Geri Dön

Roma’nın Sultanları

Roma’nın Sultanları
M.Sinan Genim

"Yunanlara Türkçe kaynaklarda Grek, Yunan, Helen ve de Rum denilir. Grek kelimesi Latinceden, Yunan kelimesi Farsçadan, Helen kelimesi Yunancadan, Rum kelimesiyse Arapçadan gelir. Bu kelimeler bazen aynı “toplumu”, bazen de farklı etnik kökenlere sahip ama aynı coğrafi bölgede yaşayanları tanımlamak için kullanılmıştır. Örneğin Arapça Romalı kelimesinden kaynaklanan Rum kelimesi ister Müslüman ister gayrimüslim olsun, zaman zaman neredeyse tüm Osmanlı tebaası için kullanılmıştır” (s.11). Bu nedenle kitapta geçen Roma’nın Sultanları başlığı ile Osmanlı Sultanları kastedilmektedir.

“Batı ‘biricik uygarlık’ değildir, hiçbir zamanda da olmamıştır, başka uygarlıklar da en az tersi kadar ‘Batı’ya’ yayılmışlardır. Tek bir ‘Batı’ fikrinin karşılığı bulunmamakta ve -daha da önemlisi-‘Ötekiler diye bir şey kesin surette yoktur” (s.25).

“Örneğin ‘latif Avrupa’ çoğunlukla Rusya veya (her şey bir tarafa zirvesindeyken Avrupa ana karasının yüzde yirmisini kapsayan) Osmanlı İmparatorluğu’nu içermez; ‘Batı Avrupa’ Kolombiya, veya Bolivya veya Haiti’yi sadece üyelere mahsus kulübüne kabul etmez (ama İzlanda, Kanada, Avustralya üyedir); Nazizm, Faşizm, Komünizm ve Aziz Bartolomeus’un katli, VIII. Henry’nin veya IV. İvan’ın (Korkunç İvan) baskıcı monarşileri, Robespierre veya III. Vlad Tepeş (Kazıklı Voyvoda) veya çağlar boyunca Yunanistan’ı demokrasiden çok daha fazla yöneten tiranlıklar ve diktatörlükler ‘Batı değerlerine’ dahil değildir” (s.26).

“Avrupa’nın kimliği her şeyden önce duygusaldı: Bize …karşı onlar.” John Hale

 İki yüz yılı aşkın bir süredir, zenginleşmenin getirdiği ekonomik güç sonucu, Batı kavramı sanki dünyanın var oluşundan beri etkinliğini sürdüren bir kültür alanını tarif için kullanılmaktadır. Bu o kadar ezici bir baskıdır ki, nerede ise farklı kültürlerinde bulunduğunu söylemek, onların insan yaşamına katkılarını dile getirmek milliyetçilik yapmak anlamına gelmektedir.

Warwick Ball hemen hiç birimizin aklına gelmeyen bir karşılaştırma yapmakta, Hastings Savaşının yapıldığı 1066 ile Malazgirt Savaşı’nın yapıldığı 1071 arasında beş yıl kadar fark vardır. Carole Hillenbrand Malazgirt Savaşı’nın simgesel öneminden bahsederek “Müslümanları ve özelikle Türkleri heyecanlandırmış ve heyecanlandırmaya devam edecektir” demektedir. Bu savaşlar, iki halkın şimdiki topraklarına varışları açısından çok önemlidir. İkisi de başlangıçta barbar sayılıp ve gelip hükmettikleri bölgelerin çok ötesinde ortaya çıkmışlardır. Biri Avrupa’nın diğeri Asya’nın uzak ucunda varlıklarını göstermişler. İkisi de anayurtlarının çok uzaklarında hükümdar olmuşlardır.

Kısa süre içinde Anadolu’nun büyük bölümüne hâkim olan Türkler, Başkent İznik olmak üzere bir devlet kurarlar. Selçuklu sülalesinden Kutalmış Bey’in yönetimindeki bu devlet kısa süre içinde gelişir ve oğlu Süleyman Bey devletin başına geçer. Sultan unvanı kullanan Süleyman Bey, kendini açıkça Roma’nın Sultanı olarak ilan eder (s.90). 1081’de Süleyman Bey’in Roma’nın Sultanı unvanını almasını takiben Aleksios Komnenos’da kendini (Bizans İmparatorluğu’nun resmi ve doğru adıyla) Romalıların İmparatoru ilan eder. Bu dönemde, Anadolu Selçuklularına Arapça “Selâcıka-ı Rûm”, Farsça “Selcûkıyân-ı Rûm” denildiğini çoktan unutulmuştur. Anadolu’da yaşayan ancak Yunanca konuşan insanlar kendilerini her zaman “Romalı” yani Rum olarak değerlendirdiklerini, yüz yıllardır kullanılan bu kelimenin Yunanistan ile herhangi bir alakası olmadığının ne zaman farkına varacağız, merak ederim.

“Yakındoğu’nun eski yerleşik Müslümanlarının yeni sakinler Türklere tepkisi bir açıdan Hıristiyanlarınkinden daha ikircikliydi. Araplarla İranlıların ruh hali dalkavukça, fiziksel güzellikleri ve askeri hünerlerine methiye düzmekten, hiçbir anlaşılır dil konuşmayan barbar, medeniyetsiz, azatlı diye kindar bir küçümsemeye kadar çeşitlilik gösteriyordu. Ne var ki Türkler Arapları da İranlılarıda kendilerine mahsus saydıkları üstünlük konusunda geçmişlerdi: İslami başarı. Gillies Tetley’in sözleriyle, ‘Klasik dünyanın Yunanları gibi kıvrak zekalı ve uyanık İranlılar, Türkleri barbar ve geri yerine koyup küçüksemişlerse de, Türkler, Romalılar gibi askeri güçlerinden ve hükmetme becerilerinden emindiler.’ Türklere yönelik böylesine ikirciklik Arap ve İran topraklarında hala varlığını sürdürmektedir” (s.97).

Gelibolulu Mustafa Ali Efendi zamanının dünyasında başlıca dört İslam devletinin bulunduğundan söz eder. Osmanlı Türkiye’si, Safevi İran’ı, Babürlü Hindistan’ı ve Özbek Orta Asya’sı. 1517’de Osmanlı topraklarına katılan Memluk Mısır’ının da bu nitelikte olduğunu göz önüne alırsak, çok büyük bir coğrafyadaki bu devletlere anadili Türkçe olan hanedanlar egemendir. Bunca yıllık egemenliğe ve kendilerine karşı din kardeşiyiz, aynı inancın ümmetiyiz diye yaklaşılmasına rağmen gerek Araplar gerekse İranlılar hiçbir zaman Türklere karşı aynı hisleri paylaşmamış olup, bundan böylede paylaşmayacakları açıktır. Bu nedenle Türkler ve Türkiye yüzyıllardır gösterdiği iyi niyete rağmen geçmişin getirdiği bu yükten kurtulamayan bu topluluklarla olan ilişkilerini bu gerçek ışığında farklı bir düzeye taşımak mecburiyetinde olduğunun artık farkına varmalıdır.

“Konstantinopolis Türkler tarafından doğudan değil, batıdan gelerek fethedilmiştir.” Osmanlılar, Ortadoğulu bir güce dönüşmeden çok evvel Avrupalı bir güç haline gelirler. AB ister kabul etsin ister etmesin, günümüzde de Avrupalı bir güç olarak varlığını sürdürmektedir. Osmanlılar Konstantinopolis’i başkentleri Avrupa’da (Edirne) olduğu dönem alırlar. Anadolu’nun büyük bir bölümü, Suriye, Mısır, Irak başkentin bir Avrupa şehri olan İstanbul başkent olduğu dönemde topraklarına katar. Yani çoğunluğun sandığının aksine doğulu değil, batılı bir güç olarak, doğuya sefer düzenler.

“Türkler eskiden doğulu bir halktı, Ne var ki Romalılar da doğudan (Troya) geldiklerini iddia ediyorlardı” (s.110).

Warwick Ball’un bu kitabı da diğer iki kitabı gibi bu coğrafyanın tarihine ışık tutacak bilgiler taşıyor. Ulusumuzun gelecek için doğru ve sağlam bir yol haritasına sahip olmasına yardımcı olacak bu kitapları, hemen hepimizin okuması ve üzerinde düşünmesi gerekiyor. Elbette her söylenene katılmamız mümkün değil, ama değerlendirmemiz ve sağlam verilerle yanlış gördüklerimizi düzeltmemiz gerekiyor. Bu coğrafyada yalnızca efsaneler, hikayeler ve hamasi söylemlerle varlığımız sürdürmeye devam etmek gelecek kuşaklar için güç olacaktır.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber