29.03.2026 - 07:01 | Son Güncellenme:
EFNAN ATMACA - “Kültür odur ki, medeniyet kurabilenindir. Kültür, ölümü öldürüp ayakta durabilenindir...” Bu sözü motto edinen bir opera ile İstanbul Devlet Opera ve Balesi izleyiciyle buluşuyor. “Bir Anadolu Hikâyesi” alt başlıklı “Edusa”, Lidya ve Pers medeniyetleri arasındaki tarihsel çatışmayı sahneye taşıyor. Eser, Lidya Kralı Kroisos (Krezus) ile Pers Kralı Kiros arasındaki mücadeleyi konu alıyor. Ama merkezde Edusa var. Bir sanatçı Edusa. Tasarım yapan, resim çizen köle bir ressam. Tarihte Karun adıyla bildiğimiz Lidya Kralı onu diğer sanatçılarla birlikte Pers Kralı Kiros’a elçi olarak gönderiyor. Pers Kralı elçileri alıkoyuyor ve komutanı Edusa’ya büyük kötülük yapıyor. Olaylar da savaş ve aşk minvalinde gelişiyor.
Güldiyar Tanrıdağlı’nın bestelediği, Prof. Dr. İskender Pala’nın librettosunu kaleme aldığı ve Caner Akın sahneye koyduğu “Edusa”, tarih boyunca medeniyetlerin kesişme noktası olmuş olan Anadolu topraklarının Lidya’nın zenginliği, siyasi gerilimleri ve insan hikâyeleriyle örülü dünyasına götürüyor operaseverleri. Ve Anadolu’nun binlerce yıllık hafızasını sahneye taşıyor. Tanrıdağlı ve yönetmeni Akın ile bu dev projeyi konuştuk.
Güldiyar Tanrıdağlı: ‘Evrenselleşmeye dair büyük bir adım’
■ Böylesi büyük bir prodüksiyonun bestelerini yapma fikri size ne hissettirdi?
Bu güzel ve anlamlı projede besteci olarak yer almak benim için çok büyük bir gurur ve mutluluk. Opera bestelemek bugüne kadar eğitimini aldığım, meslek hayatımda icra ettiğim her alanın birleşmesi anlamına geliyor aynı zamanda. Konser piyanistliği, dizi ve film müziği besteciliği, klasik bale... Hepsinin hem diplomasını aldım hem de icra ettim, ediyorum. Dolayısıyla senaryoya, hikâyeye müzik yazmaktan dans müziği bestelemeye kadar ne birikimim varsa ortaya koymak için fırsat bulmuş oldum.
■ Öne çıkarmak istediğiniz duygular nelerdi?
Prof. Dr. İskender Pala’nın librettosunu okur okumaz o kadar çeşitli duygular uyandı ki... İnsana dair her türlü duyguyu barındırıyor; sevgi de var şefkat de, hırs da var intikam da... Sahnenin duygusu ne ise onu en doğru şekilde öne çıkarmaya çalıştım.
■ Bir kadın kahramanın üzerinden Anadolu’yu dinlemek muhteşem. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Librettosuyla, bestesiyle, rejisiyle, solistleri ve korosuyla, orkestrasıyla, dansçılarıyla, tasarımcılarıyla... Kocaman ekibimizle Anadolu müziğini yani kökümüzü, özümüzü çoksesli müzik tekniği ile işleyerek bir eser ortaya çıkarıyoruz. Bu da evrenselleşmeye dair büyük bir adım oluyor. Kültürümüzü yaşatmak, bu yolda ilerlemek hem amaç hem de onurdur bizim için.
■ İzleyenler çıktığında aklında, gönlünde ne olsun arzu ediyorsunuz?
Eserin en güzel mesajı ‘kültürü olan milletler sonsuza kadar var olur’... Evet birçok duygu yaşayacak ama salondan ayrılırken en çok da kültürün önemini ‘yaşamış, hissetmiş’ olmalarını isterim. Çünkü hayatın koşuşturmasında birçok şeyi unuturuz ama ‘hissettiğimizi, duyguları’ unutmayız diye düşünüyorum.
Caner Akın: ‘Anadolu topraklarında olmak ayrıcalıklı’
■ “Edusa”da yaşadığımız toprakların hikâyesini bir kadın kahramanı öne çıkararak anlatırken nelere vurgu yaptınız?>
Edusa bir köle ama aynı zamanda güçlü bir sanatçı. Tasarımcı, ressam... Annesi de bütün sanatçıların ustası. Diğer sanatçılarla atölyede üretim yapıyorlar. Edusa’nın çevresinde dönen bir aşk hikâyesi de var. Biri karşılıksız diğeri Edusa’dan cevap bulan iki âşık var etrafında. Tarihi kahramanlarımız da çok önemli rol oynuyor. Tarihte Karun diye anılan Lidya Kralı Krezus ile Perslerin en büyük komutanlarından Kiros. İkisi arasındaki tarihsel savaş sahneye yansıyor. Edusa diğer sanatçılarla birlikte Pers İmparatorluğu’na elçi olarak gönderiliyor. Karun savaş istemiyor ama Kiros aynı fikirde değil. Elçiler alıkonuluyor. Kiros’un komutanı Edusa’ya tecavüz ediyor. Edusa’nın acısı, yaşadığı gerilim, sıkışmışlıklar eserde yer alıyor. Aynı zamanda Edusa güçlü, akıllı ve cesur bir karakter. Komutanın yaptığı bu kötülüğün intikamını almak için onun bütün hazinesini alıp kaçacak cesareti var. Savaş, aşk, güç, cesaret... İnsana dair ne varsa “Edusa”da görüyoruz.
■ “Gilgameş” teknolojiyle destanı birleştiren çok zamansız ve harika bir işti. Deneysel tarafıyla yepyeni bir şey gösterirken kadim felsefimize, barışa evrensel bir çağrı da taşıyordu. Bu kez nasıl sürprizleriniz var?
“Gilgameş” zamansız bir eser, “Edusa” da. İkisinde de felsefi ve insani yaklaşımlar önemli. Anadolu toprakları öyle derin katmanlara sahip ki sadece İstanbul’da bile toprağı kazsanız her katmanda farklı bir uygarlıkla karşılaşıyorsunuz. Bitmeyen bir tarih anlatısına sahip bu topraklar. Ve bitmeyen bir kültür birikimine. İki eser arasında paralellikler çok fazla.
Aynı “Gilgameş”teki gibi “Edusa”yı sahnelerken seyirciye verdiğimiz mesaj çok önemli. Prof. Dr. İskender Pala’nın da önemle vurguladığı gibi kültürü olmayan bir toplumun yok olmaya mahkûm olduğunun altını çiziyoruz. Eğer kültürünüz varsa savaş kaybetseniz bile hiçbir zaman yenilmezsiniz. Tarihte bunun örnekleri çok fazla. Biz savaş sadece topla tüfekle mermiyle yapılır sanıyoruz ama aslında kültüre, tarihi ve felsefi birikime sahip olmak varlığınızı sürdürebilmek adına en büyük silahınız. “Edusa”nın Anadolu’nun kadim uygarlıklarıyla günümüz arasındaki bağlantısı da öne çıkan özelliklerden. Buna vurgu yapıyoruz ve harika bir sürprizimiz var.
■ Eserin tanıtımında “Bu hikâye yalnızca geçmişe ait bir tarih kesitini değil, bugüne uzanan güçlü bir hatırlatmayı da içinde taşımaktadır” deniyor. Siz bu topraklara ait hangi mesajı taşıyorsunuz bugüne?
Günümüze taşınan en önemli şey kültür birikimi. Biz 2026’da yaşıyoruz. Ama aslında sadece kendi hayatımızdaki kültürü taşımıyoruz; binlerce, 10 binlerce yıllın birikimi var üzerimizde. Bütün uygarlıkların birikimi var. Bu çok değerli ve her daim hatırlamamız, asla unutmamamız gereken bir şey. Anadolu topraklarında olmanın dünya üzerinde en ayrıcalıklı ve en özel durum olduğunu düşünüyorum. “Edusa”da da bunu çok güzel bir şekilde seyirciye sunuyoruz.