Geri Dön

“Depresyona girmemle çıkmam bir olabiliyormuş”

Müzikte 40’ıncı yılını kutlayan Sezen Aksu, “Sezenli Yıllar”ı Milliyet Sanat’ın temmuz sayısında Asu Maro’ya anlattı. Oğlunun deyişiyle ağlaması da gülmesi de çok olan Aksu “İkisi o kadar iç içe ki ben de anlamadım. Psikiyatrım ‘Hızlı dönüşümlü, en soft bipolar biçimi’ diyor. Depresyona girmemle çıkmam bir olabiliyormuş” diye açıklıyor durumu

“Depresyona girmemle çıkmam bir olabiliyormuş”

Efendilik... Mahcubiyet... Sabır... Şöyle bir baktığım zaman Sezen Aksu ile söyleşimizden en çok aklımda kalan sözcükler bunlar... Bir başka dünyanın geçer akçeleri... Her cümlesinin altını çizmek istiyorum, hayatta çok fazla başına gelmiyor bir gazetecinin, bir Sezen Aksu söyleşisi. Bu mesleğin ‘bazı gerekliliklerinin’ meşrebine uygun olmadığını çok genç yaşta görmüş biri olarak, olabildiğince az fotoğraf çektiriyor, neredeyse hiç röportaj vermiyor, az klip çekiyor...

Bir taşın üzerinden Hisar’a gözyaşları yüzdürülen, küçük pencerelerinden karşı sahile kahkahalar vuran yalının bahçesindeki saatlerimin kıymetini biliyorum bu yüzden.

Sezen Aksu’nun 40’ıncı yıl kutlamalarına borçluyum bu saadeti... Most Production’ın düzenlediği, 14-15 Temmuz’da Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde gerçekleşecek “Sezenli Yıllar” konserlerine... 1975’te ilk 45’liğini çıkaran kocaman gözlü, kocaman dudaklı kız, aynı ışıltılı bakışlarla oturuyor karşımda. O gün bugündür hayatımızın hangi anlarında nasıl elimizden tuttuğunu filan saatlerce anlatabilirim de, Sezen Aksu üzerine söylenecek her sözün ya eksik ya fazla kaçacağından korkarım; o konuşsun, biz dinleyelim isterim...

-Bir 40’ıncı yıl kutlaması yapma fikri nasıl çıktı?

Mustafa’nın (Oğuz) birlikte çalıştığımız bütün dönemlerde böyle hayalleri olmuştur, bu defa da böyle bir şey tasarladı. İçinde bulunduğu zaman diliminden bağımsız, hiçbir şeyi değerlendirmek mümkün değil. O günkü yaşam koşulları, hayatın bütünü herkesi nasıl etkiliyorsa beni de öyle etkiliyor, şarkılar da öyle çıkıyor. Bu noktadan hareketle, benim şarkı söylediğim bu uzun zaman dilimiyle Türkiye’nin hallerinin, hayatın iç içe geçtiği böyle bir proje haline dönüştü. Aslında bir tür doğum günü kutlaması gibi olacak diye düşünüyorum ben. Sadece şarkıcı-dinleyici boyutunda kalmadı bizim ilişkimiz. İnsani boyutu oldu, bir güven ilişkisi tesis oldu, oradaki o paylaşım iki tarafa da şifa veren bir şeye dönüştü. O yüzden karşılıklı bir kutlama olacak, hem onlar adına hem benim adıma. Bende yarattığı duygu bu.

“Çocuğuna üç öğün yemek çıkaran bir anne olmadım”

-Bu ilişki nasıl, ne zaman tesis edildi seyirciyle aranızda?

Baştan beri birazcık alışılmış ‘artist’ halinin dışında bir halim, tavrım vardı. Mevcut sistemin geçerliliklerini bilmeyen birisi olarak, biraz ayrık otu gibi kaldım ben. Artistten çok kendime yakın duruyordum. Sonra kuralları öğrenmeye başladığımda gördüm ki bu iş bu taraflarıyla hiç meşrebime uygun değil. Uymaya çalıştım, uyamadım, bir dönem var mesela çok acayip tuvaletler giydim, bir acayip pozlar verdim falan. Zaten son 20 yılda doğru düzgün klip çekememem, fotoğraf çektirememem ondan,
dedim ki “Ayet inmedi ya, bunlar da benim kurallarım olsun. Yapabildiğim kadarını yaparım, yapamadığımı da yapamam.” Tabii insanın kendi kararlarını uygulayabilecek kadar özgürleşebilmesi bir zaman alıyor ama ben gene de erken yol aldığımı düşünüyorum. Sistem böyle kurulu, gösteri dünyasına ait kişilerin üzerine hiç durmadan bir ışık yakılıyor ve insan bu ışıltıyı gerçek zannedip hayatın bütününe yaymak isteyebilir. Ama başta ailem, her şeyiyle çok ilginç erkek kardeşim olmak üzere, lüzumundan fazla gerçeği yüzüme söyleyen insanlar benim şansım oldu. Bazen işime gelmedi, mesela Meral Okay onlardan biridir. Hatta şöyle bir anımız var, beni feci eleştiriyordu bir gün, ben de ona çok fena kendimi savunarak cevaplar veriyordum. “Eğer duymak istediklerini söyleyecek bir dost arıyorsan gidip başlarıyla arkadaşlık edeceksin” dedi, ben de ona dedim ki “Yok, hayır, hem senle arkadaşlık edeceğim hem sen benim duymak istediklerimi söyleyeceksin.” Bu bir şans tabii, onu hayatın bütününe yayıp da sahi zannettiği andan itibaren insan, çok mahcup edici noktalara gidebiliyor. Ben hep onu derim, “Allah kimseyi o mesafeyi kaybedecek duruma düşürmesin.” Zannediyorum bu güven ilişkisi böyle tesis oldu seyirciyle aramda. Vehmetmediğimi düşünüyorum çünkü sevgiyi hisseder insan. Seyredilebilir olmakla sevilebilir olmak arasındaki farkı iç hissediyor.

-Genel olarak sorumluluk duygusu fazla güçlü biri misiniz? Oğlunuzla ilişkinizde nasıl bu durum?

Çocukluğumdan beri benimle birlikte o sorumluluk duygusu hep oldu ve giderek arttı. Suçluluk duygusuna da bir yatkınlığım var. Ama bildiğimiz modelde annelere benzedim mi, benzeyemedim. Çocuğun önüne üç öğün yemek pişirip çıkaran bir anne olmadım, denediğim zamanlarda da içime fenalık geldi. Ama Mithat Can’la kurduğum ilişkinin onu çok güzel bir adam yaptığını görüyorum. Bir erkek toplumunda yaşıyoruz, Mithat Can’ın kadından yana olması önemli bir kazanım benim açımdan. Ama bildiğimiz, klasik, iyi anne modeli kalıpları içindeki resme uyamadığım için bazen o kadar çok vicdan azabı çekerim ki, bu yaşında bile çocuğu taciz ediyorum, “Oğlum, benden ne tür şikâyetlerin vardı, ben seni üzdüm mü?” diye. “Anne, ben senden memnunum, geçelim mi artık burayı?” diyor. Onun benimle ilgili çok tatlı bir sözü var, sormuşlar “Annen nasıl bir insandır?” diye, “Annem çoktur” demiş; “Ağlaması da çoktur, gülmesi de çoktur, her şeyi çoktur.” Ne kadar doğru bir tespit, meğer gizli gizli beni gözler dururmuş. Yani “Oku oku” diye başının etini yemedim, bana itiraz edilen, yasak konulan konularda ben onu anladım. Saçını sarıya boyamak istedi, kendim oturttum önüme, kafasına döktüm oryali, küpe takmak istedi, kulağını deldim, numarasız gözlük takmak istedi 12 yaşında, gözlük aldım. Yani o sıradaki ruh halini ciddiye aldım ben onun, ihtiyaç hissediyorsa bir zararı yok o itiraza karşılık vermenin.

-Peki, anne olduğunuz için kendinizi sınırladığınız konular oldu mu?

Özenli oldum. Yani mesela Onno’yla aynı sokakta iki evde oturduk, Mithat Can’ın bunu anlayabilir yaşa gelmesini bekledim. Ama bir anne formatından daha çok, bir insan formatında kabul gördüğümü düşünüyorum Mithat Can nazarında. Yani dişime göre çocuk yetiştirdim demek caiz. Mesela bazı zamanlar sabah çok erken uyanıyorum, o da erken uyanıyor diye Mithat Can’ı arıyorum. Geçen gün “Sana acele bir manita lazım” dedi. “Neden?” dedim, “Sabah onu ararsın sekizde” dedi. Yani güzel, tatlı bir ilişki ama ayarsız, ölçüsüz değil. Gerçek bir centilmen Mithat Can. Hem benim sevdiğim bir serseri tarafı var hem kadınlara karşı özellikle çok zarif, buradan kendime bir pay çıkarıyorum, “Ben yetiştirdim bu çocuğu,” diye.

-Tamamen müzik açısından bakarsak en parlak bulduğunuz, en sevdiğiniz döneminiz hangisiydi peki?

Ben her yeni şarkıda iki gün, üç gün ona bayılıyorum, “Hah, işte hayatımın şarkısını yazdım,” diye. Sonra bir daha dinlemiyorum bile. Yeni bir söz geliyor, bu defa ona kaptırıyorum kendimi. Ama Onno Tunç - Aysel Gürel - Sezen Aksu dönemini, en unutulmaz dönemi olarak söyleyebilirim hayatımın.

“Aysel, Meral, Onno, Uzay; o boşluklar hayatın bir parçası haline geliyor”

-Onno Tunç’la olan dönem bir dönüm noktası oldu sizin için değil mi?

Evet, yollarımız maalesef hiç hesapta olmayan bir şekilde ayrıldı. Sonrasında tabii ki devam ettim ama bazı insanların bıraktığı boşluk dolamayacak boyutta. Aysel, Meral, Onno, Uzay; o boşluklar hayatın bir parçası haline geliyor. Bir tek müzikal birliktelik anlamında da değil bu, hayatta paylaşılan, birlikte üretilen, dostluk için, arkadaşlık için, anlar için, çok küçük şeyler için, senelerin içinde onları gidip bulmuşsun, tane tane toplamışsın, dolayısıyla yeri hep öyle boşluk olarak kalacak. Nasıl ülserin varsa, şekerin varsa ömür boyu onunla berabersen, o boşluklarla da beraber sürdürmeye alışıyorsun hayatını.

-Mithat Can gülmenizin de ağlamanızın da çok olduğunu söylemiş ama yine de sorayım, hüznü artırmaya yönelik mi çalışıyor bünye daha çok, yoksa neşeyi mi? Çok da komik bir kadınsınız çünkü bir yandan...

İkisi o kadar iç içe ki, ben de anlamadım ne olduğunu. Psikiyatrım hızlı dönüşümlü, en soft bipolar biçimi diyor. Yani senle konuşurken depresyona girmemle çıkmam bir olabiliyormuş mesela. Tabii bunun da matrağını yapıyoruz da, bu işi yapan insanların çoğunda görülen bir şey. Yaradılışımda olduğundan eminim, çünkü en üzüntülü anda bile içimden şeytan dürtüyor gibi, ağlamakla gülmek aynı anda gelebiliyor. Ve bu maalesef en çok cenazelerde geliyor başıma. Hayat da düğün ve cenaze işte. Sabahları ben iflah olmaz bir neşe ve ümitle uyanıyorum, kahkahalar içinde. Öğlene doğru idrak yerine gelmeye başlıyor, akşama doğru hayatın yükü omuzlara binmeye başlıyor, geceyi genelde hüzünlü tamamlıyorum. Yani ifrat tefrit aslında. Gerçekten taşkın ruhlu bir insanım, bu kontrole alınmış hali artık seneler içinde.

“Aşk şahane bir rezillik hali”

-Bu taşkın ruh aşkı nasıl yaşıyor?

Bu konu her hale girebileceği bir şey insanın. Yani yerlerde sürünebiliyorsun, hiç kendine benzemeyecek şeyler yapabiliyorsun, bir şey söylerken aslında tam onun tersini söylüyorsun, korkuların yönlendiriyor, üstüne fazladan bir haller geliyor, “Rezil oldum” diye düşünüyorsun, gördüğün halde kendine mani olamıyorsun, yani şahane bir rezillik hali diyorum ben ona. Bu da böyle yaşandığı zaman çok heyecan verici. Mesela çok dürüst olunsa, iki taraf da birbirine büyük bir samimiyetle içini açsa, o kadar sakin ve o kadar olgun bir şeyden ateşli bir aşk çıkar mı bilmiyorum. Çünkü o insanı savuran halinde büyük bir sihir var. Ve o çarpıntı hali, “Acaba onu mu demek istedi, bunu mu yapmak istedi, şimdi aramadı, acaba arar mı, ben onu arar mıyım”, bir püfür püfür kokuları sıkıp ayakların kıçına vura vura koşmalar falan, yani bu adrenalinini al onun, Fahir Atakoğlu’nun cıngılındaki gibi, geri neyi kalır ki? Aşk oyunları, bilmiyorum bunda da ne kadar samimiyiz, “Aşk oyunsuz olmalı” derken... Bence hayat da bir oyun gibi oynanmalı, hep bir oyun kurmalı, o zaman belki çocuksuluğumuzu korumamız daha kolaylaşabilir. Aşk, oyunlarıyla çok tatlı değil mi? Sen ona bir numaralar çekiyorsun, o sana bir numaralar çekiyor, bütün mesele aslında bir çekim alanı var ve sen ona karşı duramıyorsun ve birbirinize doğru çekiliyorsunuz, o arada kuyruğu da fazla kaptırmayayım diye çok komik durumlara düşüyor insan. Oyun oynamak çok masum, çok çocuksu bir şey. İki yetişkin insanın çocuk gibi saçmalayabilmesinin nesi kötü? Her şeyi akılla, fikirle, mantıkla, sanki yetermiş gibi, çözmeye kalkışmak yerine en ilkel haliyle çocukluğuna dönmesine izin vermesi insanın, ben bu tarafını çok tatlı, çok eğlenceli, çok neşeli, çok cazip buluyorum. Kardeşimin bir lafı vardı mesela, “Güven aşkın üzerine sıkılmış soğuk su gibidir” demişti. O kadar emniyette hissedince hakikaten o başka bir şey oluyor.

-Ece Aksoy diyor ki sizin için “Sezen’in boyu 1.60 ise âşık olunca 1.80 olur”...

Dışarıdan herhalde öyle görünüyor. Çok ilginç, ben bazen kendim de öyle hissederim, mesela beni neden ufak tefek bulduklarını anlamadığım çoktur. Dışarıdan kendimi görmediğim için mi bilmiyorum, ben hiç ufak tefek bulmam kendimi. Bunu ne zaman dillendirsem yanımdakiler de utanmazca yüzüme karşı gülerler. Samimiyetlerine güvenip hissettiğim şeyi söylüyorum, bunun karşılığı yüzüme karşı gülmek olmamalı. Hele bazen, bir şeyle mücadele etmek gerektiğinde falan, bayağı bir öyle hissederim. Ama âşıkken bilmiyorum, onu Ece tespit etmiş dışarıdan.

-Siz artık daha mı az aşk şarkısı yazıyorsunuz sanki?

Evet, âşık olmadığımdandır. Dönüp dönüp eski defterleri
karıştırıp da şarkı yazmak istemem. Biraz da rahatıma geldi, ben şu son döneme kadar hiç yalnız yaşamanın konforunu tatmamıştım. Fakat
böyle de olmaz herhalde. Bir yerde
bir şey duruyordur, bekliyordur, kapıları aralamak lâzım herhalde. Ben bir de kapattım, “Aman, yetti, buraya kadar” falan gibi. Kelimeler vücut bulur malum, tekrarlamamayı düşünüyorum bu kelimeleri. Gelsin, bulsun beni yani.

“Gönlün nereye konacağı belli olaydı...”

-Madem kelimeler can buluyor, kendi kendinize düşünseniz, seçeceğiniz kişi nasıl biri olurdu?

Şimdi işte aşkın en tehlikeli ve en adrenalin taşıyan kısmı burada, bu gönlün nereye konacağı belli olaydı, onu ısmarlardık, olur biterdi. Ama fizik olarak ben kime bakarım? Nerede kel görsem bir kere dönüp bakarım. İlk âşık olduğum erkek Yul Brynner’dı, altı yaşında. Sportif, ama bütün gün aynada kendini seyreden değil de, yaşam enerjisi olan, hareketli, hayatiyeti olan, bu beni cezbeden bir şeydir. Hafif insan, neşeli, bilgisini, birikimlerini, kendisini başkalarına yük gibi taşıttırmayan, hayatı şenlendirmeyi bilen biri, e zekâsı da olsun tabii. Hani anlayışla karşılamak zorunda olmayacağım biri olursa neden olmasın? Çok gülelim, çok eğlenelim, çok neşeli hale getirelim hayatı. Budur yani, zaten hayat bu anların toplamı kadar.

“Çok taşkın ruhlu bir çocuktum ben”

-Can Dündar’ın “Aynalar” belgeselinde hayatınız boyunca anne babanızı hayal kırıklığına uğratmaktan korktuğunuzu söylüyorsunuz... Bu korku olmasa başka bir Sezen mi olurdunuz?

Benim başarı öyküsü denilebilecek tek öyküm, babama rağmen o evden çıkıp bu işi yapabilmiş olmam. Daha çok onları kırmamak, incitmemek üzerine bir korku var. O korkunun tabii arkasında aile arasında kalan çok hüzünlü ve çok erken gençlik hikâyeleri var. Ama ben hem korktum hem bildiğimi okudum. Çocukken bunu nasıl yapacağımı düşünürken babamın gözleri geliyordu gözümün önüne, kabuslar görüyordum. Babam böyle bir şey söylemedi ama Karadenizli mesela, muhtemelen Karadenizliler gelir beni vurur diye düşündüğümü hatırlıyorum sekiz-dokuz yaşlarında. İki taraf da birbirinin zorlu sınavları oldu esasında. Onlar da geliştiler, ben de geliştim. Bugün konuşulmuyor bazı şeyler hâlâ, bence iki taraf da kendi muhasebesini yaptı ve çok nezaketle ve incelikle davranılan bir ebeveyn-çocuk ilişkisine, dostluk ilişkisine evrildi. Biraz da çok taşkın ruhlu bir çocuktum ben, onlar o kadar keskin ve köşeli olmasaydı, şirazeden çıkmış, hiç zaptedilemeyen bir çocuk olabilirdim, bir emniyet sübabı görevi görmüş olabilir ama dediğim gibi hem korktum, hem bildiğimi okudum. Neticede geldiğimiz noktayı soruyorsan, iki taraf da birbirinden memnun. Babam geçmişteki kayıtları doğrultusunda olmayan bir evlattan da memnun kalınabileceğini öğrendi, ben de o kadar keskin ve köşeli insanların zaman içinde ne kadar yol alabileceklerini öğrendim. Ve sabrın önemini... Beni en zorlayan şey olmasına rağmen bir tür mottoya dönüştü; sabırlı olmak için içimden hemen telkin etmeye başlarım. Babamın lafıdır o da, “24 saat geçmeden, ağzını açıp bir tek kelime etme.” Bir söylediğim acı laftan bin yıl kendimi cezalandırmaktansa, yutar otururum aşağıya. Eskiden öyle değildim, konuşarak vakit kaybetmeden direkt üstüne uçardım. Öyle bir kavgacılıktan böyle bir yumuşaklığa gelmiş olmam da bir şey, yani insan yedisinde neyse yetmişinde de o değil.

“Hayatımı kaleme almak istiyorum”

-Bu senekiler veda konserleri mi, müziği bırakıyor mu sorularına da bir açıklık getirebilir miyiz?

Getirelim hakikaten. Benim kastettiğim, başkalarına göre mecburiyetlerden, yapmak zorunda olmalardan kurtulup kendimi iyice özgürleştirerek, kafama göre, gönlüme göre, canım istediği zaman müzik yapma vaktinin geldiğini hissediyorum. Daha ziyade üretim bölümünde, arka planda, ama şarkı söylemek de dayanılmaz bir ihtiyaçtır onu da biliyorum, dayanılmaz noktaya geldiğinde çıkıp söylemek üzere... Eskiden bir iki kere “Ölene kadar sahnede kalmak isterim,” diye bir sallamışım, şimdi öyle hissetmiyorum. Bütün bir hayatı gözaltında geçirmeye kendim talip oldum ama bundan sonrakini kendime ayırma kıyağını kendime yapmak istiyorum açıkçası. İlgilenmek istediğim başka bir sürü şey var, hobilerimle daha çok ilgilenmek istiyorum, yazmak istiyorum. Artık hiç değil ama az sahne.

-Ne yazmayı düşünüyorsunuz?

Ben aslında çocukluğumdan beri şiir yazarım, küçük hikâyeler yazarım, onları çıkartmadım ama en önemlisi kendi hayatımı, aşırı açık sözlü kardeşimin tabiriyle “Ablacım hazır aklın başındayken bunları yaz” dediği hayatımı kaleme almak istiyorum. Belge bırakmak ille şart mıdır bu dünyaya diye zaman zaman düşünmüşümdür ama zaten yeteri kadar belge bıraktıktan sonra “Kızım çok geç bunu düşünmek için” dedim. Murathan Mungan bir gün bana “İnsanın kendi çöplerini kendisinin süpürmesi gerekiyor” demişti. O beni çok ikna etti. Çünkü kadınlar için özellikle, çok el veren, zor zamanlarında ellerinden tutabilecek anları çok bol bir hayat benimki. Onların yazılması lazım diye düşünüyorum. Babamın hassasiyetlerinden dolayı bunu erteledim, bazı şeyler çünkü kendi aramızda da sessiz bir anlaşmayla konuşulmuyor ama tahminim o da artık oraları aşmıştır.

Polis sirenini duyunca dünyaları şaştıAntalya'da evlerinin önünde kaykay yapan iki genç, polis aracı sirenini duyunca sokaktan eve kaçtı. Görüntüyü çeken baba, o anları kameraya kaydederken çocukların düşmesiyle kahkahaya boğuldu. Ve o anları sosyal medya hesaplarında paylaştı.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber