Geri Dön

Tarihinden edebiyatına... ALEVİLİK

11 Ocak 2008'de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın da katılacağı, Alevi dedeleri ve cemaatin önde gelenlerine verilecek Muharrem ayı orucu iftar daveti öncesi Milliyet Kitap olarak Alevilik konusuna eğildik. 1990'lardan bu yana sayıları gözle görülür biçimde artan Alevilikle ilgili kitaplar, 'tarihinden edebiyatına Alevilik' şeklinde özetleyebileceğimiz kapak konumuzun en önemli dayanaklarından biri oldu.

ALEVİLİĞİ YENİDEN KEŞFEDERKEN BAŞVURULAN OBJEKTİF KİTAPLAR EN BÜYÜK REHBER. Biz hemen, Milliyet Kitap'ın çıktığı ocak ayının ikinci çarşambası olan bugünü, yani Miladi 9 Ocak 2008'in hicri karşılığını söyleyelim: 1 Muharrem 1429. Yani Semavi dinler için özel bir öneme sahip Muharrem ayının ilk günü... Öyle ki Hz. Musa'nın kavmini Firavun'un zulmünden kurtarmasından Nuh'un gemisinin tufandan sonra yeniden karaya kavuşmasına, Hz. İbrahim'in doğumundan Hz. Yunus'un balığın karnından çıkmasına kadar pek çok olay bu ayın içinde gerçekleşmiş. Ancak Muharrem ayının en belirgin önemi, Kerbela olayından kaynaklanıyor. Hz.Muhammed'in torunu ve Hz. Ali'nin oğlu olan İmam Hüseyin'in katledilmesine işaret eden bu olay, bir anlamda Alevilik öğretisinin başlangıcı sayılıyor. Bugün hangi evlerde Saatli Maarif Takvimi kullanılıyor hâlâ? Kaçımız Miladi takvimin kenarında yer alan Hicri takvime göz atıyoruz? Müslümanlar dinen farz olan belli görevlerini bu takvime göre yerine getirmelerine rağmen kaç kişi bugünün hicri karşılığını söyleyebilir? Yüzyıllardır bu topraklarda süregelen Sünni - Alevi çatışması, 10 Muharrem 61'de gerçekleşen bu olaya dayanıyor. Son yıllarda bu çatışmanın uzlaşmacı bir rotada seyrettiğini görüyoruz. Bunda hiç şüphesiz AB'ye uyum yasalarının da etkisi var. Sözünü ettiğimiz uzlaşmacı tavır kapsamında, AKP hükümeti, 'yeni açılım' adı altında bir yaklaşım sürdü ortaya. Bunun bir sonucu olarak da Alevilerin Kerbela Olayı'nı anmak için oruç tuttuğu bu dönemde bir iftar yemeği düzenleme kararıyla zeytin dalı uzattı. Ancak bu davet, Alevi cemaati tarafından pek de sevinçle karşılanmadı. Marjinal gruplar bunu doğrudan 'devletin yüzyıllardır yürüttüğü Sünnileştirme politikasının son adımı' olarak değerlendirdi. Devlete daha yakın Alevi dernekleri ise bu kadar sert bir tavır takınmasalar da davete icabet etmeyeceklerini bildirdiler. Bu reddedişin nedeni, Alevi öğretisinin tarihçesine, Muharrem orucunun 'yas içerikli' ritüellerine dayanıyordu. Özetle, hükümetin daveti gibi 'ağırlama' niteliği taşıyan etkinliklere katılmak da Alevi inanışına uygun değildi. Bu şekilde ortaya çıktı ki, bu toprakların önemli bir gerçeği olan Alevilik hakkındaki bilgilerimiz hayli az. Oysa son yıllarda kitabevlerinin raflarında pek çok sayıda kitap yer aldı Alevilik ile ilgili. Sayıları azımsanmayacak kadar dergi de cabası. Hâl böyle olunca 11 Ocak'ta verilecek bu iftar daveti öncesi Milliyet Kitap olarak Alevilik konusuna eğilelim, 1990'lardan bu yana sayıları gözle görülür biçimde artan