Geri Dön
Kültür SanatAcıları öğüten çarklar

Acıları öğüten çarklar

Selman Nacar’ın ilk uzun metraj filmi “İki Şafak Arasında” iş kazası ekseninde vicdanları sorgulatıyor. Nacar, “Öğüten dişlerin kendisini göstermek ve bunu bütün çıplaklığıyla anlatmak istedim” diyor.

Acıları öğüten çarklar

Seray Şahinler - Selman Nacar ilk uzun metrajı “İki Şafak Arasında” ile sinemada yeni bir dönemi başlatacağının haberini veriyor. Nacar’ın iş kazalarını mesele eden filmi, önemli bir konuyu bıçak sırtı bir açıdan sunarak “herkesi” vicandanlarıyla yüzleşmeye davet ediyor. Film, aile fabrikasında yöneticilik yapan Kadir’in fabrikada yaşanan iş kazasıyla tek bir gün içinde değişen hayatının ahlak ve vicdan eksenindeki kaymalarını sorguluyor. Dünya prömiyerini San Sebastián’da gerçekleştiren, Torino Film Festivali’nde En İyi Film seçilen, Altın Portakal’dan dört ödülle dönen film şu sıralar MUBI’de seyirciyle buluşuyor. Filmi Selman Nacar’dan dinledik…

Film ilk uzun metrajınız. Nasıl başladı filmin yolculuğu?

Rasyonel sebepler gibi içgüdüsel yaklaşımlar da oluyor. Karakterden yola çıkarak yazmayı seven birisiyim. Bir labirente girip, sürekli yollar kapandığı için çıkış yolunu bir türlü bulamayan, sıkışmış bir karakter düşlüyordum. Özellikle hukuk fakültesinde okuduğum yıllarda hukuk, adalet, vicdan, ahlak gibi kavramlar üzerine okuma fırsatım da oldu. Bu yüzden filmde geçen meseleler üzerine çok önceden beri düşünen birisiyim. Ayrıca, çok kısa bir zamanda insan ilişkilerinin nasıl değişebileceğine dair gözlem yapan bir film yapmak istedim. Sinematografik açıdan da çok uzun planlarla karmaşık mizansenler oluşturabileceğim bir film yapmayı amaçlıyordum. Tabii en önemlisi de duyduğum bazı yaşanmış olaylardan çok etkilendim. “İki Şafak Arasında” tüm bunları kapsayıcı bir hikâye olarak doğdu ve kendime sorular sorarak da geliştirdim.

Kangren mevzularımızdan biri olan “iş kazaları” filmin gidişine yön veriyor. Fakat bununla birlikte bir aile hesaplaşması, vicdani muhakeme, riya, inanç gibi konulara temas ediyorsunuz. İş kazası ekseninde karakterlerle birlikte izleyiciyi bir hesaplaşmaya davet ettiren neydi?

Bu köhnemiş sistemi anlatmak için bağırmadan, içerden bir yerden anlatılmasının daha uygun olduğunu düşündüm. Bir arkadaşımla benzer bir meselenin üzerine konuşurken, Engels’in “Sanat ve Edebiyat” kitabında bir romancıya politik romanın ne olduğuna dair yazdığı mektuplardan bahsetti. Engels orada 'propaganda romanı' ile 'ideolojik roman'ın ayrımını yaparken; 'ideoloji'nin 'durum ve eylemlerle' verilmesi gerektiğini, diğerinin propaganda olacağını söylüyor. Aslında filmin buna denk düşen bir yerde olduğunu düşünüyorum. Özetle, öğüten dişlerin kendisini göstermek ve bunu bütün çıplaklığıyla anlatmak istedim. Yani bu budur demek yerine, bu bu mudur demek... Ağlatmak yerine mide bulandırmak... Çünkü bence birisi gelip geçici, birisi kalıcı bir his… Derin bir dönüşüm için bu tarz bir sorgulamaya ihtiyaç var.

Kadir, vicdanını titretirken bir yandan da düzene de isteyerek ya da istemeyerek dahil oluyor. Kadir neyin temsiliyeti?

Seyircinin bu hikâyeye tanık olmasını ve filmde sorduğum soruları kendilerine sormalarını istiyordum. Bu yüzden de tek planlarla zamanı hissettirmeye çalıştım ve objektif bir kamera kullandım. Bu anlatıya en uygun karakter de Kadir’di. Ayrıca, film gerçekçi bir yaklaşımla, olayları çıplak bir şekilde anlatıyor. Kadir gerçekçi bir karakter. Kadir’in içine düştüğü ahlaki meseleler ile ilgili düşünceler, izleyicinin kendi bakışı ve yargısı ile çok ilişkili... Bunlar sinemanın, sanatın en güçlü olduğu alanlar bence. Bir matematiksel formül gibi değil, farklı tepkiler doğurtabilecek bir derinlik, zenginlik…

Hak ve hukuktan yana parmak sallayanların adaletin terazisiyle karşılaşma ihtimalinde dahi bütün değerleri şekil değiştirebiliyor. Siz rejide bir mesaj kaygısı gütmemişsiniz ve bu filmin etkisine boyut kazandırıyor. Fakat “İki Şafak Arasında”nın vicdanlara sözü ne olur diye sormak isterim.

Filmin finalinde bir adım geri çekilerek büyük resme bakmaya çalıştım. Bunun temel sebebi de bu acıları öğüten çarkların dönmesine, yani sistemin kendisine bakmaktı. Film makine görüntüleriyle başlayıp, yine makine görüntüleriyle bitiyor. Ancak, filmin başında kullandığım görüntüleri daha ferah planlardan seçerken, sonunda makinalara çok yaklaşıp, sanki onları dişlileri olan bir canavarmış hissiyatı ile göstermek istedim. Aslında fabrika değişmedi ama değişen bizim algımız. Film bozulduğu için duran bir makine ile başlayıp, çalışmaması gerekirken dönmeye devam eden bir makine ile bitiyor. Çünkü sistem böyle. Filmde geçen bir günde birçok insana dokunan olaylar yaşanıyor, ancak hayat tüm acılara rağmen devam ediyor. Özetle odaklandığım nokta buydu.

Dünya benzer dertleri yaşıyor

Film Sırbistan ve Torino’da ödül aldı. Dünyadaki yansımasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Onları yakalayan neydi?

Yurt dışında ciddi bir ilgi oldu filme. Birçok ülkede gösterildi, ödüller aldı, yakında Fransa ve İspanya gibi ülkelerde vizyona girecek. Bu da filmin temas ettiği meselelerin ne kadar evrensel olduğunu gösterdi. Benzer dertleri yaşıyor aslında insanlar. Ayrıca filmin zamansız/mekânsız anlatısının, yüksek tempolu ve akıcı bir hikâyesi olmasının da bunda etkisi olduğunu düşünüyorum.