24.08.2025 - 07:00 | Son Güncellenme:
Müjde Işıl - Nicolas Cage’in filmografisinde delirme rotaları çok sık çıkar karşımıza. Son zamanlarda da bir nevi meydan okumaya girişerek bambaşka türlerde ve birbirinden ilginç karakterlerde izliyoruz kendisini. Dolayısıyla yaş alırken kendini zorlaması görülmeye değer. Yeni filmi “The Surfer/Sörfçü” ile yine delirdiği rollerden birinde geliyor perdeye ve karakterine hayat verişi yine alkışlık. Üstelik film sadece başrol oyuncusunun performansına bel bağlamıyor. Hakikaten güçlü bir psikolojik gerilim izlettiriyor bize.
Önce filmin adından başlayalım. “The Surfer”, ‘suffer/acı çekmek’ ile kafiyeli ve film de bu iki kelimenin anlam çatışması üzerine kurulu. Adını bilmediğimiz, orta yaşlardaki bir baba, oğluyla sörf yapmak için bir koya doğru yola çıkıyor. Baba, Avustralya’nın o koyunda büyümüş ama babası öldükten sonra annesi onu ABD’ye götürmüş. Yıllar sonra evlenip çocuğu olunca, babasının eski evini satın almak ve aile çemberini korumak istiyor. Ama karısı başka birisiyle evlenmek üzere ve oğluyla da iletişimi sağlam değil, her ne kadar ona sörf üzerinden hayat dersi vermeye çalışsa da… Plaja inen baba-oğul, bir grup tarafından zorbalanıyor. Kendi aralarında çete kuran grup üyeleri, plajın sadece oranın yerlilerine ait olduğunu söyleyip baba-oğlu kovuyor. Evini geri almak için daha fazla para gerekmesi ve çete tarafından zorbalanması, babanın zaten sallantıda olan psikolojisini altüst ediyor.
Acı ve manevi eziyet
Lorcan Finnegan’ın yönettiği ve senaryosunu Thomas Martin’in yazdığı film, olayın acı ve manevi eziyet kısmına odaklanıyor. Babanın çete tarafından itilip kakıldıktan sonra geri dönüp hepsini tek tek haklamasını bekliyoruz, intikam filmlerinin klişelerine uygun şekilde. Ama film o yöne yani fiziki şiddete değil, ruhsal can çekişmeye doğru ilerliyor. Babanın kendisiyle ve ölümünü kabullenemediği babasının yasıyla mücadelesini izlettiriyor bize. Babanın delirme süreciyle park yerinde tanıştığı düşkün adamın hikâyesini birbiriyle örtüştürüyor film. Babanın, aslında düşkünün ta kendisi mi olduğu yoksa gerçekten delirdiği mi konusunda bizi ikilemde bırakıyor. Kamera hareketleri ve kadrajlar, psikolojik sarsıntıyı seyirciye de yaşatıyor. Yönetmen bu bölümü özellikle uzun tutmuş. Çete üyelerinin, babanın cinnetinin birer birer parçası olmasını izlemek gerçekten asap bozucu. Çölde açlık ve susuzlukla boğuşan bir insanın gördüğü halüsinasyonlara dönüşüyor babanın yaşadıkları. Ama yönetmenin bu noktada yaptığı seçim, seyirciyi ikiye bölecek cinsten. İma ettiği şeyi bırakıp kâbus yerine gerçek dünya ile devam etmesi ve sonrasında babanın kırılma noktası, diğer yönde ilerlememenin handikaplarını beraberinde getiriyor. Klişelerden uzak durarak başlayan filmin klişelere bağlanması, finalin etkisini azaltıyor bu yüzden.

Nicolas Cage bu kez yalnız değil
Filmde bir Nicolas Cage şovu izliyoruz. Yaş aldıkça içinden canavar çıkan bir oyuncuya dönüşmesini izlemek, sinemaseverler için güzel bir deneyim. Ama bu sefer pek de yalnız sayılmaz. Julian McMahon da ona eşlik ediyor. “Nip/Tuck” dizisinde ve 2000’lerin başındaki “Fantastik Dörtlü” filmlerindeki performanslarıyla tanınan, Avustralyalı aktör McMahon’ın son filmlerinden “Sörfçü”. Geçtiğimiz aylarda kanser nedeniyle 56 yaşında yaşama veda eden McMahon’ın kötü adam performansı, filmin artılarından. Avustralya’nın yakıcı güneşi altında bir yılbaşı filmi izlemek de cabası.