Alevilikle ilgili yayınlar üzerinden bir yandan eksik bilgilerimizi tamamlayalım, bir yanda da mevcut bilgileri tazeleyelim istedik. Konunun derinlerine indikçe Alevi kültüründe sözlü edebiyatın ne kadar önemli olduğunu görmek, bir kitap ekinin Alevilik ile ilgilenmesinin isabetini de gösterdi. MUHARREM ORUCU Önce yerimiz yettiği, dilimiz döndüğünce tarihçeyle başlayalım. Önemli tanımları, belli başlı kavramları ortaya koyalım. Konunun başlangıcı için Hz. Muhammed'in ölümünden sonra ortaya çıkan "Kim halife olacak?" sorusuna dönmemiz gerekiyor: Peygamberin amcasının oğlu ve aynı zamanda damadı olan Hz. Ali hem yakınlığından hem de vasıflarından ötürü belli çevrelerce tek aday olarak görülürken bu makama Hz. Ebubekir oturur. Daha sonraki halifelik seçimlerinde de benzer bir çekişme yaşanır ve sırasıyla Hz. Ömer ile Hz. Osman halife olurlar. Hz. Ali, her ne kadar etrafındakiler 'haksızlık' olarak değerlendirdikleri bu seçimlere tepkili olsalar da, kendisinden önceki halifelerle çatışmaya girmez. Ve sonunda hepimizin bildiği gibi 4. Halife olarak geçer tarihe.Ancak Emevi Devleti'ni kuran Muaviye sahneye çıkmıştır çoktan ve gözü İslam dünyasının hükümdarlığında, yani halifeliktedir. Bu nedenle de Hz. Ali'ye biat etmez, üstelik onu Hz. Osman'ın öldürülmesinden sorumlu tutup iç karışıklık yaratmaya çalışır. Hz. Ali'nin ordusu ile Muaviye'nin ordusunun karşı karşıya geldiği Sıffin Savaşı'nda Hz. Ali'nin ordusundan ayrılan bir grup, Hariciler adını alır. Hariciler, Muaviye ordusunun kazandığı bu savaştan 4 yıl sonra da Hz. Ali'yi öldürürler. HİLAFET SORUNU Onun ölümü üzerine, yerine ehlibeytten olan, yani Hz. Muhammed'in soyundan gelen Hz. Ali'nin büyük oğlu Hz. Hasan geçer. Şam ve Mısır dışında bütün Müslüman şehirler kabul eder Hz. Hasan'ın halifeliğini. Buralarda ise Muaviye ve oğlu Yezid hüküm sürmektedir. Hz. Hasan, Muaviye ile bir anlaşma yapmak ve hilefeti ona bırakmak zorunda kalır. Ancak bir şartı vardır: oğlu Yezid'i kendisinden sonra halife ilan etmemesi. Muaviye uymaz bu kurala ve Hz. Hasan'ı zehirletir. Muaviye'nin halifeliğinden sonra hilafet Yezid'e geçer. Yezid'in halifeliğine itiraz eden bir isim vardır: Hz. Ali'nin diğer oğlu Hz. Hüseyin. Kerbela Olayı'na giden süreç böylece başlar. YEZİD'İN HALİFELİĞİ Babasının ardından hilafeti devralan Yezid'in baskılarından bıktıklarını söyleyen Kufeliler, Hz. Hüseyin'i şehirlerine çağırırlar. Hz. Hüseyin çevresindekilerin uyarılarına rağmen bu çağrıya uyar ve beraberindeki 72 yandaşıyla birlikte Medine'den bugünkü Irak sınırlarında bulunan Kufe'ye doğru yola çıkar. Bunu haber alan Yezid duruma hakim olmaları için adamlarını yollar. İki grup, Bağdat'a 90 km uzaklıktaki Kerbela'da karşılaşırlar. Hz. Hüseyin karşısındaki orduya seslenip Peygamberin soyundan geldiğini hatırlatsa da sonuç alamaz. Önce suları biter Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin. Yezid'in ordusu, 25 km uzaklıktaki Fırat Nehri'ne gitmelerine engel olur. Hz. Hüseyin'in ordusu susuzluktan perişan durumda savaşmaya başlar. 