Geri Dön

“Hayat kendimizle savaşla geçiyor ve o savaştan da korkmamak gerek”

Türkiye'nin dünya çapında üne sahip besteci ve piyanisti Fazıl Say, dördüncü kitabı Suya Yazılan'ı yayımladı. Pandemi döneminde ilk röportajını Molatik'e veren Fazıl Say, İhsan Dindar'ın sorularını yanıtladı. Geçmişe dair pişmanlıklarını, ön yargılarını ve klasik bestecilere duyduğu yakınlığı anlatan Fazıl Say hem Ekim ayında hem de önümüzdeki yıl yayımlayacağı yeni albümlerinin müjdesini de verdi.

“Hayat kendimizle savaşla geçiyor ve o savaştan da korkmamak gerek”

İhsan Dindar / milliyet.com.tr - ihsan.dindar@milliyet.com.tr

 

Sevgili Fazıl Say, siz yayınımıza biz de bu güzel bahçeli evinize hoş geldik.

Evet siz de evimize, bahçemize hoş geldiniz.

 

Bugün tabii ağırlıklı olarak kısa sürede ikinci baskısını da yapan yeni kitabınız "Suya Yazılan" üzerine konuşacağız ama elbette bir konu başlığımız da müzik olacak. Öncelikle hayırlı olsun...

Teşekkür ederim. Bu benim dördüncü kitabım. Çok içimize sinen, iyi bir kitap olduğun düşünüyorum. İlk siparişler hemen tükendi. Okurlara imzalı kitap da veriyoruz bu süreçte. acmzone.com sitesinden bize ulaşan okurlara kendi imzaladığım kitaplarımı gönderiyoruz. Bu aralar her gün yüzlerce kitap imzalıyorum.

 

"Müzisyenin gözünden dünya"

Bu kitaplarla günün birinde Fazıl Say'ı araştıracak olan insanlar için çok iyi bir malzeme bırakıyorsunuz. Batı'da bunun karşılığı, günlükler, itiraflar çok var. Türkiye'de pek yok sanırım...

Türkiye'de şiir geleneği ve edebiyat çok kuvvetli diye düşünüyorum. Bu eski çağlarda da böyleydi. Çok güçlüydü. Türkiye'de biraz felsefe azlığı var, evet. Bu bir gerçek. Ben bir felsefe kitabı yazmadım. Ben bir deneme, anı kitabı yazdım. Biraz da dediğin gibi günlük. İçinde bir müzisyenin gözünden dünya ve müziğin olduğu bir kitap var. Babamın da analiz ettiği gibi -Ki kitabı okuyup beğendiğini ifade etti. Benim için çok önemliydi bu.- yalın ve kolay anlaşılır. Herkesin okuyabileceği bir kitap.

Kitabın en başından başlamak istiyorum müsaadenizle. "Yaş elli yolun yarısı" diyorsunuz. Kitapta geçmişe dair bir hesaplaşma da var mı?

Kesinlikle var tabii. Sonuçta biz sanatçıların hayatı kendimizle savaşla da geçiyor ve o savaştan da korkmamak gerekiyor. Bu kritik bir nokta. Kendinle savaştan hemen kaçmak işin kolay tarafı. Ben son 25-30 sene boyunca her yıl ortalama 130 kez sahneye çıktım. Hesaplaşma içinde olmak ve yalınkılıç olmayı hayatımda hep yaşadım. Bunu büyük yorgunluklara rağmen yaşadım. 130 konser demek 260 gün seyahatlerde geçen bir yıl demek. Oteller, uçaklar, kıtalararası yolculuklar demek. Dolayısıyla kolay bir fiziksel hayat da değildi. Düşünsel olarak da yalnızdım. Yalnız demek bunalım demek değil. Bu süreçte pek çok şeyi araştırdım. Öğrenmeye meraklı bir insanım. Okurum, film izlerim, sanat galerisine giderim. Düşünselliği, bir konu hakkında tartışmayı da severim. Yeter ki dürüst olunsun. Bu kitapta elbette bunlar da var. Kitapta, herkes, her şeyi sevecek diye bir şey de yok. Paragraflardaki düşüncelerime katılmayabilirler. 2020 dünyasının bir sanatçısın gözlemleri ve kendi duruşuyla ilgi bir şey var ortada. Dediğin gibi bu tarihe bir not düşme sonuç olarak.

“Hayat kendimizle savaşla geçiyor ve o savaştan da korkmamak gerek”

“Benim müziğim bu ülkeyi temsil ediyor”

Kitabınızda bahsettiğiniz önyargılar konusuna da değinmek istiyorum biraz. Siz uzun süredir farklı konularda fikirlerinizi ifade ediyorsunuz. Geçmişe dönüp baktığınızda kendinizi önyargılı bulduğunuz anlar oldu mu?

Değişmeyen tek şey değişimdir. Toplumları yıllar içinde daha iyi anlıyoruz. Kendimizi de daha iyi anlıyoruz. Olguları da daha iyi anlıyoruz. Düşünceleri de… “Ben bu düşünceye biraz sert girmişim”, “karşıyım ama sert girmekte hatalıyım” demiş olabilirim. 2017’den bu yana çoğunlukla sosyal medyada tutulmuş bu notları gözden geçirdim. Yardımcım Senem Tekinkoca –aynı zamanda kendisi de iyi bir yazardır- gözden geçirdi tüm bu yazıları. Sonuçta tekrar ediyorum; ben bir müzisyenim. Ben edebiyatçı iddiası olmadan denemelerimi, görüşlerimi yazıyorum. Ama bunlar bir sosyal medya karalaması olacak kadar da değersiz değildir. Sonuçta fikir, fikirdir ve bu çağı temsil ediyordur. Benim müziğim de bu ülkeyi temsil ediyor.

 

Az önce yolculuklardan bahsettiniz. Kaba bir hesapla ömrünüzün üçte ikisi yolculuklarda geçiyor. Bu yazın süreçleri veyahut onları ortaya çıkaran düşünme faaliyetleri bu yolculuklarda mı geçiyor?

Yollar yorucu, yollar uzun. Örneğin Japonya’ya bir turneye gidiyoruz. Gittiğim ülkelerle de ilgili pek çok şey yazdım. Konser salonlarındaki imkanlarından yemeklerine kadar yazdım. Dünya o kadar iç içe ki Japonya’dayken Türkiye’deki bir festival veya Almanya’daki bir tartışmanın içinde olabiliyorsunuz. Dolayısıyla benim yazılarım kimi zaman doğrudan cevap olarak başlar. İçimde bir şeyler kalmıştır, onu çıkarmak istiyorumdur o an…

 

Herhangi bir kesimin görüşlerini, duygularını temsil ettiğinizi düşünüyor musunuz?

Sadece bir kesim olarak görmemek lazım. Siyasi görüş vs. bunların üstüne çıkmamız gerektiğini düşünüyorum. Hepimizin bunun üstüne çıkmamız gerektiğini düşünüyorum. Mesela konumuz Beethoven. Hangi kesimin neden hoşuna gitmesin bu? Ben yazdıklarım konusunda hep açık olmuşumdur.

 

“Köprüler kurucu”

Kazdağları’na gittiniz. Oranın yakında sayılabilecek Troya için bir eser, bir sonat bestelediniz. İnsanı bir pergele benzeteceksek bir ayağınız hep bu arada diğer ayağınızla da evrensel bir sanatçı olarak dünyayı dolaşıyorsunuz. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Hayatım boyunca yurt dışında bana takılan bir lâkap var. Köprü kurucu. Kültürler arası veya doğu ile batı, Türkiye ile Avrupa vs. Bu benim doğalım. Ben bir Türküm. Az önce bahsettiğimiz Mozart’ı Beethoven’i bilmeyen insanlara da bilen insanlara da götürdüm. Kendi değişik yorumlarım oldu hayatım boyunca. Kişisel imzalarını atan bir yorumcu oldum. Besteci olarak da kendi ülkemin müzikteki değerlerini, ritmini, folklorunu ve hikayelerini yansıttım. Benim “Kara Toprak” isimli eserim Aşık Veysel’in anısına bestelenmiştir. Onda bir melodi alma söz konusu değil, orada bir hitap var. Bu eser farklı piyanistler tarafından çalınmaya devam ediyor.

 

Şimdi yavaş yavaş Beethoven’a gelmek istiyorum. Her şey yolunda gitse ve bu pandemi olmasa bu yıl 250. doğum yıldönümünü kutlayacaktık. Yakın bir tarihte Beethoven’ın tüm piyano sonatlarını yorumladığınız bir albüm yayımladınız. Bir müzisyenin yanı sıra bir müziksever olarak Beethoven sizin için ne anlam ifade ediyor?

Hep söylenir müziğin üç tanrısı vardır. Bach, Mozart, Beethoven. 1770 doğumlu Alman bir besteci Beethoven. Klasik müziğin tam olarak klasik devri. En şaşırtıcı yönü hayatının son 15-20 yılını sağırlıkla geçiriyor. Besteci için sağırlık ne demek? Kör bir ressam gibi… Beethoven’ın sonatlarına gelecek olursak; sonat üç bölümden oluşur. Ortalama 20 dakika civarı sürer. Temaları vardır. Beethoven’in 32 piyano sonatı var. Müzik tarihinin gelişmesinde en büyük katkılardan biridir. Bu 32 piyanonu sonatının tamamını çalmak bir piyanist için en zor mertebelerden biridir. 20. ve 21. Yüzyıllarda birkaç piyaniste nasip oldu. Çok şey öğrendim bu sonatları çalarken. Hayatımın iki buçuk yılını adadım. 630 dakika müzik. Corona virüs salgını olmasa Beethoven ve rock, Beethoven ve dans, Beethoven ve piyano gibi pek çok etkinlik yapılacaktı. Ama neticede Beethoven’ı bilmeyen yok.

 

Sizinle Beethoven arasındaki benzerlik konusuna geleyim. Şimdi siz daha önce Mozart’ın da piyano sonatlarını yorumladınız. Ama sanki Beethoven anlatımınız ve yorumunuzda daha fazla bir içselleştirme var? Hatta yıllar önce TRT’deki bir belgesel için Viyana sokaklarında Beethoven’ı anlatmıştınız…

Şöyle anlatayım. Mozart’ın müziği aslında daha çok benim doğamdır. Daha kolay ulaştığım bir bestesidir. Beethoven’ın müziği hem ruhsal güç hem de analitik bakımdan hepimizi çok zorladığı için, bazen şifreli gibi bestelediği için tam olarak ne demek istediğini anlamak eserlerine isim vermeye başlayınca mümkün oldu. Ay Işığı Sonatı diyor, biraz rahatlıyoruz. Fırtına Sonatı diyor, öyle anlıyoruz. Gök gürültüsü var, şimşek var. Ama isim koymadığı bestelerinde kendimiz araştırıp buluyoruz. O dediğiniz belgesel de 2009 yılı olması lazım. Beethoven’ın 38-39 yaşlarında bestelediği müzikleri var. O belgesel de ben de o yaşlardaydım. O eserleri çalmıştım. Hayatımda ilk kez 7 yaşındayken Beethoven’in kolay bir bestesini çaldım. 50 yıllık hayatımın neredeyse tamamında Beethoven ve onun müziğiyle haşır neşir olmuşluğum var.

“Hayat kendimizle savaşla geçiyor ve o savaştan da korkmamak gerek”


“Handel, Bach ile hiç benzeşmeyen bir besteci”

Barok döneme dair yorumları sizin albümlerinizde daha az. Bundan sonraki süreçte daha fazla duyacak mıyız?

Şimdi geliyor. Benim bir Bach albümüm vardı. 2021’de Bach’ın başyapıtı Goldberg Çeşitlemeleri’ni kaydedeceğim. Bu arada 2021’de yine çeşitli derlemeler yaptığım albümler çıkacak. Orada fevkalade çok barok var. Scarlatti, Fransız barok besteciler veya Bach’ın oğulları… Gelecek yıl bolca Handel olacak. Bugüne kadar hiç çalmadığım bir besteciydi. Aslında çembalo (barok dönem klavyeli çalgı) için eserler bestelemiş olan Couperin, Rameau gibi bestecilerin eserleri de olacak. Aslında bu süreç benim için de bir keşif olacak. Şöyle bir gerçeklik var; çembalo yani o dönemin piyanosu için bestelenen eserleri çok iyi yorumlayan günümüzde de çok iyi müzisyenler var. Biz çağdaş piyanistler o dönemin eserlerini tekrar yorumlamalı mıyız çok emin değilim. Ama güzel buluyorsam ve keşfedebiliyorsam imzamı atmak için yapacağım. Ama bunun için o müziği gerçekten iyi anlamam gerekiyor. Mozart’ı Beethoven’i bildiğim kadar iyi Couperin biliyor muyum? İşte şimdi öğreneceğim. Evet, mesela Bach’ı iyi bilen biriyim ama Handel’in piyano eserlerine girdiğimde soru işaretleri oluşan çok şey var bende. Bach’ın matematiğine hiç uymayan bir başka Alman besteci.

 

Sizin Mozart’a ait Türk Marşı yorumunuz ve kattığınız yorum oldukça meşhur. Şimdi bahsettiğimiz barok dönem aslında Avrupa’da bir Türk hayranlığının Turquerie dediğimiz bir zaman. Bir “Türk modası” söz konusu bu dönemde. Rameau ve Lullu’nin bize dair besteleri var örneğin. Onları da sizden dinlemek güzel olurdu…

Dediğin ekolün adı alla turca. Bu dönem Avrupalıların Osmanlı Mehter müziğinden etkilenerek alla turca dedikleri bir müzik stili oluşturuyorlar. Dediğin gibi sadece Mozart değil, bütün o barok bestecilerin hatta Beethoven’in bile bir alla turca bestesi var. O kadar meşhur değildir. Mozart’ınki kadar güzel değildir. Yine Mozart’ın “Saraydan Kız Kaçırma” operasında bolca zil de kullanılır. Mozart o zilleri İstanbul’dan getirtiyor mesela.

 

“Şu Dünyanın Sırrı”

Önümüzdeki ay bir şarkı albümü geliyor diye haber aldım. Bu ay kitap geldi, az önce 2021 planlarınızdan bahsettiniz. Eminim 2022 için de kafanızda planlar vardır. Ama önce şarkı albümüne bir değinelim. Yanılmıyorsam yine Serenad Bağcan var…

Şarkı albümleri tabii farklı tutulmalı. Benim klasik çalan, Bach çalan kimliğimden tamamen farklı. Hatta çağdaş besteci Fazıl Say kimliğimden de ayrı tutulmalı. Bu dördüncü şarkı albümü olacak. İlk Şarkılar, Yeni Şarkılar, Güz Şarkıları ve şimdi de “Şu Dünyanın Sırrı”. Yine sekiz şarkı ve yine şairler olacak. Bu sefer eski şairler. Daha çok Yunus Emre, Pir Sultan, Kaygusuz Abdal, Ömer Hayyam ve 20. yüzyıldan da ilk kez Sabahattin Ali ve Aziz Nesin var. Senerad Bağcan üçüncü kez benim şarkı yorumcum oluyor. Gerçekten çok iyi yakışıyor ve çok iyi yapıyor. Müziğimi çok iyi anlayan biri. Benim şairlerle olan ilişkimi de halk yavaş yavaş anlamaya başladı. Benim en yakın oldukları albüm sanırım “İlk Şarkılar”. Çünkü “Şu Dünyanın Sırrı” albümünde bolca piyano var. “Yeni Şarkılar” daha çağdaş bir orkestrasyon. “Güz Şarkıları”nda zaten ben bile yoktum. Eşim Ece çaldı. O da biraz daha caz müziği formatında. “Şu Dünyanın Sırrı” bu açıdan “İlk Şarkılar”a çok yakın bir albüm. Edebiyatseverlerin ve müzikseverlerin çok hoşuna gideceğini düşünüyorum. “İlk Şarkılar”a en yakın, en akraba olan albüm olacak bu.

 

Siz şiirle, şairlerle iç içe bir insansınız. Tabii bunda Ahmet Say’ın oğlu olmak da önemli bir faktör olsa gerek. Bu açıdan hayata 1-0 önde başladınız.

3-0 belki de…

 

Bundan sonrasında da bu tip şarkı albümlerini devam ettirmeyi düşünüyorsunuz anladığım kadarıyla…

Şairlerden şarkılar ben her zaman besteledim. Oratoryolarım oldu. Yani benim vokal eserlerim benim piyano eserlerim kadar çok. Bu bir meraktan öte aynı zamanda benim bir tanımlamam. İnsanların büyük bir bölümü benim en çok şarkılarımı dinliyor. Apple Music, Spotify gibi mecralarda başlarda hep İnsan İnsan, Dört Mevsim gibi eserler var. En başta Mozart’ın 7. Piyano Sonatı durmuyor. Türk halkı zaten enstrümentalden ziyade müziği şarkı haline, sözlü haline çok daha alışık.

 

“Beni ilgilendiren ses”

Şarkılardan bahis açılmışken… Günümüz popüler müziğini hiç takip ediyor musunuz? Şu aralar rap, hip-hop revaçta örneğin.

Biraz. Her şeyi takip etmiyorum. Evde Sezen Aksu, Ajda Pekkan, Zülfü Livaneli veya Sertab Erener dinleriz. Bu biraz tabii biraz nostaljik de oluyor. O dönemlerdeki Onno Tunç, Uzay Heparı gibi bestecilerin lezzeti, bana da bir besteci olarak dinlenilebilirlik lezzeti veriyor. Armonisi vs. Şimdi ben bugün yapılan müzikte o armoni ve kontrpuan lezzetini arayıp da iki dakikada bulamayınca istediği kadar sözleri iyi olsun beni ilgilendiren ses. Seslerin dünyası ve buluşlar… Hiphop benim için tam bir müzik değil. Hiphop ritimle konuşmak. Müzik başka bir şey. Müzik çok sesli de bir şey aynı zamanda. Dolayısıyla gerçek bir ilerleme olursa benim bundan haberim olur.

 

Belki de katkınız da olur…

Belki de. Bir mekana gittiğimde house müzik çalıyorsa ve Türk house çalıyorsa zaten eninde sonunda dinliyoruz. Bunları reddetmiyorum zaten. Ama bana yön veren, ısrarla takip etmek istediğim müzik mi? Hayır.

“Hayat kendimizle savaşla geçiyor ve o savaştan da korkmamak gerek”

“Yapmamız gereken sabırla beklemek”

Şimdi bir başka önemli noktaya değinmek istiyorum. Konserler. Geçtiğimiz günlerde Instagram hesabınızdan da yazdınız. Salgın nedeniyle bugüne kadar 80 konseriniz iptal oldu. Ve maalesef bu sayı görünüşe göre daha da artacak. Üstelik burada söz konusu olan sadece siz ve sizin gibi sahne önündeki müzisyenler değil. Kurulum aşamasında çalışanlar, nakliyatta çalışanlar, mekânda bir şeyler satanlar, mekânın kendisi... Velhasıl bir sektör. Bu konuda ne söylemek istersiniz? Sizce bu süreci en az zararla atlatmak için neler yapılabilir?

Sosyal mesafeli veya değil, insanları bir konsere çağırmak biraz zorlama. Çünkü kendimiz gidiyor muyuz herhangi bir mekâna? Zor. Covid-19 ölümcül bir hastalık. Özellikle bu müzik dinleyicisinin yaş ortalaması orta yaş, orta yaş üstü, yaşlı. Şimdi bu insanlar risk grubu. Dolayısıyla bu ısrarcılıktan vazgeçmek lazım. Aslında o sosyal mesafeli yerde çalmak da bence kötü bir his. Yani aslında o mekân aslında boş. 2 bin kişilik yere 300 kişi geliyor. Sahneye bir çıkıyorsunuz salon boş. Korkunç bir psikoloji olsa gerek. Ben daha böyle bir konser vermedim. Şimdi diyebilirsiniz ki “Senin tuzun kuru” ama her şey normale dönüp güven sağlayıncaya konserlere başlama taraftarıyım. Bu olana kadar bir yıl daha geçebilir. Bu bir gerçek. Peki sektör ne olacak? Gençler ne olacak? Bunların paraya ihtiyacı var. Devletin, belediyelerin veya özel sektör sponsorların destek olması gereken bir kitle bu. Diyeceksin ki “yahu sağlık çalışanları ölüyor, onlara da destek lâzım”. Evet, o da öncelikli. Ama bu tartışmanın sonu yok. Yapmamız gereken sabırla beklemek. Bazı tiyatrocular bana yazmış; “Fazıl bey ben ne yapacağım? Başka iş mi yapacağım?” Belki de gerekirse yapacaksın. Covid-19 en çok sanatı vurdu. Pek çok sektörü etkiledi elbette ama kültür sanatı sıfırladı.

 

Online konserler hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu süreçte çok arttı. Öncesinde de Berlin Philharmoniker bunu halihazırda yıllardır yapıyordu zaten…

Ben de yapıyorum. Instagram’a Youtube’a müziklerimizi her gün koyuyoruz. Bunu hepimiz yaptığımız için ben buna yanlış diyorum. Bir de şu var Mart 2020’den önce pek çok kamerayla profesyonel bir şekilde kaydedilmiş konseri mi izlemek istersin yoksa telefonla, iğrenç bir sesle kaydedilmiş çekimleri mi? Hangisini tercih edersin? Tabii ki iyi olanı istersin.

 

Pandeminin başında pek çok müzisyen belki de bu sürecin bu kadar uzamayacağı iyimserliğiyle her gece konser verdi. Bu belki de bir bıkkınlık yarattı…

Çok büyük bıkkınlık yarattı. Böyle bir ihtiyaç da yok. Şimdi konser vermeye kalksa bilet satamayabilir.

 

Bu noktada bir de yeni bir deneyim olarak 48. İstanbul Müzik Festivali örneğini vermek istiyorum…

15 festivale katılmışımdır 30 yılda. İstanbul Müzik Festivali’ndeki herkes benim çok yakın arkadaşım. Allah kolaylık versin. İşleri çok zor. Online işi çok zor. Bu yılı es geçmeyelim istediler. Onların bu kararına saygı duyuyorum. Tarihe bir not düştüler. Takdire şayan. Ama kendi adıma ben konser yapmıyorum bu süreçte.

 

Peki yakın gelecek için iyimser misiniz? Aşıya dair haberler geliyor…

Yani tam manasıyla normale dönmek için güvenin geri gelmesi lazım. Bu virüsün yok edilmesi ya da aspirin gibi kolay bir şeyle tedavi edilmesi lazım. Ben bekleme taraftarıyım.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber