Geri Dön
GündemAnkara’nın uyanışı

Ankara’nın uyanışı

Cumartesi sabahı Ankara’nın uyanışına uyandım. Salonda açık olan Halk TV’den “Ankara’da binlerce insan Kızılay’a yürüyor” cümlesini duyduğum gibi yerimden fırladım.

Dışarıda kornalar susmuyor, tencerelerin ve çanakların sesleri mahallede yankılanıyor telefonuma mesajlar, tweetler yağıyordu. Hızla giyinirken bir seferberliğin seslerini dinliyordum. Heyecan içinde titreyen ellerimle telefonuma uzanıp, kuzenimi aradım. “Bende tam seni arayacaktım” dedi.
Randevulaştık.
Saat 14:00, Kızılay.
Aslında bu gün benim mezuniyet günümdü. Akşam 7’de bütün sınıf arkadaşlarım ve öğretmenlerimle resmi bir yemeğe katılacaktık. Takım elbisem kapının kulpuna asılmış, hazır bekliyordu. Onu bir kenara itip yağmurluğumu belime bağladım, boynuma bir atkı, cebime bir iki limon atıp evden fırladım. Annem, kapının önünden endişeli gözlerle gidişimi izledi. Taksinin kapısını açarken sesini işittim; “Dikkatli ol, olur mu?”
Yol kapalı olduğu için Kuğulu Park’ın önünde buluştuk. Herkesin çantası sırtında uzun yola çıkar gibi birbirine sorular soruyordu:
“Limon? Aldım.
Süt? Bende var.
Su? Sirke? Çantada.”
Her şey tamamlandıktan sonra başladık Atatürk Bulvarı’ndan Kızılay’a doğru yürümeye. Bir yola, bir de elimizdeki telefondan twitter’a bakıyorduk. Bir arkadaşım “Kızılay’da telefonlar çekmiyormuş” dedi, hemen sarıldım telefona, bir tweet attım : “Kizilay civari 3G kesik. Civar kafeler ve is yerleri wireless’larinizi acin.”
Cevap gecikmedi: “Podyum ayakkabı, tekstil, çanta. Şifresizdir. Girebilirsiniz.”
Sanki herkes bir dayanışma içindeydi. Arada balkondan tencerelere kaşıklarla vuranlara selam veriyor, korna çalanları alkışlıyorduk. Her adımda daha heyecanlanıyorduk. Aynı heyecandan kimi ailesiyle kavga edip gelmiş, kimi benim gibi daha kahvaltı etmeden kendini taksiye atmış, kimi dün akşamdan beri evine gitmemişti.
Ama mühim olan herkes buradaydı.
Biraz sonra sesler yükseldi, insanlar çoğaldı, burnumuz, gözlerimiz yanmaya başladı. Meşrutiyet Caddesi’ne varmıştık. Yol binlerce insan tarafından kapatılmıştı. Bir anda hep bir ağızdan gürlediler: “Faşizme karşı omuz omuza!”
Aralarına katıldık. Körünün üstünde “Alparslan Türkeş’in” askerleri slogan atıyor, altında “Mustafa Kemal’inkiler” yolu kapatıyordu.
Arada sırada karşıdan polisin geldiği görülünce herkes ağzını yüzünü kapatıp geri koşuyor, civar mağazalara, ara sokaklara sığınıp 5-10 dakika sonra sokaklara geri dönüyordu.

TOMA’dan gelen tazyik
Kuzenimle başka bir gruba katılıp Atatürk Bulvarına çıktık. İnsanlar “Kızılay’a yürümenin vaktidir!” diye bağırırlarken alt geçitten çıkan TOMA üstümüze tazyikli su püskürttü, dengemi kaybedip yere kapaklandım. Her tarafım sırılsıklam oldu. Hemen ardından gaz bombaları atıldı. Biri yanıma isabet edince gözlerim, göğsüm, boğazım, burnum hepsi bir anda yanmaya başladı. Boğulacak gibi hissettim. Nefes alamıyor, önümü göremiyordum. Yardım demeye kalmadan 5-10 kişi yanıma koştu, sirke ve limon uzattılar. Teşekkür ettim. Gözlerim hala yaşlıyken üstümü çıkarıp yağmurluğumu giydim. Yüzüme sirke sürdüm. 5-10 dakikaya acısı yatıştı.
Saat 7’ye geliyordu. Mezuniyete gitmem gerekiyordu. Kuzenime döndüm, “Rixos Oteli’nde insanlara yardım edeceğiz diyerek herkesi polise vermişler, oraya yürüyoruz” dedi.
Geri dönmeye söz verip aralarından ayrıldım. Eve geldim, duş aldım. Islak kotumu sirke kokan atkımı köşeye atıp takım elbisemi giydim, 1 saate Ramada Oteli’nde yemekteydim.
Yorgundum ama geri dönmek istiyordum. Ankara yanıyordu, Ankara ayaktaydı. Daha yemek yenmeden hocalarımız tek tek aramızdan ayrılmaya başladılar. Bize söylemeseler de eyleme gittiklerini biliyorduk. 1 saat oturduktan sonra saç baş, elbise ayakkabı muhabbetinden sıkılan iki üç kişi göz göze geldik, herkesle vedalaştık, 10 dakikaya otelin kapısındaydık. Evde smokinlerimizi, takımlarımızı yırtarcasına çıkarıp kot, t-shirtleri üstümüze çektik, tekrar şehre doğru yola koyulduk. Yol boyunca alkış tuttuk, slogan attık.
Hepimiz liseyi bitirdiğimiz için mutluyduk ve tekrardan hızlı adımlara Kızılay’a yürürken ülkeyi devralmak için sabırsızlanıyorduk...