71 kişi kılıçtan geçirilir Emeviler tarafından, sıra Hz. Hüseyin'e gelir. 10 Muharrem 61 günü şehit düşer Hz. Hüseyin. Emeviler için zafer sayılan bu olay, Alevilerin bitmeyen yasını başlatmış olur.Bu tarihten sonra Hz. Ali taraftarları Kerbela'da şehit düşenleri anmak, çektikleri acıları hissedebilmek amacıyla Muharrem ayının ilk 10 günü boyunca oruç tutarlar. 10. günde aşurenin pişmesiyle sonlanır bu oruç. Dolayısıyla bir yas dönemidir Muharrem ayı onlar için. Orucun yanı sıra mümkün olduğunca az su içmeleri ve eğlenceden kaçınmaları da Kerbela'nın etkisindendir. Bütün bu bilgiler ekseninde değerlendirdiğimizde, Alevi derneklerinin 11 Ocak'taki iftara katılmak istememelerinin nedeni de böylelikle aydınlanmış oluyor. BİTMEYEN YAS Yeniden Aleviliğin tarihine dönersek... Kerbela olayından sağ kurtulan tek kişi, Hz. Hüseyin'in oğlu Zeynel Abidin sayesinde Peygamber soyu devam eder.Aleviler bu soyun ilk temsilcilerini 12 İmam olarak anıyorlar. Hz. Ali ile başlayan, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve oğlu Zeynel Abidin ile devam eden bu soyun diğer üyeleri ise Muhammmed elBâkir bin Ali, Cafer esSadık bin Muhammed, Musa elKazım bin Cafer, Ali erRıza bin Musa, Muhammed elCevad etTakıy bin Ali, Ali elHâdi bin Muhammed, Hasan el Askeri Ali bin Muhammed Cevad ve Muhammed elMehdi bin ElHasan. Tarihçi - yazar Erdoğan Aydın, "Kimlik Mücadelesinde Alevilik" adlı kitabında Ali, Hüseyin ve Cafer dışında imamların ehlibeytten gelmiş olmanın ötesinde hiçbir tarihsel şahsiyet oluşturamadıklarını söylüyor. ANADOLU ALEVİLİĞİ Hüseyin, inancını savunmakta taşıdığı ölümüne kararlılıkla ezilenlerin sembolü olur, Cafer ise Hüseyin'den farklı olarak ideolojik bir önder sıfatı alır Aydın'a göre. Tıpkı Alevilik gibi kaynağını Hz. Ali ve 12 İmam'dan alan, ancak yapısal olarak tamamen farklı gelişen Şiilik, Cafer'in ideolojik önderliğinde ortaya çıkmıştır. Kerbela Olayı'ndan sonra 4. İmam Zeynel Abidin, ehli beytin diğer üyelerini ve aralarında Hz. Ali'nin çift başlı kılıcı Zülfikâr'ın da bulunduğu kutsal emanetleri yanına alarak Medine'ye döner. 744 yılında sona eren Emevi saltanatı süresince Hz. Ali ve taraftarlarına karşı takınılan tavır devam eder. Emevilerin ardından hilafeti devralan Abbasi devleti, önceleri ılımlı görünse de kısa sürede benzer baskılar uygulamaya başlar. Bunun üzerine 8. İmam Ali Rıza, aileyi toplayıp Horasan'a göç etme kararı alır. 9. Yüzyıla denk gelen bu göçten 400 yıl sonra yeniden vatan değiştirmek zorunda kalır ehlibeyt. Bu kez Moğol istilası neden olur bu değişikliğe ve Horasan erenleri olarak anılan grup, Anadolu'yu seçer yeni vatanları olarak. Bu erenlerin arasında yer alan Hacı Bektaş Veli, Anadolu Aleviliğini hayata geçirecektir. KUTSAL KILIÇ ZÜLFİKÂR Bu noktada durup Alevilik tanımını açalım. Türkolog Prof. Fuat Bozkurt, "Toplumsal boyutlarıyla Alevilik" adlı kitabında 'Ali'yi tutan', 'Ali'nin yolunda giden', 'Ali'ye bağlanan' olarak tanımlıyor bu sözcüğü. Daha sonra bir inanç akımı niteliği kazanan Aleviliğin, bugün inançtan çok bir yaşama biçimi olduğunu da ekliyor. Tıpkı sünnet sözcüğü gibi 'Peygamberin uygulamaları' anlamına gelen 'sunna'dan türeyen Sünnilikten farkını ise şöyle açıklıyor: "Aleviler, İslamlığın gerçek biçiminin Alevilik olduğunu, Muhammet'ten sonra gelen ilk üç halife döneminde İslamlığın gerçek yapısının bozulduğunu ileri sürerler. Hele Emeviler döneminde İslamlığın tümüyle yıkıldığını savunurlar." Alevilik konusunda çok önemli araştırmalara imza atmış olan tarihçi Irene Melikoff, "Kızılbaş Sorunu" adlı kitabında Alevi adının Aleviliğin ortaya çıkışından çok sonra kullanılmaya başladığını söylüyor, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Alevilere verilen adın Kızılbaş olduğunu belirtiyor. Bu ad, Safevi askerlerinin taktıkları kızıl başlıktan geliyor. Safevilerle Alevilerin bağlantısı ise şöyle açıklanıyor:Şah İsmail'in kurduğu Safevi devleti, Osmanlılar'a karşı savaş açtığında Aleviler onların yanında yer alır ve Safevilerin kızıl başlıklarını takarlar. Çaldıran Savaşı'nda Safeviler'i yenen Yavuz Sultan Selim bu ihaneti unutmaz ve Kızılbaşlar adını taktığı bu gruba karşı savaş açar. Pek çok Alevinin kellesi vurulur bu dönemde ve bugünlere kadar taşınan devlet - Alevi çatışması başlar Anadolu topraklarında. KIZILBAŞLIĞIN?KÖKENİ Fuat Bozkurt da, Kızılbaşlığın Safevi hükümdarı Şah İsmail tarafından kurulan Erdebil Tekkesi'ne dayandığını, Aleviliğin Baba İlyas ve Hacı Bektaş kökenli olduğunu, ancak 16. yüzyılda bu Alevilik sözcüğünün kullanımda olmadığını belirtiyor. Ve üçüncü kol olan Bektaşilikten söz ediyor.Tıpkı Anadolu Aleviliği gibi kaynağını Hacı Bektaş Veli'ye dayandıran bu öğretinin farkı; örgütlü, yerleşik ve Osmanlı'dan yana olması. Hacı Bektaş Veli'nin yolundan giden ve Osmanlılarla ilişkide bulunan bazı dervişler, Hıristiyan çocuklar arasından devşirilen askerlerden oluşan Yeniçeri Ocağı'na bağlanırlar. Amaç, hem bu dervişleri devlete bağlamak hem de fethedilen ülkelerde yaşayanlara Osmanlı propagandası yapmaktır. Böylece Bektaşilik Balkanlar'da yayılır, Osmanlı Devleti'nin tarih sayfalarından çıkmasından sonra bile etkinliğini sürdürür. Bektaşilik ile Alevilik arasındaki en temel fark ise şudur: İsteyen herkes Bektaşi olabilir ama Alevi olarak doğmamış hiç kimse sonradan Alevi olamaz. Tarihçi Irene Melikoff, "Alevi Kimliği" adlı kitapta yayımlanan makalesinde II. Mahmut'un Yeniçeri Ocağı'nı kaldırmasıyla birlikte Anadolu'da etkinliğini yitiren Bektaşiliğin yerleşik dini kurallara uymayı reddettiğini, 20. yüzyıla gelindiğinde ise ilerici fikirleriyle öne çıktıklarını, bunun sonucunda da pek çoğunun Mason olduğunu, Jön Türklere katıldıklarını, cumhuriyet kurulduğunda ise Atatürk ile laik düzenin en büyük destekçisi olduklarını söylüyor. BEKTAŞİLİK VE ALEVİLİK Aynı kitapta "Antropoloji ve Etnisite: Yeni Alevi Hareketinde Etnografyanın Yeri" adlı makalesi bulunan sosyal antropolog David Shankland'ın satırları da bu görüşü destekliyor: "Cumhuriyet yönetiminin kazandığı zaferlerden birisi de, Osmanlı İmparatorluğu tarihinin en kanlı sayfaları arasında yer alan AleviSünni çatışmasının büyük oranda azaltılması olmuştur."Her ne kadar 1925'te yürülüğe giren Tekke ve Zaviyeler Kanunu, Alevi inanç sistemine sert darbeler vurmuş olsa da, Aleviler Kemalist cumhuriyeti kendilerine bir güvence olarak görmekten vazgeçmediler.Ancak yaşadıkları tek hayal kırıklığı bu kanunla bütün tekkelerin kapatılması değildir. 1938'de yaşanan Dersim olayı, Alevilerin uğradıkları haksızlıklara eklenen bir sayfa olur. Şeyh Sait isyanı sırasında Atatürk'ün yanında yer alan Alevi aşiret ağaları, daha sonra karşılaştıkları baskı ve üzerlerine yollanan askerler nedeniyle şaşkına dönerler. Pek çoğu Atatürk'ü masum görür bu olayda ve Fevzi Çakmak gibi isimleri suçlarlar. İlhan Cem Erseven kitabında Kemal Bilbaşar'ın "Memo", Mustafa Yeşilova'nın "Kopo", Ali Arsan'ın "Serçe" ve Haydar Işık'ın "Dersimli Memik Ağa" adlı romanlarında Alevilerin Atatürk'e bakışlarının geniş biçimde ele alındığını belirtiyor. ALEVİLER VE ATATÜRK Alevilerin destekledikleri ve bir kurtuluş olarak algıladıkları cumhuriyetin ilk yıllarında kaleme alınan yazılar ise genellikle Aleviliği İslamiyet öncesi Türklüğe özgü bir inanç olarak görmek eğilimindedir. 1920'lerde Fuad Köprülü ve Baha Said, 1950'lerde Abdülbaki Gölpınarlı Alevi öğretisi üzerine önemli çalışmalar yapar. 1950'lerde Demokrat Parti'nin ülkede yarattığı görece özgürlük rüzgarından faydalanan yazarlar sayesinde Alevilikle ilgili yayınlar epeyce hareketlilik kazanır. Özellikle İstanbul'daki Maarif Kütüphanesi ve Ankara'daki Emek Basımevi birçok popüler kitap yayımlar. Aynı dönemde büyük bölümü kırsal alanda yaşayan Alevi cemaati, siyaset üzerinde etkili olabileceğini de fark eder.1960'lara gelindiğinde Alevi cemaati sol akımların rüzgarına kapılır, dini kimliklerini bir yana bırakıp sosyalizme yönelirler. 1970'lerde köyden kente yaşanan yoğun göçle birlikte eğitim görmüş Alevilerin sayısında da artış olur. 1980'lere gelindiğinde ise sosyalizmin eski önemini kaybetmesiyle birlikte Alevi cemaati kimliklerini sorgulama dönemine girer. Zaman, Aleviliği yeniden keşfetme zamanıdır.Kimliklerini keşfetmek, geçmişi gözden geçirmek ve yeniden bir 'cemaat' olmak arzusundaki Alevilerin bu talepleri, 1990'ların başında Alevi dernekleri ile Alevilikle ilgili kitaplarda ve süreli yayınlarda bir patlamaya neden olur.Kendilerini tanımak isteyenlerin dışında Sünnilere tanıtmayı amaçlayanlar da bu yayınların arasında yerini alır. Yine '90 sonrası Alevilik konusuna yoğunlaşan Alev, Der, Horasan, Pencere, Can gibi yayınevlerinin yanı sıra, belli bir dini ve etnik kökenle ilişkilendirilmeyen pek çok büyük yayınevi de bu konuda yapılmış araştırma ve incelemeleri okurla buluşturur. KİTAP PATLAMASI Yalnızca kitaplarla da sınırlı kalmaz bu patlama. Alevi ve Bektaşi derneklerinin hazırladığı dergilerin sayısında da gözle görülür bir artış çıkar ortaya. Bunların belli başlıları şöyle sıralanabilir: Pir Sultan Abdal Kültür ve Sanat Derneği'nin 1992'den beri 2 ayda bir yayımlanan ve dernekle aynı adı taşıyan dergisi. İlk kez 1960'larda yayın hayatına giren, 1991'de yeniden yayımlanmaya başlayan, yayın yönetmenliğini Abidin Özgünay'ın yaptığı Cem. 1990'da marjinal bir yaklaşımla ve Kavga adıyla piyasaya çıkan, 1992'de üslubunu yumuşatıp adını değiştiren Kervan. Karacaahmet Sultan Derneği'nin aylık yayını Gönüllerin Sesi. 1996'dan beri 2 ayda bir yayımlanan Pir. 1994'ten beri yayın hayatında olan Çağdaş / Yeni Zülfikar. Semah Vakfı ve Hacı Bektaş Veli dernekleri tarafından çıkarılan Nefes. Aşure. ALEVİ DERGİLERİ '90'larla birlikte art arda kurulan Alevi dernekleri hızla yayılır. AKP Milletvekili Reha Çamuroğlu, "Değişen Koşullarda Alevilik" adlı kitabında bunun ardındaki en önemli itici gücün Alevilerin İslamcılığın yükselişine karşı duydukları savunma içgüdüsünde yattığını belirtiyor. Sayıları oldukça fazla olan bu oluşumları Aleviliğe yaklaşımları açısından üç başlık altında toplamak mümkün:lKemalist ideolojiyi takip eden ve eski Bektaşilerin manevi çocukları sayılabilecek "Hacı Bektaş Dernekleri" Diğer oluşumlara oranla devlete yakın olan "Cem Dernekleri" Eski zaman Kızılbaşlarının yoluna sadık kalan, Pir Sultan Abdal'ın izinden giden "Pir Sultan Dernekleri" ÜÇ FARKLI YAKLAŞIM Bugüne gelindiğinde ise Alevilerin devletten taleplerini yinelediklerini görüyoruz. Avrupa Birliği raporlarına göre bugün Türkiye'de yaşayan Alevilerin sayısı 15 - 20 milyon. Talepleri ise inanç önderlerinin devlet memurluğuna bağlanmaları, cem evlerinin ibadethane olarak tanımlanması ve okularda verilen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin ya kaldırılması ya da bu derslerde Aleviliğe kayda değer bir düzeyde yer verilmesi yönünde. AB'nin Alevilik sorunu üzerine hazırladığı raporlarda Türkiye'nin notu pek parlak görünmüyor son yıllarda. AKP hükümeti bu notu düzeltmek amacıyla bazı girişimlerde bulundu. Bunların arasında parlamentoya Alevi kökenli milletvekillerini sokmak, lise ders kitaplarına Alevilik ile ilgili bölümler koydurmak ve yazının başında sözünü ettiğimiz iftar daveti bulunuyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın "Alevilik Ali'yi sevmekse ben de Alevi'yim" sözlerinin ise konunun çözümüne pek yararı olduğu söylenemez. DEVLETTEN TALEPLER Milyonlarca kilometrekarelik bir alana yayılan bir imparatorluğun yüzlerce yıl hüküm sürdüğü topraklarda yaşıyoruz. Farklı etnik ve dini kökenden milyonlarca insan; Sünni, Alevi, Hıristiyan, Yahudi, Ermeni, Rum, Kürt, Boşnak, Laz, Arnavut ve daha niceleri. Birlikte barış içinde yaşamak, karşındakini anlamaktan geçiyor. Anlamak için de tanımak lazım. Bu süreç 'doğru bilgilerle' tamamlandığında seviyor insanlar birbirlerini. Geçmişini, yaralarını, zaaflarını en az zaferleri ve hataları kadar bildiğine elini uzatabiliyor güvenle. Madem ki hepimiz 'buralıyız', önce bilmekle, öğrenmekle, karşımızdakinin hikayesini dinlemekle başlayalım. Bu hikayelerin, objektif kalemlerden çıkma edebi ve edebiyat dışı kitaplarda yer alan örnekleri hiç kuşkusuz en büyük rehberimiz olacak. n BİRLİKTE YAŞAMAK Hacı Bektaş Veli, Osmanlı İmparatorluğu'nda 14. yüzyıldan itibaren büyük etkinliği olan Bektaşi tarikatının piri. Onun söylencelere dayalı yaşamı, zaman zaman insanüstü özellikler vakfedilerek de olsa "Vilâyet-nâme-i Hacı Bektaş-ı Veli"de aktarılıyor. 