Geri Dön

‘Altın Çağ’a direnen çift Oscar’lı oyuncu

Beş kez Oscar adayı olup iki kez kazanan Olivia de Havilland, Hollywood Altın Çağı’nın hayatta kalan son temsilcilerindendi. Ancak Altın Çağı yaratan baskı sistemine karşı mücadele edip başarı elde etmişti...

‘Altın Çağ’a direnen çift Oscar’lı oyuncu
Nil Kural

Önceki gün 104 yaşında hayatını kaybeden Olivia de Havilland, Hollywood’un altın çağından hayatta kalan son kadın yıldızlardan biriydi ve ölümü öncesi, Oscar ödülü kazanmış hayattaki en yaşlı oyuncuydu. Olivia de Havilland, 50 yılı aşkın süredir yaşadığı Paris’teki evinde hayatını kaybetti.

“Rüzgar Gibi Geçti”deki Melanie Hamilton rolüyle tanınan, iki Oscar ödülü sahibi de Havilland, dönemin diğer bir yıldız oyuncusu Joan Fontaine’in ablasıydı ve Fontaine’le mesafeli ilişkileri sıklıkla dönemin magazin gündeminde yer alıyordu. Olivia de Havilland’in bağlı olduğu stüdyo Warner Bros.’un üzerinde oluşturduğu baskılara karşı açtığı davayı kazanması ise yıldız sistemine vurduğu darbeyle sinema tarihini etkilemişti.

İlk rol lisede

Olivia Mary de Havilland, 1916’da Tokyo’da İngiliz bir ailede dünyaya geldi. Babası bir avukat, annesi ise oyuncuydu. Kardeşi Joan (Fontaine) ise 1917 yılında doğdu. De Havilland, sahne tozunu lisede okurken “Alis Harikalar Diyarında”nın amatör bir yorumunda rol alarak yuttu. İleride oyunculuk kariyerinin bu erken başlangıcıyla ilgili olarak “Gerçekten harikalar diyarındaydım. İlk kez oyunculuktan zevk almanın yanı sıra oyunculuğu sevmeye de başladım” diyecekti.

Sinemaya geçişi ise yönetmen Max Reinhardt tarafından keşfedilip “Bir Yaz Gecesi Rüyası / Midsummer Night’s Dream”in tiyatro oyununda rol almasıyla oldu. Çünkü oyun 1935 yılında Warner Brothers tarafından filme çekildi. Stüdyoyu etkileyen De Havilland’le yedi yıllık bir sözleşme imzalandı.

Bu başlangıcın ardından yapımcı Hal Wallis, stüdyoyu ikna etti ve De Havilland, “Captain Blood”da (1935) Errol Flynn’le karşılıklı olarak rol aldı. Bu, oyuncunun kariyerinde kırılma noktası oldu. Flynn’le aralarındaki kimya izleyici tarafından beğenildi ve “The Charge of the Light Brigade” ve “The Adventures of Robin Hood”un aralarında da olduğu yedi filmde daha karşılıklı oynadılar.

‘Rüzgar Gibi Geçti’

De Havilland’ın kariyerindeki büyük çıkış ise Victor Fleming imzalı, klasikleşen epik “Gone with the Wind / Rüzgar Gibi Geçti”deki (1939) Melanie rolü oldu ve bu filmdeki performansı büyük övgü topladı. Aynı zamanda oyuncuya En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında ilk Oscar adaylığını getirdi. Ancak Oscar’ı alan isim aynı filmdeki rol arkadaşı Hattie McDaniel oldu.

Bu dönüm noktasında sonra de Havilland’ın sinema tarihine damga vuracak mücadelesi başladı. Oyuncu, “Rüzgar Gibi Geçti”den sonra daha ciddi rollerde oynamak istedi. Ancak bağlı olduğu stüdyo olan Warner Bros., o dönemin diğer stüdyoları gibi davranarak kontratında bulunan bir oyuncunun bazı rolleri reddetmesine karşı koydu. Bu gerekçeyle bitmiş olan kontratı otomatik olarak uzatıldı. De Havilland, Oyuncular Birliği’nin desteğini arkasına alıp dava açtı. Ona bu davayı açması halinde bir daha iş bulamayacağı söylenmişti. Kazansa da kaybetse de... 

İkinci kez Oscar aldı

Kaliforniya Yüksek Mahkemesi, De Havilland lehine; kontratın haksız yere uzatıldığına yönelik bir karar verdi. ‘De Havilland kanunu’ diye adlandırılan bu emsal davanın ardından stüdyoların oyuncular üzerindeki baskısı azaldı ve stüdyolar ile oyuncular arasındaki ilişki büyük ölçüde değişti. De Havilland sonradan bir daha çalışamayacağına dair yorumların ardından “Kazandığımda etkilendiler ve kin gütmediler” diyecekti. Oysa bir daha bir filmde rol alabilmesi iki yıl sonra 1946’da oldu.

De Havilland’in istediği roller için verdiği bu mücadele meyve verdi. Kontrollü, zarif oyunculuğunu daha rahat ortaya koymaya başladı ve Mitchell Leisen imzalı “Günah Çocuğu / To Each His Own”unda evlenmeden bir çocuk dünyaya getiren ve baskılarla çocuğunu veren bir anneyi canlandırdı. Bu rol, De Havilland’e En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar kazandırdı.

Üç yıl sonra ikinci Oscar’ını kazandı: William Wyler imzalı “Miras / The Heiress”de zengin bir kadını canlandırıyordu. Babasının miras avcısı olduğu düşündüğünü, Montgomery Clift tarafından canlandırılan genç bir adama âşık olması filmin ana ekseniydi.

1950’lerde hayatını kaybettiği döneme kadar yaşayacağı Fransa’ya yerleşti ve ailesiyle ilgilendi. Sinemadaki rolleri azalırken 1950 sonrası dönemde 1964 yapımı “Lady in a Cage” dikkat çekti ve övgü topladı.

‘Reklam düşmanlığı’

Hollywood’un diğer bir yıldız oyuncusu olan Joan Fontaine’le aralarında düşmanlık olduğu iddiaları uzun yıllar Hollywood magazini sütunlarının vazgeçilmez konularındandı. Fontaine, anılarında De Havilland’in ona karşı psikolojik şiddet uyguladığına yer vermişti. Ancak 2013 yılında hayatını kaybeden Fontaine, hayatının ileriki döneminde verdiği bir söyleşide bütün bu düşmanlık hikâyesinin reklam meselesi olduğunu söyledi. Hayatlarında hiç kavga etmediklerini, küs bir dönemlerinin olmadığını birbirini seven iki kız kardeşin “iyi bir hikâye” olmadığını ve birbirlerini hayatları boyunca sıklıkla ziyaret ettiklerini aktardı.

Kaçan rol

De Havilland, birçok övgü alan filmde yer alıp iki Oscar kazanmış da olsa reddettiği rollerden biri de en az diğerleri kadar ünlü: 1951 tarihli “A Streetcar Named Desire” (İhtiras Tramvayı) adlı unutulmaz filmdeki Blanche DuBois rolü için ilk seçim De Havilland’di. O rolü reddedince DuBois’yı Vivien Leigh canlandırdı ve bu filmle bir Oscar kazandı.

 

Elektrikli araçlar için kendi şarjını doldurabilen sistem geliştirdiErzurum’da ‘Dadaş Kaşif’ lakaplı Abubekir Taşbaşı, tekerleği döndükçe elektrik üreten, evin tüm ışıklarını yakan ve cep telefonunu şarj eden 'akıllı motosiklet' geliştirdi.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber