Pazar‘Aile ilk gittiğimiz adres’

‘Aile ilk gittiğimiz adres’

29.03.2026 - 02:01 | Son Güncellenme:

Rıza Kocaoğlu ve Tuğrul Tülek uzun bir aradan sonra “Sürüklenmiş” ile sahnede bir arada. İki başarılı oyuncu ile yeniden sahneyi paylaşmanın heyecanını ve “Sürüklenmiş”in hikâyesini konuştuk

‘Aile ilk gittiğimiz adres’

SEYHAN AKINCI - “Birlikte ve sahnede büyüdük” dedikleri yerde yeniden bir aradalar. Bu defa iki kardeşin yıllar sonra kendileriyle ve onları dönüştüren şeylerle yüzleşmesini anlatıyorlar “Sürüklenmiş” ile. Oyun, seyircileri de kendi kıyılarına sürüklüyor. Peki, Rıza Kocaoğlu ve Tuğrul Tülek’i bu oyuna sürükleyen, onları sahnede yeniden bir arada izleme fırsatı bulmamızı sağlayan nedenler neydi? Paribu Art’ta bir araya geldiğimiz Rıza Kocaoğlu ve Tuğrul Tülek ile “Sürüklenmiş”i konuşmaya başladık ve sohbetin bizi sürüklediği yerlere aktık. 

Haberin Devamı
Haberin Devamı

‘Aile ilk gittiğimiz adres’

Uzun yıllar sonra tekrar aynı sahnede bir araya geldiniz. Bu metinde sizlere “Evet, ben bu oyunda olmalıyım,” dedirten şey neydi?

Tuğrul Tülek: Öncelikle ben metni çok sevdim, onu söyleyebilirim. Zaten bir oyun arıyordum ve epeydir tiyatro sahnesine çıkmıyordum. O yüzden bu sene bir oyun yapmak istiyordum. Fakat bu kadar uzun zaman sonra bir şeyi oynamaya karar verince çok ince eleyip sık dokumaya ve bahaneler üretmeye başlıyorsunuz. O yüzden İbrahim (Çiçek) bana oyunu attığında, okuduğum ve Rıza’yla karşılıklı oynayacağımızı hayal ettiğim zaman kabul etmemem için hiçbir sebep yoktu. Çünkü bu oyunun dinamiğini nasıl yansıtabileceğimizi hayal edebiliyordum Rıza ile. Bir de ikimiz de yazara saygı duyan oyuncularız. Onun anlatmak istediği şeyi aktarabilmek için canla başla çalışan oyuncularız. Dolayısıyla Rıza’nın disiplininde birisiyle çalışıyor olma fikri hemen oyunu kabul etmeme sebep oldu.

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Rıza Kocaoğlu: Benim için de aynı şekilde. Ben bir oyun okuduğumda bana bir his ya geliyor ya da gelmiyor. “Ben bunu oynayabilirim ya da oynayamam”ı hissediyorum önce. Metni okuduğumda o his geldi. İbrahim’in olduğunu biliyordum, Tuğrul’un olduğunu duyunca da çok çekici geldi. Bir de aile mevzusu tiyatronun her zaman ışık tuttuğu bir yer. Hepimizin de çok kurcaladığı, kendimizi kurcaladığımız bir alan. Aile, kardeş, baba ilişkisi. O ilişkiye bakış açısı ve metnin o ilişkiye birden fazla perspektif sunması çekici geldi.

Haberin Devamı

Tuğrul Tülek: Bir de metnin ajite etmemesi çok hoşuma gidiyor. Bu çok sömürüye açık bir mevzu aslında. Ama onu çok yetişkin bir dilde yazıyor. Ve seyirciye de başınıza gelen şeylerle ilgili biraz büyümeniz gerekiyor galiba’yı da söylüyor. O tavrını da sevdim.

Haberin Devamı

Oyundaki kardeşlik ilişkisine gelmek istiyorum. İnsanı en çok yaralayan şey yakını mı yoksa beklentiler mi? Aile dediğimiz kurumdaki ilişkiyi nasıl yönetiyorsunuz?

Haberin Devamı

Rıza Kocaoğlu: Orada kardeşten önce başlıyor her şey. Birey olamamış ebeveynlerden oluşan bir toplumda kendi gerçeklerini tamamlamadan bir çocuk yaptığın vakit tamamlanmamış bireylerle devam ediyor hayat. Dolayısıyla dramanın da temelinde bu var; yarım kalmışlık ve çatışmalar... Tiyatro da sinema da bunun için var. Buraların iyileşmesine, gösterilmesine yardımcı olmak için. Dolayısıyla oyundaki ailede temel şeyin kardeşlerle ilgili olmadığını düşünüyorum. Babanın iz düşümlerini iki kardeşte görüyoruz.

Haberin Devamı

Tuğrul Tülek: Aile hem bir hediye hem bir lanet. Ben şuna inanıyorum; insan en yakınında hissettiği kişileri kırmaya müsait oluyor. Çünkü biliyor ki; eninde sonunda bir şekilde bir yerde tekrar sarılıp öpüşüp barışacaklar. Aile de bunun için ilk gittiğimiz adres oluyor. Oyunda da böyle; birbirlerine olan sevgilerini hep kaba saba, birbirlerini zorbalayarak ve birbirleriyle dalga geçerek bir sevgi dili yaratmaya çalışıyorlar aralarında. Hem erkek olmanın hem de aile olmanın getirdiği bir durum da söz konusu. “Bunu söyleyeyim nasıl olsa beni en iyi o tanıyor, niyetimin kötü olmadığını biliyor” gibi bir yerden yaklaşım olabiliyor ailelerde. O yüzden aileyi sevgimizi de öfkemizi de çok rahat kusabileceğimiz bir alan olarak görüyorum.

Haberin Devamı

Rıza Kocaoğlu: Aileden gelen sevgiyi her zaman var olacak koşulsuz sevgi sanıyorsun. Bunun öyle olmadığını anladığın an bir anda büyüyorsun. “Bir dakika o da bir birey ve beni kendinden çok sevmiyor. Kendini daha çok seviyor.” Bunu görüyorsan bu anlık bir dönüşüme sebep olabiliyor. Ve bu seni gerçekten bir anda 10 yıl büyütebiliyor.

Bizim gibi toplumlarda genelde erkeklerin duygularını ifade etmekte sorun yaşadığı söylenir. Tiyatro oyunları ya da başka sanat alanları bunun dönüşümüne katkı sundu mu?

Tuğrul Tülek: Biz -kadın ya da erkek- çok rahat duygularımızdan konuşan bir toplum değiliz. O yüzden bunu sadece erkeklikle ilgili bir durum olarak görmüyorum. Anladığım kadarıyla gerçekten kimi duyguları yaşamak bir lüks olarak görülüyor. Çünkü en başta yaşamak için o kadar çok şeyle mücadele etmen gerekiyor ki. Dolayısıyla öyle sevgiye ya da naif duygulara ya da ne bileyim aşka ya da özveriye, karşı tarafın ihtiyaçlarını dikkate alarak ona yaklaşmak gibi şeylere insanlar çok kafayı yormak istemiyorlar ya da oralarda değiller. Bence o birazcık ihtiyaç piramidinde canla başla hayatta kalmaya uğraşarak o piramidin en üst seviyesine ulaşmaya çalışmakla ilgili bir şey. Ne kadar altlardaki ihtiyaçları karşılamaya çalışırsanız bir başkasını göz ardı ediyorsunuz. Çünkü sizin ihtiyaçlarınız her şeyden daha önemli. Barınma ya da beslenme ihtiyacı. Dolayısıyla hassas duygular, kırılgan duygular nedense bu coğrafyada sanki belli bir sınıfa aitmiş gibi görülüyor. Bu kadar hırçınlığın sebebinin biraz da bundan kaynaklandığını düşünüyorum.

Haberin Devamı

Rıza Kocaoğlu: Ben duygularını bana zarar da verse daha açık yaşayan biriyim. Yaralarım daha görünürdür. Dolayısıyla bazen faydalı oluyor, bazen olmuyor ama ben erkeklerin duygularını daha geride yaşadığı durumuna katılmıyorum. Kadınların da duygularını çok geride yaşamak zorunda kaldığı bir toplumda yaşadığımızı düşünüyorum. Bizim mesleğimiz de bu yüzden var. Her toplum için geçerli, duygularını geride yaşayan insanların ya da düşüncelerini öteleyen insanların oralarını biraz görmek, göstermek için varız.

Bu hikâyede hesaplaşmayı kim kiminle yapıyor? 

Tuğrul Tülek: Bu hikâyenin çocukluklarının- aslında bütün geçmişleriyle- geçtiği yerde geçiyor olmasının bir sebebi var. Bu var olduğun yerle de barışma hikâyesi. Özellikle benim oynadığım karakter üzerinden söyleyebilirim. Bir yabancılık, yabancılaşma duygusuyla geliyor çünkü, “Ben buraya ait değilim, asla da olmadım” duygusuyla. Ve en nihayetinde orayla bağlarını güçlendirerek kendini daha rahat ifade edebilen birine, kendi hayatını da oraya kabul ettiren biri olarak devam ediyor. Öte yandan da o coğrafyanın içinde sıkışık kalmış yani o aileyle, o babayla, o anne fikriyle ve sadece o dünyayla kısıtlı kalmış birinin de büyüyüp dış dünyayı keşfetmeye başlamasıyla ilgili bir oyun. Dolayısıyla hesaplaşma mevzusunda; kişilerden çok coğrafya da işin içerisinde. “Doğduğun ev kaderindir” gibi klişe bir laf vardır ya ben bunun doğruluğuna bir şekilde inanıyorum. Çünkü neyi nasıl yaşadığınıza hem coğrafya hem oradaki insanlar bir şekilde karar veriyor ve yönlendiriyor. Oyunda da zaten onun defolarını görüyoruz bu iki kardeşte. İkisinin de farklı yollar seçmesine rağmen aynı yerlerde defoları var.

Doğduğun ev kaderindir klişesine değindiniz. Siz İzmir’de siz de Bursa’da büyüdünüz. Büyüdüğünüz şehirler sizi nasıl etkiledi?

Tuğrul Tülek: Bursa benim tiyatroya başladığım yer. Benim için çok değerli, oradaki tiyatro şehir tiyatrosuna döndü şimdi. Arkadaşlarım orada oynamaya devam ediyor. Gidip oyunlarını izliyorum. Birbirimizi sahnede izliyoruz. Geldiğimiz noktaları görüyoruz yıllar sonra. Artık çok fazla orada yaşayan akrabam, ailemden birileri kalmamasına rağmen mutlaka döner dolaşır oraya giderim ve orada bir-iki gün geçiririm. Çocukluğumun geçtiği sokaklara giderim, sevdiğim eski dükkânlara uğrarım. Bana çok tanıdık gelen bir duygu. Ve kaybolduğunuz anda aslında oraları hatırlamak iyi geliyor. O yüzden Bursa benim için her zaman çok değerli. İlk turnemiz Bursa’ya olacak çok heyecanlanıyorum şimdi oraya gideceğim için. Bir sürü arkadaşım gelecek. Bu hikâyede de o var zaten. Oraları kaybetmemek ve yoluna onlarla devam etmek. Geçmişine yabancılaşan bir insanın bugünün ya da geleceğini tamir edebileceğini zannetmiyorum.

Rıza Kocaoğlu: Ben iki farklı İzmir’de yaşadım. Önce ekonomik ve sosyal koşulların daha sert olduğu bir yerde doğdum ve büyüdüm. Sonra 14-15 yaşlarında taşındık oradan. Okula gidip belediye tiyatrosuyla tanışıp eğitim aldığım bir noktaya eriştim. Tabii ki ben de o sosyal çevrenin insanı nasıl belirlediğini çok somut yaşayan ve şimdi baktığımda daha net gören biriyim. İkisini de yaşamış olmaktan çok mutluyum. Ama bu sonuca varmak için bunun farkında olmak, yaşadığım tüm renkleri görecek hâle gelip bu yelpazenin hepsini ben kontrol ediyorsam bu benim için hem birey olarak hem mesleki olarak renkli ve güzel bir şey. Bu yelpaze beni boğabilirdi de ama aklımla ve disiplinimle, emeğimle bütün bu yelpazeyi fark edip, barışıp, hayatımda olumluya çevirerek yaşamaya çalışıyorum. 

“Futbolun içinde büyüdüm” 

Göztepe tribünlerinde sık gördüğümüz birisiniz. Futbol da sizin tutkunuz...

Rıza Kocaoğlu: Babamın Göztepe’nin amigosu olması sebebiyle seyirci olarak futbolun içinde büyüdüm. Kendim de şimdilerde oynuyorum. Sanatçılardan oluşan Art Milli Takımımız var, orada oynuyorum. Ama bakış açım biraz değişti. Bu oyun çıkarken de futbol oynamayı biraz kestim prova sürecinde. Futbolun, sporun bir dalı olduğunu unuttuk toplumca. Çok başarı endeksli bakılan ve bir çatışma yarattığını görüyorum. Ve bu bütün toplumu etkiliyor. Beni de etkilediğini gördüm. Kendim dahil hepimiz bunun bir spor olduğunu, başarısız da olunabileceği gerçeğini unuttuk. İşin tadı kaçtı birazcık. Kazanma hırsının kendimde yarattığı sonuçlarla da yüzleştiğim bir dönem geçirdim oynamayı bırakınca. Başarı ve kazanma hırsının, futbolun asıl varoluş gerçeklerinin biraz önüne geçmesinin sıkıntısını yaşıyoruz toplumca.

Sevme nedenimizi unuttuk gibi.

Rıza Kocaoğlu: Aynen öyle. O tutkuyu tam yaşayamıyoruz. Ve kaybetmeyi hep bir başkasına bağlıyoruz. Paranoya başladı. Zaten çok zor olan hayatlarımızdan arınmak için yaptığın bir şey spor, orada da stres yüklenmeye başlandı. Dolayısıyla varoluşundan biraz uzaklaştık.

Siz hangi pozisyonda oynuyorsunuz?

Rıza Kocaoğlu: Her yerde oynuyorum. Daha çok sağ tarafta, sağ bek ya da sağ önde de oynayabiliyorum. Kondisyonum fena değil, koşuyorum.

Şu anda ligimizde en beğendiğiniz sağ bek kim peki?

Rıza Kocaoğlu: Arda Okan. Göztepe’nin sağ beki. Arda’yı izlemenizi tavsiye ederim, ileride milli takımın da sağ beki olacak.

‘Aile ilk gittiğimiz adres’

 “Hayatımızın bir soundtrack’i olduğunu düşünürüm”

Sahnenin dışına çıkacak olursak oyunculuk dışında müzik tutku duyduğunuz bir diğer alan...

Tuğrul Tülek: Müziksiz bir hayat düşünemeyen bir insanım. Eve girerim hemen müzik açarım ve evden çıkana kadar müzik çalar. Hayatımızın bir soundtrack’i olduğunu düşünürüm. Bazen biriyle konuşurken arkada müzik çalıyorsa kafam oraya gider. Müzik; sanatın çok güçlü bir türü. Yıllar önce “İki Kişilik Yaz” diye bir oyunda oynamıştım. Müzikli bir oyundu, sahnede canlı şarkı söylüyorduk ve üç sene o oyunu oynadıktan sonra oyun bitince sahnede şarkı söylemeyi ne kadar sevdiğimi anladım. Liseden beri şarkılar yapıyorum. Şimdi yazdığım şarkıları paylaşmaktan da çok mutlu oluyorum. Bu da aslında hikâye anlatmanın başka bir türü. İnsanları da kısıtlamamak gerektiğini düşünüyorum; “Sen oyuncusun, oyuncu ol”, “Müzisyensin, sadece şarkı söyle” gibi. Hiç bilmediğimiz meziyetlerimiz olabilir. Bunları paylaşmamak dünyaya çok büyük kabalık diye düşünüyorum.

Peki, bugünlerde neler dinliyorsunuz?

Tuğrul Tülek: Son dönemde müzisyen olarak Raye’yi çok beğeniyorum. Benim için bir şarkıcının aynı zamanda sahnede canlı performansının da kendine has olması lazım. O yüzden Raye’yi beğeniyorum... Bir de Olivia Dean’i çok seviyorum bu aralar. O da dinlemeyi çok sevdiğim, orkestranın çok içinde olduğu bir müzik yapıyor. 

EN ÇOK OKUNANLAR

KEŞFETYENİ

İlgili Haberler