18.05.2026 - 07:00 | Son Güncellenme:
Doç. Dr. Efe Sıvış - Avusturyalı yönetmen Marie Kreutzer’in “Nazik Canavarı”nda, Léa Seydoux’nun canlandırdığı müzisyen Lucy’nin, eşinin çocuk istismarı nedeniyle tutuklanmasıyla dağılan hayatını izledim. Biliyorum bu kavun değil ama kadınlar dikkatli olmalı. Gerçekten kocalar eşlerini vezir de edebiliyor rezil de…
Japon yönetmen Ryusuke Hamaguchi’nin “Ansızın”ında, Paris banliyösündeki bir bakım evinin yöneticisinin bir kanser hastasıyla kurduğu dostluk üzerinden yaşlılık, bakım ve ölümle yüzleştim. Bu neşeli ortamda bu gerçekçi dram, yüzümde şamar gibi patladı. İyi de oldu. İnsanı arada böyle kendine getirmek gerekiyor. Japon yönetmen Hirokazu Kore-eda’nın “Kutudaki Koyun”unda oğullarını kaybeden bir çiftin, insansı bir robotu evlatlık almalarıyla yapay zekânın sınırlarında dolaştım. Önce “yuh artık olmaz böyle şey” dedim, sonra “neden olmasın kardeşim” noktasına geldim.
İspanyol yönetmen Rodrigo Sorogoyen’in “Sevilen Kişisi”nde, “Manevi Değer”e benzer bir konu vardı. Ünlü bir yönetmenin kendi kızını yeni filminde oynatıp onun hayatını ve acılarını kendi sanatı için kullandığını gördüm. Acilen bir “genç kızları narsistik babaların şerrinden koruma derneği” kurulması gerektiğini düşündüm. Guillaume Canet’nin “Karma”sında Marion Cotillard’ın oynadığı Jeanne’ın kuzey İspanya’da sevgilisiyle yaşarken geçmişindeki karanlık tarikat günlerinden kaçamadığını ibretle izledim. Hiçbir şey gizli kalmıyor, hiçbir şey…
Aristokrat futbol figürü
“Cantona” filminde efsane Fransız futbolcu Eric Cantona’yı sadece eski Manchester United yıldızı olarak değil, Avrupa pop kültürünün asi, teatral ve neredeyse aristokrat futbol figürü olarak gördüm.
John Travolta’nın “Tek Yön Gece Uçuşu”, bizi kendi uçaklara âşık çocukluğuna götürdü. Sekiz yaşındaki Travolta’nın annesiyle New York’tan Los Angeles’a yolculuğunu izledik. 72’sine gelen Travolta, yazıp yönettiği ve hostes rolünde kızını oynattığı filmle Onursal Palme d’Or alırken ağladı. Bir zamanlar kıvrak danslarıyla, çılgın hâlleriyle gündemde olan Travolta ağlayınca ben ağlamadım ama zamanın geçiciliği konusunda buruklaştım. Hayatla muhasebeleştim.
Dua Lipa’yı geçen şubatta Berlinale’de gördüğümde şaşırmıştım. Cannes’da tekrar gördüğümde bu ilginin tesadüf olmadığını hatta hayatta aşağı yukarı hiçbir şeyin tesadüf olmadığını anladım.
Gece tarafında Palm Beach’de WhoMadeWho ve &ME çaldı. Biri Danimarka çıkışlı indie enerjisini, diğeri Berlin’in sofistike afro-house dünyasını Cannes’a taşıdı. Daha önce İstanbul Boğazı’nda, Çubuklu 29’da izlediğim müzisyenler, Riviera’da gözüme bir farklı göründü.
Böylece Cannes, bir sıcak-bir soğuk İskoç duşu edasıyla hem içimi darladı hem gönlümü hoş etti. Ağır aile dramlarını, Hollywood nostaljisini, pop yıldızı modasını, Riviera restoranlarını ve DJ performansların neşesini Akdeniz sahnesinde birleştirdi.