13. yüzyılda yaşayan Hacı Bektaş'ın görüşleri; bugün hâlâ Anadolu'nun yanı sıra Balkanlar, Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan, Bosna, Kosova ve Makedonya'da hüküm sürüyor.En önemli eseri, Arapça yazdığı "Makâlât"tır. Kitap; "Şeriat", "Tarikat", "Marifet" ve "Hakikat" adlı dört kapıdan ve her kapıya ait 10 makamdan söz eder. Sekiz ayrı bölümden oluşan "Makâlât"ın, birinci bölümünde "Anâsır-ı Erbaa", dört elementten, yani hava, su, toprak ve ateşten yola çıkarak dört çeşit Müslüman imajı sayar: Âbidler, Zâhidler, Marifet Ehli ve Muhibler.Hacı Bektaş Veli'ye ait olduğu söylenen, ama nüshaları bulunmayan eserler ise şunlar: "Hadis-i Erba'in Şerhi", "Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye", "Hunda-nâme" ve "Üssü'l-Hakika" .Ahmet Yesevi dergahında yetişen Hacı Bektaş Veli'nin Alevi-Bektaşi öğretisinin temelini oluşturan felsefesi, insan-tanrı-doğa sevgisine dayanan hümanist bir görüş üzerine kurulu. Onun anlayışında dinin kaynağı tanrı korkusuna değil, tanrı sevgisine dayanır. Bugün hâlâ geçerliliğini koruyan düşüncelerini, şiirleri ve deyişlerinde görmek mümkün. Hacı Bektaş Veli'nin sözlerinden bir seçki derledik. Ara, bul. İncinsen de, incitme. Murada ermek sabır iledir. Doğruluk dostluk kapısıdır. Eline, beline, diline sahip ol. Her ne ararsan ara, kendinde ara. Arifler hem arıdır hem arıtıcı. Bir olalım, iri olalım, diri olalım. Marifet ehlinin ilk makamı edeptir. Nefsine ağır geleni kimseye tatbik etme. İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu. "HER NE ARARSAN ARA, KENDİNDE ARA" Alevilikte sözlü edebiyatın yeri büyük. İbadetlerinde, cem ayinlerinde öğretilerinin önderleri saydıkları ozanların şiirlerini okuyan Aleviler için yedi ozanın yeri ayrı. Deyişleri, Aleviler için adeta kanun sayılan bu yedi ozan Yedi Ulular olarak anılıyor. Şiirleri ve deyişleri günümüzde de popüler olan bu ozanlar Seyyid Nesimi, Şah Hatayi, Fuzuli, Yemini, Virani, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet.Tasavvufi görüşü benimseyen ve Hallacı Mansur'un izinden giden Nesimi'nin eserleri Türkçe ve Farsça divanlar. Safevi hükümdarı Şah İsmail'in mahlası olan Hatayi, Alevi cemlerinde nefesleri en sık tekrarlanan ozanlardan biri. Şiirlerini hem Türkçe hem Arapça hem de Farsça söyleyen Fuzuli, Divan edebiyatımızın en önemli isimlerinden biri. Kerbela Olayı'nı anlatan "Hadikatü Süeda" (Mutluların Bahçesi) en önemli eserlerinden. Yedi Ulular'dan Yemini'nin Hz. Ali'nin mitolojik yaşamını konu edinen "Faziletname" adlı kitabı 7 bin 300 beyitten oluşur ve Alevilerin temel kitaplarından biridir.Bir Bektaşi ozanı olan Virani'nin 300'e yakın aruz vezniyle söylediği şiiri olduğu söyleniyor. Asıl adı Haydar olan Pir Sultan Abdal, Fuzuli'den sonra adı en çok anılan Yedi Ulular üyesi. şiirlerindek uyak, ölçü, biçim ve dil açısından halk edebiyatının dışına çıkmadı. Hiç aruz vezni kullanmayan Pir Sultan'ın şiirleri genellikle dörtlük formunda.Kul Himmet'in Hz.Ali, 12 İmamlar ve Hacı Bektaş Veli'yi anlattığı nefesleri, her Alevi ceminin vazgeçilmez nefesleri arasındadır. İyi bir tekke ve tarikat eğitimi gören Kul Himmet, Pir Sultan Abdal'ın da mürididir. YEDİ ULULAR VE SÖZLÜ EDEBİYAT Gel gel yanalımAteş-i aşka!Şule verelimAteş-i aşka!Evvel aldandımPek kolay sandımDüşünce yandımAteş-i aşka!Ey padişâhım!Affet günâhım,Yanmaktır kârımAteş-i aşka!Aman erenler,Vârın erenler,Yandım erenlerAteş-i aşka!Vârın erenler,Dost'a gidenler,Yandım erenlerAteş-i aşka!Vârım yitirdim,Dost'a götürdüm,Geçtim oturdumAteş-i aşka!Aşk ehli ölmez,Yerde çürümez,Yanmayan bilmezAteş-i aşka!Mansûr u Hallâç,Dâr üzre mi'râç,Sen de gözün açAteş-i aşka!Seyyid Nesimi,Terk etti resmiYandırdı cismiAteş-i aşka! ATEŞ-İ AŞKA Yürü bire yalan dünyaYalan dünya değil misinHasan ile Hüseyin'iAlan dünya değil misinAli bindi Düldül ataCan dayanmaz bu firkataBoz Kurt ile kıyameteKalan dünya değil misinTanrı'nın Aslan'ın alanDüldül'ü dağlara salanYedi kere ıssız kalanKalan dünya değil misinBak şu kışa, bak şu güzeCiğer kebab oldu közeMuhammed'i bir top bezeSaran dünya değil misinPir Sultan'ım ne yatarsınKurmuş çarkını dönersinNe konarsın ne göçersinKalan dünya değil misin YALAN DÜNYA Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı Kamu bimârına cânân deva-yı derd eder ihsan Niçün kılmaz bana derman beni bimar sanmaz mı hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım Uyadır halkı efgânım gara bahtım uyanmaz mı Gûl-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su Habibim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı Gâmım pinhan tutardım ben dediler yâre kıl rûşen Desem ol bi-vefâ bilmen inanır mı inanmaz mı Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil Bana ta'n eyleyen gâfil seni görgeç utanmaz mı Fuzûli rind-i şeydâdır hemişe halka rüsvâdır Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı BENİ CANDAN USANDIRDI "Güllüceli Kazım" / Yusuf Ziya Bahadınlı "Yelatan" / Ümit Kaftancıoğlu "Kardeşlerin Kini" / Lütfi Kaleli "Ali Ali" / Hasan Kıyafet "Savaşlı Yıllar: Son Görgü Cemi" / İsmail Kaygusuz "Çıkrıklar Durunca" / Sadri Ertem "Rahmet Yolları Kesti"/ Kemal Tahir "Kaplumbağalar" / Fakir Baykurt "Cemo", "Memo" / Kemal Bilbaşar "Nur Baba" / Yakup Kadri "Mermer Köşkün Sahibi" / R. Cevat Ulunay "Binboğalar Efsanesi" / Yaşar Kemal "Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek" / Yılmaz Güney "Berci Kristin Çöp Masalları" / Latife Tekin "Güven" / Vedat Türkali "Köprü" / Ayşe Kulin İÇİNDEN ALEVİLİK GEÇEN ROMANLAR SEÇKİSİ "Harem" / Ömer Seyfettin "Bir Ses Böler Geceyi" / Ahmet Ümit "Hasan Boğuldu" / Sabahattin Ali "Hakullah", "Çarpana", "Dönemeç", "İstanbul Allak Bullak" / Ümit Kaftancıoğlu "Kıran Resimleri" / İnci Aral "Son Yörük" / Osman Şahin ÖYKÜLER