Geri Dön

“Abluka artık zihnimizde”

“Abluka” filminde rol alan Berkay Ateş “Gezi direnişinden sonra ‘Başımıza bir şey mi gelecek?’ diye korkuyorduk. Şimdi ‘Bomba mı patlayacak?’ paranoyası yaşıyoruz. Artık zihnimizde abluka var” diyor

“Abluka artık zihnimizde”

Emin Alper’in Venedik Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü’yle dönen filmi “Abluka” bu cuma vizyona girdi. Adana Altın Koza Film Festivali’nde de en iyi film seçilen “Abluka” genç oyuncusu Berkay Ateş’e de Umut Vaat Eden Genç Oyuncu ödülü kazandırmıştı. Ateş’le buluşup filmi, filmin politik zeminini ve D22’nin kurucularından biri olduğu için özel tiyatroları konuştuk.

-İlk sinema filminizle ödüller aldınız. Senaryoyu okuduğunuz zaman bu başarıyı yakalayacağını tahmin etmiş miydiniz?

Senaryo geldiğinde çok etkilenmiştim. Filmin başarılı olacağını hissediyordum. Venedik gibi büyük bir yarışmadan ödül olmak da taçlandırdı.

“İntiharın eşiğinde onlarca genç olduğunu düşünüyorum”

-Tiyatrodan sonra bir sinema filminde rol almak zorlayıcı mıydı?

Bence zorlukları var. Çünkü tiyatroda özellikle ön hazırlıkta hata yapabilme lüksünüz daha fazla. Tiyatroda karakteri yaratırken çok fazla düşünebiliyorsunuz; daha çok zaman ayrılıyor. “Abluka” için de iyi bir hazırlık süreci, prova geçirdik. Fakat sete girdiğimiz zaman bir hafta boyunca ben kendimi abluka altında hissettim. Orada çalışan 40 insan var. Zamanla yarışıyorsunuz... Tabii ki bu deneyimle aşılacaktır. Fakat şunu da söylemem lazım: Çok da keyifliydi...

“Abluka artık zihnimizde”



Ateş, köpeklerin üzerine koştuğu sahnede korkuya kapıldığını söylüyor.

-İlk kez Venedik’te mi izlediniz? Nasıl tepkiler aldınız?

Evet. Aldığımız tepkiler çok iyiydi; ödül töreninden sonra özellikle... Jüri başkanı Alfonso Cuaron, Nuri Bilge Ceylan, Pawel Pawlikowski... Hepsi filme ve oyunculuğa dair çok güzel şeyler söyledi. Film bir tartışma konusu yarattı. Bunu basın toplantısında hissettik.

-Karakterinizden bahsedelim: Ahmet... Nasıl hazırlandınız?

Ahmet eşi tarafından terk ediliyor. Çocukları da alıp gidiyor eşi. Biz yalnızlığı ve paranoyası üzerinde durduk Ahmet’in. Detaylı bir çalışma yaptık. Ahmet, Mehmet Özgür’ün canlandırdığı abisi Kadir’den çok farklı. Paranoyası daha kapalı bir alanda kalıyor. Evinin içinde geçirdiği zamanlarda duyduğu her sese tepki veriyor. Bunlar yakıcı, duygusal olmalıydı.

-İntiharın eşiğinde bir karakter...

Ahmet kaybetmiş bir karakter. Filmden sonra kapalı perdelerin ardında, intiharın eşiğinde onlarca genç insan olduğunu düşünmeye başladım. Bunda politik durumun da etkisi büyük.

“Sokağa çıkmak bile psikolojik savaş istiyor”

-Film bize hikayenin zamanı ve mekanı konusunda hiçbir bilgi vermiyor. Fakat filmin Venedik’te gösterildiği günlerde Türkiye’de filmdekilere benzer olaylar yaşanıyordu. Bu konular açıldı mı siz festivaldeyken?

Konuştuk, her zaman konuştuk. Abluka isminin filme verildiği günden itibaren Türkiye’nin Doğu illerinde bir abluka vardı. “Acaba insanlar film için ne düşünüyor?” sorusuyla abluka kelimesini Twitter’da arattığımızda filmden çok Doğu’da yaşanan ablukalarla ilgili sonuçlara rastladık. Maalesef bu kötü bir tesadüf. Fakat filmin ne kadar iyi bir öngörüsü olduğunu gösteriyordu. Ablukanın insanlar üzerinde nasıl bir etki bıraktığını sadece filmde değil, gerçek yaşamımızda da görüyoruz. Umarım bunu bir an önce bitirirler. İnsanlar da daha fazla sağlıklarını, akıl sağlıklarını ve hayatlarını kaybetmez...

-Abluka altında olmak insanların akıl sağlıklarını nasıl etkiler? Siz nasıl hissederdiniz mesela abluka altındaki bir mahallede yaşasanız?

Ahmet karakterini eve kapatmak çok doğru bir tespit. Çünkü dışarı çıktığınız an can güvenliğinizin olmadığını hissederseniz. Ekmek almaya giderken bile ailenizle helalleştiğiniz zamanlarda sokağa çıkmak psikolojik bir savaş istiyor. Evde oturmak da öyle... Basit bir örnek vereyim: Gezi direnişi sona erdikten sonra birçok insan hızla geçen arabaların çıkardığı seslere, havai fişek seslerine tepki verir olmuştu. Herkes korkuyla
etrafına bakıp “Başımıza bir şey mi gelecek?” diye birbirine soruyordu. Kısa da olsa böyle bir dönem yaşadık. Şimdi daha yakıcı bir durum var: “Bomba mı patlayacak?” paranoyası yaşıyoruz. Artık zihnimizde abluka var.

-Bir köpekle çalışmak nasıldı? Filmde adı Johnny ama gerçekte Şanslı’ymış...

O kadar zor ki... Bir kere bir şey yapıyor, bir daha yapmıyor. Emin Alper kurguda çareler geliştirdi.

-Evcil hayvanınız var mı?

Yok.

-Korkuyor musunuz?

Korku da yok. Fakat onlarca köpeğin üzerime koştuğu sahnede biraz korku oldu. O sahne için bir süre aç bırakıldılar çünkü.

“Hayatımda hâlâ matematik var”

-Oyunculuğa başlama hikayeniz de ilginç... Matematik okurken son sınıfta bırakmışsınız...

Mimar Sinan’da matematik okuyordum. Tiyatroyla üniversitede tanıştım. Eğitimler aldım, yurt içinde ve dışında atölyelere katıldım. Daha sonra konservatuvara gitmeye karar verdim. Ama “İyi ki matematiği de okudum” diyorum, çünkü o da bana bir analitik düşünce yeteneği kazandırdı. Bunu hem yazarken hem de okurken kullanıyorum. Hâlâ matematik var hayatımda.

-Aileniz tepki göstermedi mi?

Bir süreç içinde olduğu için aileniz de dostlarınız da ikna oluyor. Tabii ki bir üniversiteyi son yılında bırakmak riskli. Fakat şimdi bile “İyi ki” diyoruz.

-Sinemaya devam etmeyi düşünüyor musunuz?

Evet. Bunu ona da söyledim ama “Umarım Emin Alper’in her filminde oynarım”.

“Türkiye’deki özel tiyatrolar maddi zorluklar yaşıyor”

-TiyatroD22’nin kurucularındansınız... Yeni bir oyun hazırlığı içindesiniz üstelik...

Benim bu yıl yazdığım bir oyun var:
“Kuş Öpücüğü”. Bir anne-oğul hikayesi. Hasta bir çocuğun, yıllar sonra buluştuğu annesiyle ameliyatı için para bulma mücadelesi. Trajikomik bir şekilde yaşadıklarını anlatıyoruz. Oyunu D22’nin kurucularından Emir Çubukçu ve Can Kulan yönetiyor. Ben, Güneş Hayat ve Mesut Özkeçeci oynuyor. Kasım sonunda prömiyer yapacak. Geçen sezonun oyunları “Bent” ve “Yirmi Beş” de devam ediyor.

-Özel tiyatroların ayakta kalabilmesi için büyük fedakarlıklar ve özel uğraşlar gerekiyor, öyle değil mi?

Devlet desteğinin olmaması, sponsorların ellerini korkak alıştırmaları nedeniyle özel tiyatrolar maddi zorluklar yaşıyor. Tabii ki bu seyircinin ne kadar geldiğiyle ve reklamın ne kadar yapılabildiğiyle ilgili. Aslında devletin bu kurumlara destek vermesi gerekiyor. Geçen yıl Almanya’daki Theater an der Ruhr’e turneye gittiğimizde aldıkları ödeneği duyup kendimize gelemedik. Onlar da “Hiçbir tiyatro gişeyle geçinemez” diyor.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber