bir süre yaşayıp rahat hissediyorsak o zaman ilerleriz. Ofiste kararlar bazen kimin fikri olduğu belli olmadan gelişir. Bu bizim için önemli. Bireysel egolar üzerinden değil, fikrin gücü üzerinden ilerlemek. SANAA'nın ruhu biraz böyle.
Yıllar sonra bir projenize tekrar gittiğinizde ne hissediyorsunuz? O binada sizi şaşırtan, üzen ya da mutlu eden şeyler oluyor mu?
KS Bazen uzun süre görmediğim bir projeye gittiğimde, onu ilk kez görüyor gibi hissediyorum. Çünkü zamanla o bina değişmiş oluyor: Kullanıcılar, eşyalar, hava, bazen etrafındaki yapılaşma... Bazen bir köşede birinin oturması, bir pencerenin hiç tahmin etmediğimiz bir manzaraya açılması çok duygulandırıyor beni. Ama bazen de, keşke şu duvar biraz daha geri alınsaydı diye düşünüyorum. Mimarlık hiçbir zaman mükemmel değil. Bu yüzden her geri dönüş aslında yeni bir öğrenme.
RN Bizim yapılarımız zaman içinde yaşayan yapılar. O yüzden yıllar sonra geri döndüğümüzde onların farklılaştığını görmek aslında çok doğal. Bazen doğa binaya daha fazla yaklaşmış, bazen insanlar onu beklenmedik şekillerde kullanmış oluyor. Bu çok güzel. Ama bazen yapı yaşlanmış oluyor ve bu da bana onun artık kendi hayatını yaşadığını hissettiriyor. Biz binayı bırakıyoruz. Sonra o kendi yolunu buluyor.
Bugün geriye dönüp baktığınızda, tüm bu yapılar, fikirler ve projeler sizin için ne anlam taşıyor? Sizce SANAA neyi temsil ediyor?
KS Ben bazen mimarlığa dışarıdan bakmayı seviyorum. Çünkü o zaman, ne kadar karmaşık olduğunu, ama aynı zamanda ne kadar basit bir amaca hizmet ettiğini görebiliyorum. Eğer mimar olmasaydım, belki bir gözlemci olurdum. Bir fotoğrafçı gibi... Mekanlara, insanlara, ışığa bakan biri. SANAA benim için bir mimarlık ofisinden çok, bir düşünme biçimi. Açık kalmak, dinlemek, sabretmek... Ve bazen hiçbir şey söylemeden de çok şey anlatmak.
RN Bugün baktığımda, aslında hala bir şeyleri anlamaya çalıştığımızı görüyorum. Mimarlık bizim için çözülmüş bir mesele değil. Her gün yeni sorular soruyoruz. Dışarıdan biri olarak bakarsam, SANAA belki çok sade görünen ama içinde çok düşünce taşıyan bir arayıştır. Her proje biraz eksik, biraz tamamlanmamış, çünkü biz hiçbir şeyi son haline getirmek istemiyoruz. Mimarlık bizim için kesinlik değil, arayış.