Geri Dön
Kültür SanatMandalinalara özgürlük, mandalinalar yaşasın, doğa yaşasın!

Mandalinalara özgürlük, mandalinalar yaşasın, doğa yaşasın!

Mandalinalara özgürlük, mandalinalar yaşasın, doğa yaşasın!

İki ay sonra 

En can alıcı soruyu sormuştum ona…

“Beni hiç mi sevmedin?”

“Sevmiştim hem de çok, ama zamanlamamız yanlıştı,” diye yanıt vermişti. Sonra devam etmişti.

“Seninle tanıştığımda bu işin başındaydım ama sana birden aşık olmuştum. Hayatımdan seni çıkarmak için çok uğraştım. Çünkü seninle olursam intikamımı asla gerçekleştiremezdim. O nedenle aşkımı, sevgimi yüreğime gömerek, seni terk etmek durumunda kaldım.”

“Bu intikam için beni kullandın mı?”

“Seni tanıdığım zamanlarda senden yardım istemeyi düşünmüştüm. Seninle birlikte olmayı amacım için kabul etmiştim. Bu doğru. Ama sen bu sistemde, bu düzende bir polisin başarılı olabileceğine inanmıyordun. Sana bazı sorular sormuştum anımsarsan. Sen de sistemin zorluklarından söz etmiştin. Bu işlerin o kadar kolay olmadığını, güçlülerin haklılardan ve yasalardan hala daha güçlü olduğunu söylemiştin yine hatırlarsan. O zaman bu işlerin yasal yoldan halledilebileceğine inancımı tamamen yitirmiştim. Zaten bütün bu olanlardan sonra adalete inancım yoktu. Fakat sana giderek ısınmaya başlamıştım. Ve sonunda aşık olmuştum. Kendimle çok mücadele ettim. Ama bu yapılanlara sessiz kalamazdım. Kendime verdiğim sözü tutmalıydım. İntikamımı almalıydım. Seni bırakmak zorunda kaldım. Ama senin soruşturmayı üstlendiğini öğrenince hem sevindim, hem de üzüldüm. En azından herkesten daha adil davranacağını düşünüyordum ama sana zarar verebileceğimi de. Nitekim bir olayda az kalsın beni yakalıyordun ve sana vurmak zorunda kalmıştım.”

“Anlıyorum.”

***

Yasemin yolculuğumuz sırasında daha birçok şeyi itiraf etmişti. Bodrum’da üvey babasının evindeki fotoğrafları değiştirdiğini, benim tanıyamayacağım fotoğraflar koyduğunu, sarışın bir kız evlat imajı yarattığını, o haliyle babasının bile zor tanıdığını, tanınmamak için sosyal medya hesaplarını sildiğini, sadece twitter hesabı bıraktığını, David’in yaptıklarını öğrendikten sonra, üvey babasının büyük sarı zarfını dosyanın içinden alıp çekmeceye yerleştirdiğini, onu katil olarak göstermeye çalıştığını, öldürdüğü kişilerin David’e yeni kazı için şantaj yaptıklarını öğrendiğini, ilk cesede iskambil kağıdını çabuk anlaşılmasın diye bırakmayıp zaman kazanmaya çalıştığını, silahları ve pasaportu nasıl ve niçin elde ettiğini, cinayetleri işlerken iz bırakmamaya büyük özen gösterdiğini, iki yıla yakın süredir bu planları tek başına yaptığını, olayı bir bulmaca haline getirmesinin genetik yapıdan kaynaklanmış olabileceğini, çünkü babasının da bulmaca çözmeye meraklı olduğunu, özetle tüm bilgileri, merak ettiğim tüm bilgileri, hatta daha da fazlasını bana uçakta tek tek anlatmıştı.

“Peki bu insanları nasıl bu kadar soğukkanlılıkla öldürebildin?” diye sorunca önce afalladı. Ama sonra toparladı.

“Aile bağı, bu dünyadaki en güçlü bağ. Bu bağı birileri acımasızca koparmaya kalktığında insanın gözü intikamdan başka hiçbir şey görmüyor. Belki de bana olan buydu. İnsan bir de adalet duygusunu yitirmişse geriye yapacak tek şey kalıyor. Kısasa kısas… Başka ne diyebilirim bilmiyorum.”

“…….”

Ne diyeceğimi bilememiştim.

“Peki şimdi gelelim benim merak ettiğim soruya… Sen benim olduğumu nasıl anladın, bana onu söyler misin?”

Buğulu, derin bakan ela gözlerini dikkatle gözlerime dikmişti ve merakla ağzımdan çıkacak kelimelere odaklanmıştı.

“Aslında kolay tanıyamadım. Son anlarda bazı ipuçlarını bir araya getirdim ve sadece tahmin ettim. Sana Londra’da bana sırtını dönmüş otururken Jale diye seslenmem bir kumardı. Seslendiğim kişi Jale olmayabilirdi. Ama sen yüzünü bana döndüğünde emin olmuştum senin Jale olduğuna. Metin Caner’i öldürdükten sonra denize atlarken kameralara yakalanmıştın. Gerçi siyah bir karaltıydın ama suya atlarken sağ bacağının dizine kadar kıvrılışı bana bir şeyi anımsatmıştı. Hani suda pervaneye takılan yaralı bir dalgıcı kurtarmıştın. Kameralar o sahneyi çekmişti. O görüntüleri tekrar izledim ve aynı atlayış biçimiydi. Yine sağ bacağın dizine kadar kıvrılmıştı. Yüzme stili de aynıydı. Önce bir benzerlik deyip üzerinde durmadım. Seninle sohbet ederken ne iş yaptığını sorduğumda medikal ürünlerle ilgili bir şirkette çalıştığını söylemiştin. Kahya Kasım ile görüştüğümüzde senin biyomedikal mühendisliği okuduğunu söylediği zaman o konuşmamızı anımsadım. O da biraz dikkatimi çekmişti. Bir de Sedat’ın evinde gördüğüm annenin fotoğrafını sana benzettim. Dudağının kenarındaki o tatlı kıvrım annenin dudağının kenarında da vardı. Bütün bunları bir araya getirince senin Jale olabileceğini tahmin ettim. Dediğim gibi sadece bir tahmindi ama on ikiden vurmuş oldum.”

Bütün bunları yaklaşık iki ay önce Yasemin ile yurda dönerken uçakta uzun uzun konuşmuştuk. Yasemin uçakta bana, “Mandalinaları hiçbir zaman unutmadım,” demişti.

Bodrum’a geldiğimizde onu hemen teslim etmedim. Ağabeyinin evine götürdüm. Bu sürpriz onu çok duygulandırmıştı. İki gün ağabey kardeş birlikte doyasıya çocuklar gibi hasret giderdiler. Ağaçlardan mandalina topladılar; altında uyudular; sohbet ettiler. Mutluluklarına diyecek yoktu. Sanki yeniden dünyaya gelmiş gibiydiler.

Sedat ilk duruşmada tahliye edilmişti. Büyük ihtimalle diğer celsede beraat edecekti. Sonuçta onun suçsuz olduğu ortaya çıkmıştı. Sedat mandalina bahçesine döndü. Yeşim’le de hemen yıldırım nikahıyla evlendi.

Bizim teşkilatta da bazı değişiklikler oldu. Komiser Yardımcısı Zühre Yıldırım Can, Muğla’dan tayinini istedi. Ve istediği tayin geldi. Bundan sonra yine Cinayet Büro’da ama bu sefer İstanbul’da komiser olarak görev yapacaktı. Terfi etmişti. Seza kendine yeni bir sevgili bulmuştu ve çok mutluydu. Oldukça rahatlamış bir hali vardı. O asabi, demir yumruk Seza gitmiş, yerine pamuk gibi güler yüzlü bir Seza gelmişti.

Bu arada Barbaros’un SMA hastası kızı Özge ile ilgili bir yardım kampanyasına öncülük etmiştim. Muğla Emniyeti olarak bu konuyla ilgileniyorduk. Medyaya duyurmuştuk ve onlar da desteklerini esirgememişlerdi. Belki faydası olur diye umuyorduk. Oldukça iyi para toplanmıştı. Ama yeterli değildi. İstenen paranın çok azını toplayabilmiştik henüz. Ama çalışmalarımızı sürdürüyorduk. Bir ara Nilüfer teşekkür için Muğla’ya gelmişti. Endişeliydi. Sadece kızı için değil Barbaros hakkında duydukları için de endişeliydi. “Bana gerçeği anlat Hayri,” dedi. “Birtakım şeyler kulağıma çalındı. Barbaros’un da kaçakçılarla birlik olduğuna dair, ne olur gerçeği söyle bana,” diye ekledi. Ona duyduklarının doğru olmadığını söyledim, “Tek bilmen gereken gerçek, Barbaros’un bize yardım ederken hayatını kaybettiği gerçeğidir. Şimdi sen sadece kızına odaklan. Onun hayatını kurtarmak için uğraşalım sadece,” dedim. Teşekkür ederek ayrıldı. Söylediklerim onu ne kadar ikna etmişti bilmiyordum. Ama giderken kızı için mücadeleye kararlıydı.

***

Yasemin’i zor günler bekliyordu. Mahkemesi hala devam ediyordu. Karar belki bir belki iki duruşma sonrası verilecekti. Mahkeme, öldürülenlerin durumunu, nasıl insanlar olduklarını ve Yasemin’in Londra’dan gelip kendi isteğiyle teslim oluşunu mutlaka göz önünde bulunduracak ve bir indirim uygulayacaktı. Ancak Yasemin, sonuçta planlayarak ve kasten cinay et işlemişti. Yapılan tüm incelemeler sonucunda da bütün izlerin Yasemin’e ait olduğu kesinlik kazanmıştı.

Biraz da kendimi suçlamıyor değildim. Yasemin’le Jale olduğu dönemde flört ederken, belki de istemeden yasalara ve güvenlik güçlerine karşı onda olumsuz bir etkiye yol açmıştım.

Bu arada Yasemin amacına ulaşmıştı. Cinayetleri işleyenin Yasemin olması medyanın büyük ilgisini çekmişti. Bütün medya kuruluşları, haftalarca bu haberle çalkalandı. Sadece ulusal değil, dünya medyası da bu olaya büyük ilgi gösterdi. Sayfalarında, ekranlarda Bodrum’da işlenen bu cinayetlere geniş yer ayırdılar. Gözler bir anda Bodrum’a çevrildi. Bodrum yerli ve yabancı gazetecilerle doldu taştı. Muhabirler, Yasemin’le ve ağabeyi Sedat ile görüşebilmek için birbirleriyle kıyasıya yarıştılar. Aradan geçen iki aya rağmen hala yerli ve yabancı medya, bu olayın hikayesini yazmayı sürdürüyor. Hatta aralarında yabancılar da olmak üzere birçok yayınevi ,Yasemin’le irtibat kurup bu olayın öyküsünü yazmak için tekliflerde bulunuyorlar. Kısaca Yasemin amacına ulaşmış, dünya kamuoyunun dikkatini, belki de tahmininden çok daha fazla çekmiş bulunuyor.

Sedat’ın Bitez’deki bahçesine doğru yol alırken bunları düşünüyordum. Sonunda eve gelmiştim. Sedat bahçede mandalina ağaçlarının yanında Ahmet ile birşeyler konuşuyordu. O birşeylerin mandalinadan başka bir şeyler olmadığına kalıbımı basabilirdim. Bu arada mandalinaları markalaştırmıştı. Marka ismi olarak kardeşi Yasemin’in ismini vermişti. Yasemin mandalinaları koymuştu marka ismini. Yeşim’le biraz buruk da olsa mutlu bir yuva kurmuşlardı. Hayatında yeni bir sayfa açmıştı. Söylediği gibi kardeşini bulmuşken kaybetmişti. Ama en azından artık kardeşi hayattaydı. Eh bu da bir şeydi. Ve onunla görüşebiliyordu. Hasret giderebiliyordu. Her hafta Yasemin’i ziyarete gidiyor, ihtiyaçlarını karşılıyor, onunla bol bol sohbet ediyor, hiç yalnız bırakmıyordu.

Sedat beni görünce yanıma geldi. Önceden hazırladığı bir sepet nefis Bodrum mandalinalarından verdi. “Bunu araca koy,” dedi. Teşekkür edip mandalina sepetini aracın içine arka koltuğa bıraktım. Birden aracın içini nefis mandalina kokusu sardı. Sedat’ın en büyük arzusu, babası gibi büyük bir mandalina bahçesine kavuşmak ve mandalinaları bu yörede yaşatmaktı. “Umarım bu hayalini gerçekleştirirsin,” dedim. O da, “Umarım,” diye karşılık verdi.

Bugün Turgutreis’te bir protesto gösterisi yapılacaktı. Sedat ile buluşmamızın asıl nedeni o gösteriye katılmaktı. 

Aracımı gösterinin yapılacağı yakın bir yere park ettim. Sedat araçtan inmiş beni bekliyordu. Kızıl yıldız armalı Che beremi taktım ve ardından bir de sembolik olarak Montecristo purosu yaktım. Sonra grubun arasına karışıp, “Mandalinaları yaşatalım!”, ‘Mandalinalara özgürlük!”, “Mandalinalara kıymayın!” diye bağırarak slogan atmaya başladık. Dernek Başkanı Münir Sarıcalı beni gördü. Gülümseyerek başıyla selam verdi. Sonra yanıma geldi. “Hadi dostum, bağıralım bir daha,” dedi. Hep birlikte bağırmaya başladık.

“Mandalinalara özgürlük!”, “Mandalinalar yaşasın, doğa yaşasın!”

Başkan, “Hoşgeldiniz komiserim. Yoksa Che mi demeliyim size?” dedi şakayla karışık başımdaki kepi göstererek.

“Kızıl Komiser daha uygun olur,” dedim.

Gülüştük.

Jale’yi düşündüm. O benim Jale’m, Nevin Hanım’ın Aylin’i, Sedat’ın ise biricik kardeşi Yasemin’iydi.

Onu bulacağıma dair içimde her zaman bir his vardı. Ama onu katil olarak bulacağımı doğrusu asla tahmin edemezdim. Sonuçta üzücü de olsa hislerimde yanılmamıştım. Hapse girdiğinden beri hiç görmemiştim. Ziyaretine gider miydim; bilmiyordum. Belki giderdim. Belki de…

Belki her şeyi zamana bırakmak en iyisiydi. Burnuma yine bir yerlerden Bodrum mandalinasının o müthiş aromalı kokusu gelmişti.

“Mandalinaları yaşatalım!”

“Mandalinaları kıymayın!”

“Mandalinalar yaşasın, doğa yaşasın!”

- BİTTİ -

 

bu haberleri kaçırma

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler