14.12.2025 - 02:00 | Son Güncellenme:
SEYHAN AKINCI - Dışarıda hanidir beklenen yağmur, İstanbul’da trafik StudioIN’in kapısından giriyoruz. İçerisi yeni demlenmiş kahve kokusuyla günaydın diyor. Birazdan Engin Hepileri de geliyor. Çaylarımızı alıp Tiyatro.İN’in son oyunu “Elma Labrador Çimen” üzerine sohbet etmeye başlıyoruz. Dördüncü farklı oyunda aynı sahneyi paylaştığı Nergis Öztürk’le birlikte izlediğimiz Hepileri, “Sorumlulukların yokken, hayatta yalnız başınayken, çok daha cesur kararlar verebiliyorsun. Çünkü 30’undan sonra yapamadığın şeyler oluyor. Hele şimdi anlıyorum ki 40’ından sonra yapamayacağın pek çok şey olmaya başlıyor,” diyor. İşte SrudioIN’in kapısından Engin Hepileri’nin zihin kapılarına yolculuğumuz.

”Elma Labrador Çimen”, herkesin izlemesi gereken çok iyi bir oyun. Siz metni Londra’da okumuş ve bayılmışsınız. Metinde sizi çeken en güçlü şey neydi?
“Elma Labrador Çimen”in sahnelenme, yazılış biçimi beni çok etkiledi. Derinlikli bir teması olmasının yanı sıra sahnelenme konusunda hem oyuncuya hem de rejisöre müthiş fırsatlar veren bir metin. Oyunun içerisindeki mevcut demans hastalığının insan beyninde insana yaşattıklarını sahneleme biçimi olarak da Matthew Seager bunu çok güzel yazmış. Yani şunu söylemiş, “Bir demans hastası aslında yaşamadığı şeyleri de beyin ona yaşatıyor gibi hissettiği anda biz bunu tiyatro sahnesinde nasıl görürüz?” Bu beni çok etkilemişti. Tabii ki konusu itibariyle de bir çiftin 50 yıllık yaşam serüvenlerini bir buçuk saat içerisinde seyirciye samimi bir şekilde anlatmaları hayatı paylaştığımız insanların yaşamsal öneminin ne kadar öne çıktığını anlatan çok duygulu, çok insanın yüreğine dokunan bir metin olduğu için dedim ki bunu muhakkak yapmalıyım. Sonra da metni Onur’a (Ünsal) verdim. Onur okudu, o da çok sevdi. Sonra Nergis’e (Öztürk) verdik. Nergis zaten tiyatro oyunumuzun kraliçesi. O da çok beğendi ve sonra çalışmaya başladık.
Oyunda hayattan yavaşça çekilen bir karakter var ve seyirci buna tanıklık ediyor. Ölmekten daha fazla korktuğumuz tek şey unutmak olabilir... Peki, günümüzde sizi en çok korkutan şey ne?
Daha kontrol edilemez bir çağın içerisindeyiz. Özellikle teknolojinin ve dijitalleşmenin büyük bir tehlike olarak önümüzde durduğunun herkes farkındadır. Yapay zekâ denen bir şey çıktı karşımıza. Pek çok faydası var gerçekten de. Ancak daha ileriye gittiğinde neler olabileceği noktasında bir fikrimiz yok. Beni kaygılandıran şeyler bilmediğim şeylerdir. Dolayısıyla bunları bilmiyoruz. Başımıza ne geleceğini bilmiyoruz. Avustralya’da artık 16 yaşına kadar sosyal medya yasağı gelmiş durumda. Ebeveynler bundan sorumlu tutulacaklar ve ciddi cezaları olacak. Bunu yapmalarının bir sebebi olmalı ve bence bir an önce de yapılmalı. Çocuğumun internetin içerisinde attığı ikinci adımı bilemiyorsam işte o beni korkutmaya başlıyor. Üçüncü, dördüncü adımı tahmin bile etmek istemiyorum. Dolayısıyla beni en korkutan şeylerden biri kontrolsüz dijitalleşme.
Bu kontrolsüz dijitalleşme döneminde baba olmak nasıl bir duygu? Oğlunuz teknolojinin içine doğdu ve o büyürken dijital evren de genişliyor...
Evet, her anne baba gibi sorumluluk o büyüdükçe artıyor. Bir kere uzak tutmuyorum ve uzak tutmanın doğru olduğunu düşünmüyorum. Oğlum 8 yaşında olduğu için çizgi film izlemekten bahsediyorum. Ama biliyorum ki bundan 4-5 sene sonra hayatına bu dijitalliği alacak ve işte o noktada ne yapacağımı galiba o günü onunla beraber takip ederek biliyor olacağım. Ben geri kalmamayı önemsiyorum. Mümkün olduğu kadar gençlerin takip ettiği şeyleri takip etmeye çalışıyorum. Bazılarına tahammül edilemiyor ama ne olursa olsun onları yok saymamak kendimi ve çocuğumu savunma biçimlerinden biri. Çünkü yeri geldiğinde “O ne, ben hiç bilmiyorum,” demek istemem oğluma. “Evet, biliyorum ben de farkındayım benim fikrim bu. Sen ne düşünüyorsun?”u onunla tartışabilmek isterim.
İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda ders veriyorsunuz iki yıldır. Hocalık süreci size neler öğretiyor?
Değişik duygular içerisindeyim. Kendi okuluma geri döndüm. Oyun çıkartma projesi yapıyoruz dördüncü sınıflarla beraber. Onları okuldan çıktıkları anda nelerle karşılaşacaklarına hazırlamaya çalışıyorum. Öğrenci Engin’e baktığımda biz çok şanslıymışız çok büyük ustalar vardı. Öğrencilerime birlikte olmak istedikleri ustaları seçmelerini ve bunun için de çabalamaları gerektiğini anlatıyorum. Nasıl gireceğim? Asistanlık yapacaksın, çay getireceksin. Belli bir süre hiç para almayacaksın. Belki kimseye yük olmayacaksın. Birilerine bu işi sevdiğini, onlarla beraber olursan onlara bir faydan olacağını ispat edeceksin. Benim Kenter Tiyatrosu’na girişim ekstra isteğimle oldu. Orada olmak için çok fazla ödün verdim. Çünkü tiyatro sanatı ne olursa olsun fedakarlık gerektiriyor. Sabır gerektiriyor. Ben 24 yaşında Türkiye’de tanınan bir oyuncuydum. Ama bir yandan da tiyatro yapıyordum. Anladım ki TV seni bir gün çok yukarı koyarken, ertesi gün bambaşka bir yere koyabilir. Dolayısıyla işlerime baktığım zaman başka bir duruş, kendince seçilmiş bir kariyerin içerisinde olduğumu söyleyebilirim. Onun için acele etmemek bu işteki en önemli şeylerden biri. Şunu söyleyebilirim gençken bir şekilde hayatta kalıyorsun. Sorumlulukların yokken, hayatta yalnız başınayken, çok daha cesur kararlar verebiliyorken. Çünkü 30’undan sonra yapamadığın şeyler oluyor. Hele şimdi anlıyorum ki 40’ından sonra yapamayacağın pek çok şey olmaya başlıyor.
Cesaret demişken, bugünden baktığınızda verdiğiniz en cesur karar neydi?
Tiyatro kurmak belki. Yani tiyatro kurmanın da ötesinde, o noktaya gelmeden önce Kenter Tiyatrosu’na giriş hikâyem çok cesurdu. Moskova Sanat Tiyatrosu’ndan bir yönetmen gelmiş “Martı”yı sahneleyecekti. Provalara gitmeye başladım. Yıldız Hoca beni gördü, “Ne işin var burada? Okulda dersin yok mu?” dedi. “Gitmiyorum derse” dedim. “Ne demek gitmiyorsun?” “Yapabileceğim bir şey yok. Şu anda o dersten daha fazla şey öğreneceğimi biliyorum. Ben burada kalacağım,” dedim. “Devamsızlıktan kalacaksam da bir sene daha okurum. Müsaadenizle oturmak istiyorum,” dedim. “Peki otur,” dedi. Bu cesaret örneğiydi benim için. Üç-dört gün sonra oyunculardan biri hastalanarak oyundan çıktı. Yıldız Hoca şöyle bir arkasına dönüp “Tamam birisi gelsin de iyileşene kadar oynasın,” dediğinde ilk ayağa fırlayandım. Çünkü orada olmak istiyordum. Ve dolayısıyla bir cesaret örneği, bir kararlılık gösteriyordum kendimce genç enerjimle. Sahneye çıkıp cebimde, eteğimde o yaşıma kadar ne varsa hepsini döktüğümde o Rus yönetimini etkilediğimi gördüm. Dedim ki “İşte buna ihtiyacım var. Buna hayatım boyunca hep ihtiyacım var.” Çünkü yaş aldıkça biraz törpüleniyoruz. Eski cesaretimizi kaybetmeye başlıyoruz. Bu biraz toplum baskısı. Biraz kariyerin getirdiği ağırlık. Son yıllarda kendime verdiğim desturlardan biri de bu; eski sivriliğimi ve eski cesaretimi tekrar o günkü kadar yaşayabilme arzusunu kendime geri getirmeye çalışıyorum.

“Marangozluk terapi gibi geliyor”
Marangozluk işlerini çok sevdiğinizi biliyoruz, bir atölyeniz var. Nereden geliyor marangozluk merakı?
Bilmem. Büyük dedem saat tamircisiymiş. Onda böyle bir zanaat var. Onun dışında ailede bir sanatçı çok aradım ama yok. Ancak benim hep ilgim oldu. Elimden de gelir böyle şeyler. Evde herhangi bir kırık, çatlak, bozuk falan hiç durmaz. Çünkü hemen o benim ilgimi çeker ve tamir etmek üzere bir hamle yaparım. Bu bana terapi gibi de geliyor. O tarafı da çok kuvvetli. İyi hissettiriyor. Kafamı tamamen dağıtıyor. Marangozhane dediğim kulübeyi yaptım.
Oğlunuzun da ilgisini çekiyor mu böyle şeyler? Siz bir şeyler yaparken yanınıza geliyor mu?
Çekmez mi? Bir defa bunlar ‘men work’ dediğimiz erkek işleri. Can da çok hevesli vidalarımı getirmeye, o tahtaları tutmaya. Urla’daki evin bahçesine Can’la birlikte çocuk evi yaptık. Marangoza beraber gittik. Tahtalarımızı beraber aldık. Sonra onların ölçümlerini, montajını birlikte yaptık. Bahçemizin bir köşesine onu yerleştirdikten sonra bir sürü oyunlar oynamaya başladı. Aslında onun hayalini beraber inşa ettik. Önümüzdeki sene oraya başka şeyler yapacağız.
İnşa etmekten söz etmişken eşinizle inşa ettiğiniz hayatı nasıl tarif edersiniz?
Bir kere ikimiz de konservatuvar eğitimi almışız. O bale bölümünde müthiş bir disiplinle büyümüş. Ben de tiyatro bölümünde. Biz konservatuvarlardan ayrıldıktan yıllar sonra buluşmuş olsak bile aynı kültürün içerisinde büyüdüğümüz için aynı dili konuştuğumuzu gördük. Sonra bu yaşadığımız ve bizi hâlâ dipdiri ayakta tutan aşkımız da hep aynı yere doğru evrilmeye başladı. Beraber de üretmeye başladık. “Kim Bu Ben”i ben yönettim Beyza da oyunculardan. Onun sahne üzerindeki emeği, çabası ve kendi mesleğinin getirdiği o disiplin ve azmiyle beraber benim gözümde ekstra güzelleşti. Bambaşka bir yere gelmiş ve dönüşmüş oldu. Hâlâ da yaptığım işlerin ilk izleyicisi odur. İlk yorumu ondan alırım. Okuduğum oyunları önce ona okuturum. Konservatuvarda yaptığım, yapacağım oyunların ne olacağına kadar beraber tartıştığımız, konuştuğumuz bir sanat birlikteliği de oluşmaya başladı. Bunu da becermeye başladık. Dolayısıyla eşimin benimle aynı şeyi konuşuyor olması çok kıymetli. Bu kolay bulunabilir bir şey değil. Onun için de çok şanslı hissediyorum.
“Beyza’yla aynı sahneyi paylaşacağız”
Beraber sahnede olmak gibi bir planınız var mı?
Tabii ki var. Mesela ben Onur’la hiç karşılıklı oynamadım. Bir kere böyle bir planımız var. Beyza’yla dizide karşılıklı oynamıştık ama sahne üstünde hiç beraber oynamadık. Dolayısıyla yeni projemiz böyle olacak. Birlikte çalıştığımız, mutlu olduğumuz, birlikte ürettiğimiz insanları topladığımız bir tiyatro oyunu üzerine çalışıyorum. Açıkçası birkaç şey buldum ama daha iyisi olduğunu hissediyorum. Onun için acele etmeyeceğim. Büyük bir projenin ön hazırlıklarını yapıyoruz diyebilirim.
