10.08.2025 - 07:01 | Son Güncellenme:
Ümran Avcı - ABD eski Başkanı Barack Obama, 2024’te en sevdiği kitaplar listesini açıkladığında aralarında Ayşegül Savaş’ın “The Anthropologists” kitabı da vardı. ‘Büyüleyici’ bulunan roman, tavsiye listelerinde yer aldı. Ne var ki uzun yıllardır yurt dışında yaşayan ve eserleri pek çok dile çevrilen Savaş’ın Türkiye’de hiçbir kitabı yayımlanmamıştı… Ta ki “Beyaza Beyaz” okurla buluşana dek… Yeşim Seber’in İngilizce’den dilimize çevirdiği roman, kısa bir süre önce Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları etiketi ile okurla buluştu.
Hikâyeyi özetlersek; romanın adsız anlatıcısı olan sanat tarihi öğrencisi, Ortaçağ sanatı ve gotik ‘nü’leri araştırmak için bir Avrupa şehrine tanışır. Bir süreliğine ressam Agnes ile akademisyen eşi Pascal’ın iki katlı evini kiralar. Tek şart koşulur kiracıya; Agnes şehre uğradığında üst kattaki stüdyoda kalacaktır. Taraflar uzlaşır. Hem fiziken hem de sanatsal zevkleri benzersiz güzellikte olan Agnes ile evi kiralayan öğrenci sonunda tanışır. İki kadının ayaküstü karşılaşmalarda sanat üzerine yaptığı sohbetler zamanla derinleşir. Ressam; eşi, çocukları, ailesi, sanata bakışı ve evliliklerini kendi penceresinden farklı psikolojik dalgalanmalarla anlatır. Hikâye içsel monologlarla ilerlerken Agnes’in üzerindeki gizemli örtü de yavaş yavaş kalkar. Savaş; sade ve gürültüsüz bir anlatımla tekinsiz, huzursuz edici bir atmosfer yaratıyor eserinde. Sanat kadar psikolojik derinliği kuvvetli bir eser sunuyor okuruna.
Performans sanatçısı Marina Abramović’in “’Beyaza Beyaz’, benim için okudukça tabaka tabaka açılan bir deriyi soymak gibiydi; hassas, gizemli ve derinlikli bir kitap” sözleriyle övdüğü romanı, Ayşegül Savaş ile konuştuk…
■ “Beyaza Beyaz” Türkiye’de yayımlanan ilk eseriniz. Bu neler hissettirdi size?
Evet, yayımlanan ilk kitabım. Mutluluk, tedirginlik, heyecan. Hayatımın birbirinden ayrı iki bölmesi sanki birleşti, iki dünya arasında bir köprü oluştu.
■ Kitabın ilk bölümlerinin bir kısmını “The New Yorker” dergisi yayımlandı. Sonrasında hacimli kitaba nasıl evrildi?
2019’da ilk romanım (“Walking on the Ceiling”) ile eşzamanlı yayımlanan “Canvas” (“tuval”), benim New Yorker dergisindeki ilk hikâyemdi. Editörlerin her cümle, her kelimeye verdiği önem, haftalar süren düzeltme süreci, beni hikâyeyi daha derin düşünmeye ve bir süre sonra kitaplaştırmaya yöneltti.
■ Romanı, bir tablo gibi resmediyorsunuz âdeta. Hikâye tuval üzerinde şekillenirken, okur ışığın nesneler üzerindeki değişimlerini bile takip edebiliyor.
Kitabın konusu netleştikçe, anlatım da konu ile bütünleşmeye başladı. Resmetmeyi, yaratıcılığı ve insan ruhunun en çıplak hâlini irdeleyen bu romanda, görselliği vurgulayan, Agnes’in beyaz tablolarını hatırlatan, sade bir dil kullanmaya özen gösterdim.
■ Romanın ele aldığı konular hayli dikkat çekici: ‘Ortaçağ sanatında yas tutan heykeller ve deriye bakış’. Sizi en çok etkileyen ne oldu?
Kitabımda, bir insanı oluşturan sosyal, kültürel ve psikolojik katmanları birer deri gibi soymak, insanın bu katmanların altındaki ‘öz’ insanlığını incelemek istedim. Ortaçağ’da fiziksel hastalıkların ruhsal bir dengesizliğin habercisi olması, özellikle deri hastalıklarına yaklaşımlar çok ilgimi çekmekle beraber, bizi şekillendiren önyargıları anlamamı da sağladılar.
‘Kadınların her hâlinin siyahlaştırılması, hor görülmesinden doğuyor’
■ Prof. Pascal ve ressam eşi Agnes’in farklı sosyo-kültürel sınıflardan geldiğini anlıyoruz. Agnes’in ailesi, kırsalda daha mazbut bir hayat sürüyor. Alt kültürün farklılığı mı sizce ilişkilerin denge ve dinamiğini bozan?
Kitapta anlattığım evlilikte, bu farklılık karakterleri birbirinden hep uzak tutuyor. Ancak mesafenin asıl nedeni Pascal’in Agnes’in ailesini hor görmesi mi, yoksa Agnes’in Pascal’a hep şüpheyle yaklaşması, onunla samimi olamaması mı, emin değilim.
■ Agnes, kızının bir yorumunu aktarırken birçok kadının susturulduğunu, ihtiyaçlarının duyulmadığından dem vurduğunu belirtiyor. Kadınların maruz kaldıkları, psikolojik olarak baş etmek zorunda kaldıkları sorunların evrenselliği üzerine neler söylersiniz?
Agnes’in hayatını, seçimlerini, hassasiyetlerini yazarken hayatının her döneminde kadınlığı önüme bir engel olarak çıktı: Kız çocuk, sevgili, eş, anne ve en sonunda terk edilmiş kadın rolleri oynayan Agnes, tüm bu rollerde kendinden beklenenleri yapmış, farklı şekillerde mutsuz olmuştur. Şüphesiz ki bu engeller, kadınların her hâlinin siyahlaştırılması, hor görülmesinden doğuyor. Bir yandan, Agnes’in kızına ve arkadaşlarına karşı bazı acımasız tutumlarından görüyoruz ki, kadınlar da ataerkil toplumun değerlerini içselleştirerek birbirlerini aynı biçimde ezebiliyorlar.