21.09.2025 - 07:02 | Son Güncellenme:
Müjde Işıl - Öleceğini bilerek yaşayan tek canlı türüyüz. Her gün hayatımızdan bir 24 saati harcarken sanki sonsuza kadar zamanımız varmışçasına yaşamayı geciktiriyoruz. Boş şeylere üzülüyor, kefenin cebi olmadığını unutuyor, sevdiklerimizin sürekli yanımızda olacağını varsayıyoruz. Zaman akıp gidiyor, öleceğimizi bile bile o zamanın kıymetini bilemiyoruz. “The Life of Chuck/Chuck’ın Hayatı” bunu hatırlatan filmlerden…
“Chuck’ın Hayatı” Stephen King’in 2020’de yayımlanmış “If It Bleeds” adlı kitabındaki aynı adlı kısa öyküden uyarlandı. Kitaptaki dört kısa öyküden biri olan “Mr. Harrigan’s Phone”un filmi de üç sene önce vizyona girmişti. “Chuck’ın Hayatı” pek de King’den beklenmeyecek derecede duygusal yönü ağır basan, bazı yönleriyle bir nevi ‘kendini iyi hisset’ filmi. “Esaretin Bedeli” ve “Yeşil Yol” ile benzeşen tarafları var, nostaljik ama çok daha duygusal. “Chuck’ın Hayatı”nın yönetmeni ve senaristi Mike Flanagan daha önce iki King uyarlamasına imza attı: “Gerald’s Game” (2017) ve “Doctor Sleep” (2019).
“Chuck’ın Hayatı” üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde kendi hâlinde bir öğretmen olan Marty’nin dersi sırasında büyük depremler sonucu internetin çöktüğünü öğreniyoruz. Sonrasında şehirde “Charles Krantz: 39 Harika Yıl! Teşekkürler Chuck!” yazan reklam panoları çıkıyor karşımıza. Charles Krantz’ın emekliliği için ilan veren kibirli biri olduğunu zannediyor herkes. Sonraki iki bölümde Chuck ile tanışıyoruz ve bu ilanların neden verildiğini adım adım keşfediyoruz.
Filmin ilk bölümünde sakin bir kıyamet hikâyesi var. Herkesin öleceğini kabullenmesi, harika diyaloglarla anlatılmış. Sadece bu bölüm tek başına bir film olabilirmiş. İkinci ve üçüncü bölüm ise bireysel öyküye odaklanıyor. Aslında tüm hikâye tersten anlatılıyor. Yani Chuck’ın çocukluğunu tanıdığımız son bölüm, hikâyenin ilk bölümü. İkinci bölümde yetişkin Chuck’ı gösteriyor film bize. Marvel evreninin Loki’si Tom Hiddleston’tan, Mads Mikkelsen’in “Druk”un finalindeki efsanevi dans sahnesini anımsatan bir performans izliyoruz. Son bölümde ise çocuk Chuck’ın yaşadığı travmalara geçiyoruz. Yetişkin Chuck hakkında pek bir şey öğrenmiyoruz ve onun için zamanın ve ölümün ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Ancak birinci ve üçüncü bölümlerin duygusallığı o kadar yoğun ki ikinci bölümün ‘süs’ gibi durması, bu büyüyü bozamıyor. Son bölüm ile ilk bölüm arasında aynı diyalogları duymak, karakterlerin kesişmesini izlemek, yapbozun parçalarını tamamlıyor. Film, ne kadar uzun ya da kısa olacağını bilsek de bilmesek de hayatımızın elimizdeki tek cevher; hayallerimizden vazgeçmeye, sevdiklerimizden zamanımızı esirgemeye değmeyen bir yolculuk olduğunu hatırlatıyor. Hüngür hüngür ağlatmıyor ama yüreğimizi ve aklımızı biraz kurcalayıp sakince köşesine çekiliyor.
Filmin başkahramanını canlandırıyor gibi görünse de Tom Hiddleston’dan ziyade Chiwetel Ejiofor ve yılların üstadı Mark Hamill ağırlığını koyuyor oyuncu kadrosunda. 58 yaşındaki Mia Sara’nın, Tom Hiddleston sadece 14 yaş büyük ve Jacob Tremblay’den 40 yaş büyük olmasına rağmen büyükanneyi oynaması da cinsiyet eşitsizliğine bir örnek olarak kayıtlara geçiyor.

Gecikmeli Oscar yarışı
Önemli bir not da filmin ödül yolculuğuyla ilgili… “Chuck’ın Hayatı” geçen sene Toronto Film Festivali’nde “Emilia Pérez” ve “Anora”yı geçerek Halkın Seçimi Ödülü’nü kazandı. Genellikle bu ödülü kazanan yapımlar birkaç ay sonra Oscar’larda En İyi Film adaylığına koşar. “The Fabelmans”, “Belfast”, “Nomadland” gibi… Ancak Halkın Seçimi Ödülü, “Chuck’ın Hayatı”nı öncülleri gibi ödül yarışmacısı olarak konumlandırmadı; tam tersine rakipleri “Emilia Pérez” ve “Anora” ödül sezonuna damga vurdu. Bakalım bu senenin Oscar yarışına girip başarı kazanabilecek mi?