12.07.2026 - 02:00 | Son Güncellenme:
Seyhan Akıncı - Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray’ın bugün modern statlarında yarattıkları atmosfer sadece İstanbulluları değil dünyada birçok futbolseveri etkiliyor. İstanbul’un görkemli statlarında oynanan finaller unutulmazlar arasına girerken 2005’te Atatürk Olimpiyat Stadı’nda Milan ile Liverpool arasında oynanan Şampiyonlar Ligi finali “Miracle of İstanbul” adıyla belgesel oldu. Şehir son 21 yılda 5 Avrupa finaline ev sahipliği yaparken, 19 Mayıs Stadyumu’nun yetişmemesi hâlinde gelecek yıl UEFA Konferans Ligi Finali Beşiktaş Park’ta oynanacak. Tüm bunlar İstanbul’u global futbolun gözde şehirlerinden biri yapıyor. İstanbul gibi birçok şehir futbolla yatıp kalkıyor. Joel Rookwood ve Daniel Fieldsend’in kaleme aldıkları “This is Our Game: Inside the World’s Greatest Football Cities” tam da bunu anlatıyor. Barselona’dan Buenos Aires’e 22 şehrin futbolla olan ilişkisine, taraftar kültürüne odaklanan çalışmada kitabın İstanbul bölümünü gazeteci ve yazar Mehmet Şenol kaleme aldı. ABD, Kanada ve Meksika ev sahipliğinde düzenlenen 2026 Dünya Kupası’nda finale doğru giderken transfer sezonuyla yavaş yavaş yerel rekabetlerin coşkusu taraftarları sarmaya başladı. Daha fazla top dolaştırmıyor ve pası Mehmet Şenol’a atıyorum.

■ ”This is Our Game” kitabında “İstanbullu olmak” duygusunun oluşmasında futbolun büyük payı olduğunu yazıyorsunuz. Bugün hâlâ futbol, farklı sınıflardan ve semtlerden insanları ortak bir kimlik altında buluşturabiliyor mu?
1950’lerde yaşanan köyden kente göç dalgasında İstanbul’un yeni sakinlerinin şehirle kurdukları ilişkilerde aidiyet duygusunun en rahat, en çabuk ve en doğal şekilde hissedebilecekleri alan futboldu. 1947’de açılan İnönü Stadı’nın 1950-1980’li yıllar arasında futbol adına kaldırdığı yük inanılmazdı. Öncesinde 10 binler civarında olan seyirci yükü giderek arttı. Dolmabahçe Stadı, aslında başlangıçta bir semt stadı olarak tasarlanmış olmasına rağmen patlayan ilgiyi karşılayabilmek için bazı maçlarda kapasitesin 60 bine kadar çıkarılmasına sebep oldu. Bu stadı İstanbul üç büyük kulübünün, Galatasaray’ın, Fenerbahçe’nin ve Beşiktaş’ın ortaklaşa kullanmaları, rekabetin yanı sıra diğer yandan taraftarların ortak bir taraftar kimliğine sahip olmasında da büyük etkiye sahipti. ‘Ortak Stad’ın oluşturduğu ortak kültür, kulüplerinden yapısal farklılıklarıyla çeşitlense de sonuçta büyük bir zenginlik oluşturuyordu. Nitekim özellikle 1950’lerde başlayan ve ‘60’larda zirveye ulaşan futbol patlaması, yıldız futbolcuların ortaya çıkmasına, dönemin medyasının futbola geniş yer ayırmaya başlamalarına, taraftar sayısında da müthiş patlamaya yol açtı. Futbol bu süreçte İstanbul’un, İstanbulluların ortak değerlerinden biri oldu.

■ İstanbul’da maç günü ritüelleri sizce şehrin kültürel mirasının bir parçası olarak görülmeli mi?
Kesinlikle. İstanbul’da her maç günü hâlâ yaşatılan ritüelleri olan, insanları belki de maç kadar çeken bir zenginlik. Bunu her maç günü sabah saatlerinden itibaren Beyoğlu’na, Seyrantepe’ye, Beşiktaş’a, Kadıköy’e gittiğinizde yaşayabilirsiniz. İstanbul’daki kulüp rekabetinin bütün dünyayı etkileyen bir yönü var. Tabi şunu da söylemek lazım; bugünün ekonomik zorluklarında eskisi gibi taraftarın ‘maç günü’ rutinlerini yapmaları mümkün değil. Bu yüzden statların otoparkları, civarındaki parklar yeni buluşma mekânları hâline geldi. Daha ucuz, hatta eğlenceli. Paradoksal bir şekilde futbol taraftarları endüstriyelleşmenin getirdiği o bıktırıcı tüketim kültürüne inat hâlâ kendi yolunu arıyor ve tıpkı şehrin eski günlerindeki gibi tribün kültürünü sokaklarda, parklarda, otoparklarda yaşatıyor!
■ ”This is Our Game” kitabında İstanbul’la birlikte 22 şehir yer alıyor. İstanbul dışında bu şehirler arasında sizin futbolla bağı açısından en sevdiğiniz şehir hangisi?
Sanırım iki şehirde de maç seyretme şansına sahip olduğum için Roma ve Liverpool. Ama doğrusu İskoçya Glasgow’da bir Celtic-Rangers maçını, Arjantin’de Buenos Aires’te bir River Plate - Boca Juniors maçını da seyretmek isterdim.
“80’lerin rengârenk tribünlerine yer yok artık”
■ Sosyal medyanın yükselişiyle birlikte taraftarlık da değişti. Sizce bugünün taraftarları mı daha tutkulu, yoksa 1980’lerin ve 1990’ların taraftarları mı?
Bu soruyu iki türlü de yanıtlayabilirim. Bugünün taraftarlarının futbola ilişkin bilgi düzeyi azımsanamayacak kadar çoğaldı. Sosyal medyanın etkisiyle o kadar çok yeni ‘futbol otoritesi’ oluştu ki sahadaki futbolun oynanma tarzına, taktiklere, teknik konulara ilişkin her gün sosyal medya kanallarında yüzlerce taraftar bol bol konuşuyor, futbolcuları, hocaları değerlendiriyor. Bu anlamda taraftarlık evet değişti ama doğru yönde mi yaşanıyor bu değişim emin değilim. Sahada oynanan futbolun heyecanına, coşkusuna, üzüntüsüne, öfkesine yani futbolu milyonlara esas sevdiren şey olan, içindeki o duyguya, heyecana bu kadar ‘profesyonelce’ bakmak, futbolun özünü kaybettiriyor artık. Bunu bugünün statlarının görüntüsüne bakarak da anlayabilirsiniz aslında... ‘80’lerin rengârenk tribünlerine yer yok artık. Taraftar pankartları bile tek tip ve bir kere yapılıp aylarca tribünde sabit kalıyor. Her yerde ekranlar, onların içinde sürekli dönen, birbirini takip eden reklamlar, sahanın üzerinde ipe bağlı bir şekilde dönen drone kameralar, asılı devasa ses sistemleri… Heyecan elbette o büyülü 90 dakika boyunca yine var ama öncesiyle sonrasıyla futbol artık endüstriyel bir eğlence; şehir halkının kolaylıkla ulaşabildiği ortak tutkusu olmaktan çıkalı çok oldu.
“Dünyada giderek daha çok fark ediliyor”
■ 2032 Avrupa Şampiyonası yaklaşırken İstanbul’un dünya futbolundaki konumunu nasıl görüyorsunuz?
İstanbul dünyanın birçok şehrinin çok ötesine geçerek kendi futbol kültürünü oluşturabilmiş, yine kendine özgü ritüelleriyle, yarattıkları ve devam ettirdikleri, rekabetleriyle dünyada giderek kadar çok fark edilen bir şehir. Zaten dünyanın futbol şehirlerini anlatan birçok yayında İstanbul’a muhakkak yer verilmesinin sebebi de bu. Bunda İstanbul takımlarının, yerel rekabetin ötesine geçip uluslararası platformlarda, Avrupa kupalarında başarılarının rolü büyük. Bu turnuva maçları için İstanbul’a gelen Avrupa takımlarının taraftarları, Avrupa medyasının mensupları, İstanbul stadlarında gördükleri atmosferin etkisinde kalıyorlar ve döndüklerinde anlattıklarıyla, yazdıklarıyla o ‘atmosferin’ futbolla ilgilenmeyenlerin bile ilgisini çekmesine, merak etmesine sebep oluyorlar. 2032 Avrupa Şampiyonası’nın, bu anlamda İstanbul’un bir futbol şehri olarak ününü zirveye taşıyacağından eminim.

Norveç küreklere yüklendi
Norveç’in taraftarları kürek çekme hareketleriyle çok konuşuluyor. Norveçli taraftarların çıkardığı “Ro!” sesi “Viking Küreği” (Viking Row) olarak adlandırılan kürek çekme tezahüratının ana sloganı. Norveç dilinde “Ro!” kelimesi “Çek!” (kürek çekmek anlamında) anlamına geliyor. Binlerce taraftar sanki bir Viking gemisindeymiş gibi ileri-geri sallanarak kürek çekme hareketi yapıyor. Her kürek çekme hamlesinde hep bir ağızdan yüksek sesle “Ro!” (Çek!) diye bağırıyorlar. Bakalım bu akşam kürekleri yarı finale çekebilecekler mi?

Antik Mısır’dan ABD’ye
Mısır’ın Arjantin karşısında 2-0’dan verdiği tur uzun süre hafızalardan silinmeyecek. Maçtaki hakem kararları tartışmaya yol açsa da Mısır’ın oynadığı futbol 2026 Dünya Kupası’nda tartışmaya yer bırakmayacak şekilde iz bıraktı. Diğer yandan “Firavunlar” olarak anılan Mısır’ın tribünlerinde taraftarların başlarındaki Antik Mısır Dönemi’ne ait ikonik şapkalar oyun kadar ilgi çekti. ‘Nemes’ adlı başlıklar egemenliğin, gücün ve tanrısal bağın sembolü kabul ediliyor.

Japonların temizlik felsefesi
Her ne kadar son 32’de Brezilya’ya elenerek turnuvaya veda etseler de Japonya da tribünleriyle akılda kalan ülkelerden biriydi. Japon taraftarların maç sonrasında stadyumu temizlemesi, bir galibiyet sevinci veya geçici bir heves değil. Bu Şintoizm inancına ve atarimae (hayatın doğal düzeni) felsefesine dayanan köklü bir kültürel alışkanlık. 2026 FIFA Dünya Kupası’nda da Japonya’nın taraftarları, her maçın ardından tribünleri pırıl pırıl bırakarak turnuvanın en çok saygı gören taraftar gruplarından biri oldu.
