Geri Dön

“Bu roman bir insanlık trajedisi”

Ercan Kesal yeni kitabı “Nasipse Adayız”da kendisi gibi bir doktor olan karakterini seçim yarışına sokuyor. “İnsanın güç duygusuyla nasıl kirlendiğini anlattım” diyen Kesal: “Evet, bir seçim panoraması ama aslolan bir insanlık trajedisi...”

“Bu roman bir insanlık trajedisi”

Doktor, oyuncu, senarist, yazar... Ercan Kesal birçok şapkası olan insanlardan. Nuri Bilge Ceylan’ın çektiği “Bir Zamanlar Anadolu’da” filminin de senaristlerinden biri olan Kesal, büyük beğeni kazanmıştı. Bunu Anadolu’daki hekimlik yıllarında biriktirdiği hikayelerini topladığı kitabı “Peri Gazozu” takip etti ve yine olumlu tepkiler aldı. Kesal şimdi bir romanla karşımızda: “Nasipse Adayız” (İletişim Yayınları). Seçim arifesinde Kesal’ın bu siyasi hicvini okumak gerek. Fakat kendisine sorarsanız bu sadece bir siyasi hiciv değil, “Bir insanlık trajedisi”. Kesal’la edebiyat ve “hayat her zaman politik” olduğu için politika konuştuk...

“Bu roman bir insanlık trajedisi”
-Bu üçüncü kitabınız ve bu bir roman. Nasıl çıktı ortaya?

“Peri Gazozu” benim yazma sürecinin hem sonucu hem de sebebiydi. Eskiden beri yazan bir adamdım ama periyodik ve disiplinli bir şekilde ilk defa Radikal’e yazdım.

“Yazmak bir itirafname demek değildir”

-Daha önce şiir yazmışsınız...

Her Türk genci gibi ben de edebiyata şiirle başladım. Tıp fakültesinde okuduğum yıllarda şiirlerim edebiyat dergilerinde yayımlandı. Şiire hep heves ettim ve hep iyi şairlerle arkadaş oldum. Daha sonra galiba hekimlik beni hasta hikayelerine yöneltti. Çünkü
23 yaşında Anadolu’nun ortasında bir yere gidiyorsunuz ve “Bir Zamanlar Anadolu’da”daki hikayede olduğu gibi mesleğinizin altıncı ayında sabaha kadar ceset arayabiliyorsunuz. Bu sizi erken büyütüyor. Sizi olgunlaştırıyor. Ama bir yandan da içinizde derin sızılar bırakıyor. Bunlar da hikaye olarak ortaya çıkıyor. Radikal’e yazdığım yıllarda hikayeleri kısaca, güçlü, yoğun bir şekilde anlatıyordum. Sonra daha uzun yazma ihtiyacı hissettim, novella gibi. Tanıl’la (Bora) bunu konuştum...

-Tanıl Bora editörünüzmüş...

Editörüm olmasının ötesinde çok kıymetli de bir arkadaşımdır. Biz onunla edebiyatı, sanatı paylaşıyoruz. İkinci kitap konuşulmaya başladığı zaman -”Evvel Zaman”ı saymıyorum; o bir sinema güncesi- Bora’ya “Peri Gazozu”na benzer bir dosya teslim ettim ben. Onda duruyor. “Abi bu dursun. Sen bir novella’dan bahsediyordun” dedi. “Öyle bir mesele var ama ben onun filmini çekeceğim sanırım” dedim. Aday adaylığı meselesi diye de anlattım kısaca. Çünkü bir seçimi değil, bir insanı anlatıyor bu kitap. “Tamam. Onu yaz” dedi hemen. Bu işe böyle başladım.

-Sizin yazım süreciniz nasıl?

Biraz senaryo tekniğiyle yazıyorum. “Üç Maymun”da, “Bir Zamanlar Anadolu’da”da ve son senaryomda tekniğe vakıf oldum galiba. Önce bir derdiniz, fikriniz olacak. Bunu bir cümleyle anlatacak kadar hakim olacaksınız. “Aslında” diye başlayan ek cümleleriniz olmayacak. Daha sonra bu fikri bir çatıya dönüştürüyorsunuz. Bu bir iskelet. Sonra da bunu etlendiriyorsunuz.

-“Tersten striptriz yapmak gibi” demişsiniz bir röportajda...

Etlendirmekten kastettiğim o. Çıplak bir gerçek var ortada. Onu giydirmeniz lazım. Ben kısaca şunu söyleyebilirim: “Aday adaylığı Türkiye’de çok zahmetli bir iş. Siyaset oyunu oynanıyor. Pek hayırlı sonuçlara yol açmıyor.” Siz de “Haa biliyoruz” dersiniz. Yetmez bu! Bunu anlatmak önemli. Giydirmelisiniz.

-Karakteriniz Kemal Güner de sizin gibi bir hekim. Farklı uğraşları var. Yönetici yanı ağır basıyor. Bu karakter ne kadar otobiyografik?

Bütün hikayeler, romanlar yazarının deneyimlerini taşır.

-Yazarlar bunu saklar mı?

Hayır. Kurmacasının içinde ihtiyacı olduğu kadarını kullanır. Saklamaya kalkıyorsa zaten samimiyetsiz, kötü bir şey yazar. Fakat yazmak bir itirafname de değildir. Kemal Güner’e gelince... İstanbul’un taşrasında görev yapan bir doktor. İnsanlarla ilişkisi güven üzerine kurulu. Bu nedenle belediye başkanlığı fikri aklına yatıyor. Bir de iktidar kokusunu alıyor.

-Kemal Güner belediye başkanlığı lafını duyar duymaz sıkıntıların farkına varıyor sanki. “Trafiği nasıl düzeltirim, esnafın dertlerini nasıl çözerim?” diye düşünmeye başlıyor. Kulağına kar suyu mu kaçıyor, ne oluyor?

Kulağına kar suyu kaçması o kadar da masum değil. Orası Dostoyevski’nin “Her insanın içinde bitmek tükenmek bilmeyen bir hırs ve iktidar arayışı vardır” cümlesine denk geliyor.

“Tuhaf bir özgüveni var, biraz kentsoylu çünkü”

-Karakterinizin bir çekincesi var. “Acaba bu seçim oyununa, pazarlıklara uyum sağlayabilir miyim?” diye düşünüyor...

Her şeyin üstesinden gelebileceğini düşündüren tuhaf bir özgüveni var. Biraz kentsoylu çünkü. Asıl kötü olan şey şu: Bir süre sonra onlara benzediğini anlayacak. Bu insanın bitmek tükenmek bilmeyen güç duygusuyla nasıl kirlendiğini anlatıyor. Tamam bir seçim panoraması, siyasi hiciv var romanda ama aslolan bir insanlık trajedisi...

-Bir seçim ofisinin yanından geçip giderken içeride olanları x-ray cihazıyla görüyormuş gibi hissediyor musunuz kendinizi?

Evet. Hüzünlü ve müstehzi bir şekilde hiçbir işe yaramayacaklarını bildikleri halde bazı şeyleri sadece algıyı yönetmek için kullandıklarını o kadar biliyorum ki.

“Tekrar yazmaya başlayacağım”

-Üzerinde çalıştığınız bir senaryo ya da kitap var mı?

Mahmut Fazıl’la yazdığımız bir dönem filmi vardı. Onun senaryosu bitti. Adı şimdilik “Anons”. 1963’te geçiyor. Bakanlık da destek verdi. Mahmut çekecek, cast aşamasında.

-Siz yer alacak mısınız?

Yönetmen isterse... Bir de yurt dışındaki bir yönetmen arkadaş için yazdığım bir senaryo var. Geçen sene Birgün gazetesine yazılar yazmıştım. Birkaç hafta içinde her pazar tekrar Birgün’e yazmaya başlayacağım.

“Hayatın politik olduğunu bilenlerdenim”

-“Politika en büyük dertlerimden biridir” demişsiniz...

1959’luyum. Hayatın son derece politik olduğunu bilenlerdenim. 1976’da Ankara Siyasal Bilgiler’de, darbe olduğunda tıp fakültesinde öğrenciydim. Mezun olduğum ve hekimlik yaptığım 1990’larda ülkem politik faili meçhul cinayetler ülkesiydi. Politik geçmişe dair çok iyi anılarım yok. Bütün bunların da doğru ya da yanlış hükümetler üzerinden tarif edilmesi bana yetmiyor.

-Başka bir sorun mu var?

Başka bir sorun var. Bu ülkenin tarihinde, coğrafyasında, siyasi geçmişinde bir şey var...
O partiyi ya da bu partiyi seçtiğinizde bir şey değişmiyor.
7 Haziran için “Türkiye tarihinin en kritik seçimi” deniyordu. Şimdi 1 Kasım için aynısı söyleniyor. 2 Kasım’da “Olmadı. Haydi bir daha” demeyeceğiniz ne malum? Ben 1980 öncesini bilen biriyim. Her gün onlarca insan ölüyordu. “Artık her şeyin anlaşılabilir olduğu bir toplumsal yapı var” dediğimiz günün sabahı 102 insan ölüyor. Benim şahsi tarihimde bir günde 102 kişinin öldüğü bir olay olmamıştı. Bundan daha büyük bir haksızlık olabilir mi? Hani demokrasi çözecekti?

-Umutsuz musunuz?

Çevremizin, suyumuzun, yediğimiz içtiğimiz şeylerin canına okuyan bu sistemin bir alternatifi olmalı. Bu tüketici kapitalist sistem insanın ruhuna da doğaya da aykırı. Ama o rekabetçi, kışkırtıcı damarı var ya, ona esir olmuşuz. Bir yanıyla insana düşman bir yandan da insan ruhuna akraba gibi. Bu yüzden insanın duygularının ve ruhunun değişmesi lazım. Bizim dünyayı değiştirecek cesarete ihtiyacımız var.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber