30.11.2025 - 02:00 | Son Güncellenme:
SEYHAN AKINCI - “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti”ni okuduğum zaman henüz Ankara’yı görmemiştim. Sevgi Soysal’ı da edebiyatını da Ankara’yı da ilk kez o metinle gördüm. Yıllar sonra Devlet Tiyatrosu’nun en üst katındaki Tiyatro Kütüphanesi’nin haberi için başkente gittiğimde camdan gördüğüm Anıtkabir ile kalbimin atışı hızlanmış bu geç kavuşmanın mutluluğunu sonuna kadar hissetmiştim. Geniş caddelerine, omuzlarında taşıdığı başkent apoletine rağmen hep gri denilerek neredeyse sadece politikayla gündeme gelen şehir bu aralar biraz iddialı. Bugünlerde yön tabelaları Ankara’yı gösteriyor. Başkent; tiyatro festivallerinden film festivallerine, parklarından yağmurlu havalardaki romantik çiftlerine kadar “Ben buradayım,” diyor. Tunalı’daki Kızılay tabelasının önünde oluşan fotoğraf kuyruklarının çılgınlık boyutuna ulaştığı Ankara hiç olmadığı kadar popüler. Tam da bu yüzden akademisyen - yazar Hakan Kaynar’ın Sel Yayıncılık etiketiyle yayımlanan “Ankara’nın Duygusal Tarihi” adlı kitabı merak uyandırıyor. Biz de Kaynar ile son dönemlerdeki edebiyat ve kent ilişkisi üzerine yoğunlaşan yayınları ve Ankara’nın artan şöhretini konuştuk.

Edebiyat ve kent ilişkisi üzerine giderek daha fazla çalışma yayımlanıyor. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Edebiyat, özellikle öykü ve roman bir şehir sanatıdır. Hatta ben abartıp şöyle diyorum, eğer şimdiye kadar adına şehir dediğimiz bir yeri kendine uzam edinmiş bir roman yazılmamışsa, orası şehir değildir. Peki, neden? Çünkü birey şehirde var olur, kırda değil. Roman ve öyküyü ben bir tür kazı çalışmasına, hatta otopsiye benzetirim. Ama nasıl bir otopsi; yazar kendisini kesip biçerken bizi de bu sürece şahit eder, üstelik hâlâ yaşamaktadır. Şu anda bu tür çalışmaların artmasında ise şöyle bir etken olabilir. Son 20 yılda yaşadığımız yerler hızla yok oluyor. Adına değişim diyoruz. Ama hayır işte, tıpkı ağzımızdaki dişler gibi. Biri eksildiğinde yerine protez yaptırdık. Dişimiz kendi içinde dönüşmedi, yok oldu. Yerine de bir başkası geldi. O ara dönemin ürünü bu tür çalışmalar. O eksik yeri yoklayan dilimiz gibi bir refleks. Bu değişim dediğimiz yıkım-yapım sürecinin bir sonucu. Hızla değişen kentlerden geriye eskiye atıf yapan herhangi bir manzara kalmayacak nedense. Bizse devamlılığımızı hissetmek isteyen canlılarız. Dün de buradaydık, bugün de. Belki bu yüzden son 20 yıldır Ankara’da yazılan romanlara baktığımızda şu tür ifadelere çok rastlıyoruz: Eskiden burada şu vardı, eskiden adına kolej dediğimiz kavşaktan sağa döndük. Emrah Serbes mesela bir romanında Sakarya Caddesi’ndeki bir havuzdan bahseder, onun neye benzediğini gidip bir başka romanda, Suat Duman’ın “Cinayet Mevsimi”nde bulursunuz. Şehir elimizden kayıp gidiyor ve ona uzanan tek şey edebiyat.

Ankara birçok edebiyatçıyı etkilemiş bir şehir. En çok hangi metinlerde görüyoruz Ankara’daki dönüşümü?
Dönüşümü görmek için tek bir metin okumak yetersiz olur. Ama örneğin Yakup Kadri’nin “Ankara”sı, Adalet Ağaoğlu’nun “Ölmeye Yatmak”, “Bir Düğün Gecesi”, Sevgi Soysal’ın “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti”, Barış Bıçakçı’nın birçok romanı, Sibel K. Türker’in “Şair Öldü” ve “Burada Kalmak” isimli romanları beraber okunduğunda Ankara’nın 100 yıllık dönüşümüne dair bir fikir edinebiliriz.
Ankara’yı edebiyat üzerinden okumak isteyenler hangi yazarların metinlerinde Ankara’nın izini sürmeli?
Eğer bahsettiğimiz şehrin merkeziyse şu üç roman önemli. İlhan Tarus, “Karınca Mevsimi”. Sevgi Soysal, “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti”. Barış Bıçakçı, “Herkes Herkesle Dostmuş Gibi”. Şehir merkezi dediğimiz aslında Yenişehir, bugün tabelasına gençlerin asıldığı Kızılay’dan bahsediyorum. Bu üç roman, şehrin bu bölgesinde kesişir. Ama elbette bu üçünü okuyarak şehrin fiziki olarak nasıl değiştiğini değil, burada yaşarken 50 yıl boyunca Ankaralıların davranışlarının nasıl değiştiğini görebiliriz. Birbirleriyle ilişkileri, selam verip alıyorlar mı, birbirlerini görüyorlar mı, kim kiminle ilgileniyor, yoksa kimse kimsenin umrunda değil mi? Böyle şeyler.

Günümüz çağdaş metinlerinde Ankara ne kadar çıkıyor karşımıza?
Ankara’nın giderek popüler olması, isminin artık doğrudan televizyon dizisi olarak karşımıza çıkması. Hatta böyle romanlar da var. Artık Ankara’yı sevmek popüler. Çünkü sevmesi zor bir şehirdir ya burası. Nüfusumuz artıyor, hâliyle yazarımız da. Dolayısıyla Ankara yeni romanlarda da çıkıyor karşımıza, öykülerin bazı satırlarında. Aslı Akarsakarya’nın hikâyelerinin bir kaçında olayların burada geçtiğini biliriz ama belli ki diğerlerine atmosferini veren de bizim şehrimiz. Emrah Polat’ın romanları Ankara’dadır. Sezgin Kaymaz bazılarında şehrin adını anar. Serhan Engin, Giray Kemer, Gamze Güller, Hüseyin Kıyar, Şükran Yiğit aklıma hemen gelen isimler. Orhan Duru’nun, Selçuk Baran’ın metinlerinden başlayarak bütün bu külliyatı tarayarak bir Gençlik Parkı tarihi çalışmak mümkün, belki ben yazarım belki başkası. Ama benim bu metinlerle ilişkim o ne dedi, bu ne dediden ötesi. Bakın şöyle ilginç bir tesadüf var. Çoğu Ankara anlatısı iki yerde buluşur; bir parklarda, iki trafiğe kapalı çok az sokağımız vardır, oralarda Sakarya ve çevresi, bir de Yüksel Caddesi bölgesi. Demek ki nedir, şehirle en hakiki ilişkiyi arabaların olmadığı yerlerde kuruyoruz.
“Edebiyattaki yeri bakımından Ankara, İstanbul’la yarışamaz”
Kaçınılmaz olarak bir İstanbul-Ankara kıyaslaması vardır. Bunu metinlerde de görüyoruz… İki şehrin edebiyattaki yeri/karşılığı nedir?
Edebiyattaki yeri bakımından Ankara, İstanbul’la yarışamaz. İstanbul’un Duygusal Tarihi’ni tek bir kişinin yazabileceğini düşünmüyorum bu yüzden. Ama elbette temsil gücü çok yüksek, çok okuduğumuz, çok iyi yazarlar elinden çıkmış onlarca roman var İstanbul’da geçen. Belki bunlardan bir seçki yapılıp, yazılabilir. Artık kaç İstanbul görürsek adını da Mithat Cemal Kuntay’ın kitabından mülhem öyle adlandırırlar, “Üç İstanbul” değil de “Yedi İstanbul”. Ankara ise bence bu tür dönemleştirme açısından şu an için henüz üçte sayıyor. Ben birincisini 50’lere kadar, şehrin söylemde kurulduğu iddiasıyla 50’lere kadar uzatıyorum. Ankara şehir diye değil de başkent diye seviliyor. Ama hayallerdeki başkentle gerçek Ankara arasında bir mesafe var, o da bir hayalkırıklığı veriyor. Kime? Yakup Kadri’ye, Memduh Şevket Esendal’a hatta Nahid Sırrı Örik’e. İkinci devirde ise başkentlik, özellikle Sevgi Soysal ve Adalet Ağaoğlu metinlerinde âdeta bir kasvet veriyor bu yazarlara, o yüzden Soysal’a “Başkentin Yabancısı” derim. Üçüncü devirde ise başkent, Ankara şehrinin gölgesinde kaldı. Ankaralılar yaşadıkları yeri başkent olduğu için değil burada yaşadıklarından dolayı seviyor, bu da romanlara kısmen de olsa yansımış durumda.

“Sevgi Soysal akranımız gibidir”
Sizin favori Ankara anlatıcınız var mı?
Sevgi Soysal ve Barış Bıçakçı. Ankara’nın ilk iki yazarı diyorum ben onlara. Bıçakçı arkadaşım, Soysal hakkında ne zaman yaşarsa yaşasın, her zaman akranımız gibidir demiştim. Zamanının çok ötesinde bir kurmaca yazarı olduğunu düşünüyorum. İkisinin yazdıklarını beraber okuyacağım bir çalışmaya hazırlanıyorum. Küçük bir kitap olacak, ismi de “Sevgiyle Barış”.