Geri Dön
Kültür SanatAhmet Sevindik: Çok zengin ve dramatik bir tarihin verdiği malzemeyi romanda kullandım

Ahmet Sevindik: Çok zengin ve dramatik bir tarihin verdiği malzemeyi romanda kullandım

Uzun yıllar boyunca gazeteci kimliğiyle tanınan Ahmet Sevindik, bu kez polisiye bir romanla karşımıza çıkıyor. Balkan Hayaletleri adını taşıyan romanında okuru Rumeli coğrafyasında bir cinayetin izi peşinde yolculuğa çıkaran Ahmet Sevindik Türkiye ile bu coğrafya arasında bir köprü kuruyor. Farklı kültürlerin asırlardır bir arada yaşayıp yer yer de çatıştığı bu coğrafyada okuru bir yolculuğa çıkaran Ahmet Sevindik, romanında bu zengin tarihi birikimle de buluşturuyor. Hikâyeyi Osmanlı'nın son yıllarından günümüze taşıyan Balkan Hayaletleri üzerine Ahmet Sevindik ile konuştuk.

Ahmet Sevindik: Çok zengin ve dramatik bir tarihin verdiği malzemeyi romanda kullandım

İhsan Dindar - Milliyet.com.tr - ihsan.dindar@milliyet.com.tr

 

1912'de Kalkandelen şimdiki daha yoğun kullanımıyla Tetova'da başlayan bir hikâyeyi okurla buluşturuyorsunuz. Türkiye ile Balkanlar tarihsel ve coğrafi nedenlerle iç içe geçmiş bir yapıda. Ancak sanki bunun yansımasını romanlarda pek de göremiyor gibiyiz. Bu bağlamda böyle bir roman yazmak fikri ortaya nasıl çıktı?

Batı'nın tarihsel perspektifinden bakıldığı zaman Türkler, Balkanları almış, yönetmiş, güce sahip olan taraf olarak algılanıyor. Güçlü olandan ziyade, zayıf ve kurban gördüklerinin öyküleriyle daha çok ilgilenmiş batı. Sanırım batının bu yaklaşımı uzun süre Türk yazarlarını da etkiledi. Oysa tarihe objektif bakmak lazım. Ne bugünkü siyasi ideolojinizin hayali şablonlarını tarihe giydirerek uydurma tarihler yaratacaksınız, ne de batının etkisinde kalıp suçluluk duygusuyla bakacaksınız kendi tarihinize. Osmanlı ne yapmış orada? Feodal soyluların baskısı altında bunalan Balkan halklarına o zaman göre farklı bir adalet anlayışı sunmuş. Bölgede kabul görmüş. Daha Anadolu’nun önde gelen bazı kentlerini, Erzurum’u, Diyarbakır’ı, Adana’yı almadan çok önce Edirne’yi, Atina’yı, Sofya’yı almış Osmanlı. Yani önce bir Balkan devleti olmuş. Böyle bir ilişki yok sayılabilir mi? Elbette kötü ve zor zamanları da olmakla beraber Osmanlı 4-5 asır belli bir denge ve barış sunmuş Balkanlara. Bu denge bozulduğunda, ki hiçbir şey sonsuza kadar sürmez, düzenler ve dengeler her zaman bozulur, en az Sırplar, Yunanlar, Boşnaklar, Bulgarlar, Arnavutlar, Romenler, Hırvatlar, Slovenler, Karadağlılar ve Makedonlar kadar orada yaşayan Türkler de acı çekmiş. 19’uncu yüzyılda ve 20’nci yüzyılın başlarında sivil Türklerin ve diğer Müslümanların Balkanlarda, Kafkasya’da gördükleri zulüm, yaşadıkları katliamlar ve göçe zorlanmaları tarihin insanlık için utanç verici sayfaları arasındadır ve ne yazık ki onların öyküleri yeterince anlatılmamıştır. Ben çok zengin ve dramatik bir tarihin verdiği malzemeyi romanda kullandım. Başlı başına Balkan göçleri üzerine bir roman yazmadım ama tarihin bu sayfasına dikkat çekmek istedim.

 

Göç güncelliğini hiç yitirmeyen bir konu. Romanın başlangıcı da bir göçle başlıyor. Bu süreçte göç olgusu üzerine dururken karşınıza ne gibi ilginç ve sizi şaşırtan sonuçlar çıktı?

Göç, yaşamadığımız için şükretmemiz gereken bir deneyim. Düşünebiliyor musunuz ananızın, babanızın, dedenizin mezarlarının olduğu toprakları bir günde bırakıyorsunuz, taşıyabileceğiniz şeyleri yanınıza alıp çoluğunuz, çocuğunuzla yollara düşüyor, maceralara atılıyorsunuz. Her an soyulma, katledilme olasılığı var. Göç esasen çaresizliktir. Bugün hepimiz mutluluğu bir hak olarak görüyoruz. Şu veya bu nedenden mutlu olamazsak anti depresanlarla sorunlarımızı çözmeye çalışıyoruz. Ama bu insanlar için bırakın mutlu olma hakkını, yaşamak bile bir hak değildi. Hayatta kalmak için mücadele ettiler. Hedefleri sadece çocuklarının güven içinde olmasıydı. Ne yazık ki 21’inci yüzyılda da dünyanın farklı bölgelerinde aynı şeyler yaşanıyor. Korkarım bu devran böyle dönmeye devam edecek. Maddi koşulları iyileştirmek için yapılan ekonomik göçten bahsetmiyorum; burada kimseyi yargılamadığımı belirtmek isterim, ekonomik göç yapanların da kendilerince haklı nedenleri vardır herhalde; ama canını kurtarmak için böyle bir maceraya atılanlara şefkat göstermek ve korumak gerek.

 

Bir gazeteci olarak geçmiş tecrübeleriniz, araştırmacı haberci refleksi romanın oluşum sürecinde ne gibi katkılar sağladı?

Ben gazeteciliğe dış haberci olarak başladım ve daha sonra muhabirlik yaparken de haberin mutfağında editörlük yaparken de her zaman o ruhu korudum. Dünyayı yakından izledim; hâlâ da izliyorum. Londra’da, İstanbul’da ve Ankara’da gazetecilik yaptım. Kuzey İrlanda’da, Güneydoğu Anadolu’da, Kuzey Irak’ta bulundum. Dünyada ve Türkiye’de politikacıların kafasının nasıl işlediği, devletin, istihbarat servislerinin nasıl çalıştığı, tarikatların ve siyasi grupların dinamikleri ve tarihsel geri planları, iş dünyasında çarkların nasıl döndüğü gibi konularda bir fikrim var. Gördüklerim, deneyimlerim bu kitabı yazmama çok yardımcı oldu diyebilirim.

 

Yavaş yavaş romana gelmek istiyorum. Tabii henüz okumamış olan okuru da üzmeyecek bir biçimde. Orhan Derman karakteriyle başlayalım. Polisiye romanda karakter sanki daha da bir önemli. Arthur Conan Doyle ve Agatha Christie'den bu yana insanlığa mâl olan çok sayıda polis ve dedektif var. Orhan Derman bunlar arasında nerede duruyor?

Orhan Derman bir Sherlock Holmes veya Hercule Poirot değil. Elbette zeki bir insan ama kesinlikle deha olma iddiası yok. Ekip çalışmasına dayanıyor. Genellikle vakaları cinayet mahallinde kopuk bir düğmeden yola çıkarak çözmüyor. Zaten onun karşılaştığı vakalar, Arthur Conan Doyle ve Agatha Christie'nin vakaları gibi toplumsal, ekonomik ve siyasi bağlamından kopartılmış değil; tam tersine bu bağlamın yarattığı vakalar. Orhan Derman’ı bir yere koymamız gerekiyorsa eğer, John Le Carré’nin kahramanlarının yanına koyabiliriz. Tür olarak siyasi polisiyeye daha yakın olduğunu düşünüyorum yazdığım kitabın.     

 

Polis, istihbarat örgütleri, iş dünyası tarikatlar ve mafya... Bu bağlamda roman iyi-kötü dengesini nasıl kuruyor ya da böyle bir kaygısı var mı?

İyi – kötü dengesi konusunda Dostoyevski bana her zaman ilham veren bir yazar olmuştur. İnsanları iyi ve kötü yanlarıyla, güçleri ve zayıflıklarıyla bir bütün olarak ele alması beni hep etkilemiştir. Hollywood’un çok eski kovboy filmlerinde kötü adamlar siyah, iyi adamlar beyaz şapka giyerler, ama hayat böyle değil. O ayrımı yapmak zor. Yüzde yüz kötü olan insanlar da var elbette. Hitler’i biliyoruz. Günümüzde de zaman zaman bunun örneklerini görüyoruz, karşımızda saf kötülük duruyor. Ama büyük çoğunlukla insanlarda iyi ve kötü bir arada bulunuyor. Bize düşen iyi yanımızı beslemek, kötü yanımızı aç bırakarak ondan kurtulmak. Balkan Hayaletleri’ndeki karakterlere böyle yaklaştım. Bunlar genellikle oyunu hayatın kendilerine sunduğu sınırlı alanda, verili koşullar altında oynamak zorunda kalan insanlar. Bu oyunda iyi veya kötü şeyler yapıyorlar, ama günün sonunda onların birer insan olduğunu, zayıflıkları bulunduğunu unutmamak gerekiyor. Kahramanlarım da sırtlarında günah dolu çuvallar taşıyorlar. Ben iyi ve kötünün dengesini mikro düzeyde insanlar üzerinden değil, makro düzeyde alınan sonuç üzerinden kurmaya çalışıyorum.

 

Romanı bundan 50 veya 100 yıl sonra okuyan biri -her ne kadar kurgu olsa da- bu döneme ilişkin sizce neler düşünecektir?

Korkarım yadırgamayacaktır. Neredeyse beş asır önce yazılmışlar ama biz Shakespeare’in oyunlarında karşılaştığımız hırs, kin, nefret gibi duyguları ve entrikaları yadırgamıyoruz. “Bu nasıl şey Allah’ım?” duygusu yaşamıyoruz. Günümüzde de etrafımızda görüyoruz çünkü. Teknoloji ve biçim değişiyor, ama insan davranışlarını yönlendiren güdüler değişmiyor. Zaten insanın değişimi çok uzun bir süreç. Muhtemelen yüz yıldan, bin yıldan daha uzun sürecek. Ama umarım tersi olur ve 50 – 100 yıl sonra bu kitabı okuyan biri burada anlatılan dünyayı anlamakta büyük zorluk çeker.    

 

Romanın ortaya çıkış sürecinde adı geçen yerlerde bulundunuz mu? Kişisel gözlemleriniz ne oldu?

Bu kitapta bahsettiğim her yeri bizzat gördüm. Balkanlar çok güzel, yemyeşil bir coğrafya. Bireyler olarak baktığınız zaman insanları da gayet iyi. Ama işin içine etnik kimlikler ve tarih girince işler değişiyor. Bölgede etnik nefret adeta kurumlaşmış. Ben NTV’de çalışırken, Kosova’dan haber aldığımız Burbuçe Ruşiti adlı Arnavut bir gazeteci vardı. Hastalandı ve birkaç yıl önce vefat etti. Bir keresinde bana şöyle demişti: “Bizim bir sözümüz vardır. Sırp yastığının altında bıçakla yatar. Zamanı gelince bıçağı alıp gelir.” Tahmin ederim Sırpların da Arnavutlar veya Hırvatlar hakkında benzer sözleri vardır. Nefret ve ön yargıları kuşaktan kuşağa aktaran bir kültürün var olduğu bu toprakların acı-kan-savaş sarmalını kırması çok zor. Bunu aşmak için her kuşağın yaşadıklarından aldığı dersi bir sonraki kuşağa aktarması lazım. Tabi alınan ders, “Sırplara güvenilmez”, “Hırvatlara sırtınızı dönmeyin” veya “Müslümanlardan uzak durun” olmamalı. Nefreti değil sevgiyi desteklemek gerekiyor.

 

Son olarak yazarlık serüveniniz bundan sonraki süreçte ne yönde devam edecek?

Ben yazarken büyük keyif alıyorum. En büyük temennim okuyanların da yazdıklarımı beğenmesi ve keyif alması. Kitabım beğenilirse başka Orhan Derman maceraları olacak. Ayrıca üzerinde çalıştığım ve Orhan Derman macerası olmayan romanlar da var. Ben yazmak istiyorum, ama zaman ne gösterecek hep beraber göreceğiz.

bu haberleri kaçırma

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler