15.03.2026 - 02:00 | Son Güncellenme:
SEYHAN AKINCI - Hayatınız bir geçişler hikayesi; Almanya, Tunceli, Paris ve İstanbul... Kendinizi bir yere ait hissediyor musunuz yoksa bu aradalık mı kimliğinizi oluşturan şey?
Sanırım öyle bir şey. Ben artık kabullendim. Çünkü sürekli bir yerlere ait hissedememek, arafta kalmak çok kötü bir his. Şimdi artık arafta kalmak istemiyorum. Nerede iyi hissediyorsam, özellikle nereye aşıksam ya da nerede işim varsa… İş de çok belirliyor insanın hayatını. İnsan bazen köklenmeyi sever. Bende o kök çok fazla yoktu. Şimdi şöyle bakıyorum: Bu benim hayatım ve artılarına odaklanıyorum. Eskiden sadece Paris’te yaşıyordum ve sadece Parisli olmak bence her zaman çok cazip bir şey değil. Ama seyahat etmeye başladıktan sonra “Aa, hayatta ne kadar güzel, farklı şeyler de varmış” demeye başladım. Görgü çok önemli, insan görünce anlıyor. O yüzden çok mutluyum. Artık arafta da hissetmiyorum. Şu an İstanbul’dayım, hayatım burada devam ediyor ve mutluyum. İstanbul’dan Paris’e dönünce “Neden bunca zaman İstanbul’a gelmemişim?” demiştim. İlk görüşte aşk gibi. Şehrin güzel olması yetmiyor; mimarisi iyi olabilir ama insanları da önemli. Paris’te her uyandığımda aslında o kadar da mutlu değilmişim, bunu İstanbul’da fark ettim.
Almanya’dan sonra Tunceli’ye geri dönmüş aileniz ardından Paris’e yerleşiyorsunuz.Tüm bunlar oyunculuk valizinize neler kattı?
İnsan çok şey yaşadığında o valizde de çok şey birikiyor. 20’lerimde tanıştığım bir tiyatro yönetmeni “Fırat senin gözlerinin arkasında bir şey var. Bir hüzün, bir derinlik var. Saklama artık” demişti. Sanırım farklı yerlerden geçtiğim için bakışımda bir derinlik var. Bir şey yaşamadıysan derinlik yoktur demek istemiyorum, herkesin yaşadığı kendine tabii ki. Belki bu benim için bir artıydı ve bilinçsizce kullandım. Hayatı biz seçmedik. Eyfel Kulesi’nin karşısında espresso içelim diye gitmedik. Ekonomik kaygılar vardı, istemediğiniz şeyler yaşıyorsunuz. Belki bunu ileride bir film hikâyesine dönüştürürüm. Çocukken köyde hep şarkı söylerdim. Rahmetli nenem bana davul yapardı, çalardım. İnsanlar “Fırat gelse de davul çalsa” derdi. Bir şeyi paylaşma isteği içimde hep vardı.
O zamanlar görülmek isteyen Fırat artık görülüyor, biliniyor. Bugün görünür olmak ne ifade ediyor?
Kimliğimden hiç uzaklaşmadım. Uzaklaşmadığın sürece birileri seni bir yerden yakalıyor. Sahici kalmak istiyorum, samimiyet benim için önemli. Şov hiç olmadı. Neysem oyum, filtresizim. Paris’teki yönetmenin sözleri bir kırılma noktasıydı. Geçmişimi saklamaya çalışıyordum. “Kimliğinden uzaklaşma, utanma, eksi taraflarını pozitife çevir” demişti. Beş-altı yaşında köydeki o Fırat çok değişmedi. Sade adımlarla ilerlemek benim için önemli.

Sizi sahnede izlediğimiz “Veda Yemeği” de yabancılaşmanın insan ilişkilerini nasıl şekillendirdiğini anlatan bir metin. Oyun sizde neler uyandırıyor?
Karakterim çok dobra, filtresiz. Ne düşünüyorsa söylüyor, bazen patavatsız. Enerjisi yüksek ve insanların maskelerini düşürüyor. Metni okuduğumda çok beğendim, bazı özellikleri bana benziyordu. Gerçekçi insanlar bazen rahatsız edici olabilir. Antoine tam öyle biri. “Geleceğim, ortalığı biraz dağıtacağım ama sonunda bir bağ kuracağım” diyor.
”Fatmagül’ün Suçu Ne?” dizisinden sonra oyunculuğa ara verip Paris’e dönüp restoran açmışsınız bu oldukça iddialı değil mi?
2010’da “Fatmagül”de oynadım. Zor bir işti. Eğer bir ülkeye geliyorsanız Mustafa karakteriyle başlamak ve popüler olmak zor. Çünkü ne yaparsam yapayım hâlâ Mustafa Nalçalı’yım. Popüler olan bir şeyi hiçbir zaman unutturamıyorsun. Bugün Ece (Yörenç) ve Kerem’le (Çatay) konuşsam muhtemelen “Saçmalama, herkes seni o projeyle tanıdı” der. Evet, doğru. O iş benim için gerçekten çok kıymetliydi. Ama şimdi geriye dönüp baktığımda Mustafa’yla ilgili daha farklı düşünebiliyorum. Belki de kariyerimin başında daha farklı, daha yumuşak bir karakterle başlasaydım yolculuğum başka bir yönde ilerleyebilirdi. “Fatmagül’ün Suçu Ne?” bittikten sonra 5-6 dizi daha çektim. O dönem beş yıllık uzun bir ilişkim vardı. Ayrıldım ve bunalıma girdim. Ailemin yanına, Paris’e gitmek istedim. Ablam, “Seni böyle görmek iyi değil, bir şey yapman lazım. Hep restoran açmak istiyordun, neden yapmıyorsun?” dedi. “Çok haklısın abla” dedim. Vespa’ya atladım ve Paris’te dolaşmaya başladım. Bir yeri görüp aşık oldum ve sonunda orası benim oldu. O macera tam beş yıl sürdü.
Durmayı seçmek de başka türlü bir cesaret...
Benim için âdeta terapiydi. Eski sevgilimi unutmak için de çok iyi bir yol oldu. İstanbul’a gelmek kolay değildi, hazır değildim. İstanbul’a döndükten sonra sıfırdan başlayacağımı düşünüyordum ama en popüler dizi ve filmlerde yer aldım. “İnsanlar kesin unutmuştur, altı yıl geçti” diyordum. Ama o altı yılın içinde, karantina döneminde yeğenim Ozi ile yaptığımız dans videoları viral olunca kendimi izleyicilere tekrar hatırlatma fırsatım oldu. Çünkü kendime dair algıyı tamamen değiştirdim.
Tarkan dansınız da viral oldu...
Biz karantinada dans ettiğimizde Tarkan hikâyesinde paylaşmıştı. Son dansımdan sonra da takipleşmeye başladık. Seneye konserinde onunla dans edersem güzel bir an olur.
“ONAYLANMA İHTİYACI BENİ YORDU”
80’ler, 90’lar kuşağına değinmişken, 40’lı yaşlar nasıl hissettiriyor?
Hayatta hep sürprizler var. 40’larda da olabilir, 50’lerde de olabilir. Aslında hayatımda her an her şey olabilir çünkü hiçbir şeyi planlamadım. 20’lerimde oyuncu olacağım diye bir planım yoktu. İstanbul’da kariyer yapacağım diye de bir planım yoktu. Yarın bambaşka bir şey olabilir. 40’lar bana iyi geldi. Özgüven kazandım. Eskiden her şeyi kişisel algılıyordum. İnsanlar beni sevsin istiyordum; hep bunun peşindeydim ve bu beni yordu. Onaylanma ihtiyacı herkeste vardır ama bende biraz daha baskındı. Şimdi 40’larımda “Canım bunu istiyor, bunu yapıyorum” diyebiliyorum. Daha özgüvenli hissediyorum. Sporumu ihmal etmeyeyim, iyi yaşayayım, kendime bakayım diyorum. Oyunculuğu hakkıyla, tadını çıkartarak yapmaya çalışıyorum.

“HİKÂYEMİ BİR DE MÜZİK YOLUYLA ANLATMAK İSTİYORUM”
Türkçeniz çok iyi bu arada, gurbetçiler genelde daha kırık bir Türkçeyle konuşur.
2010’larda Hayal Kahvesi’ndeyim, bir şeyler içiyorum. “Welcome” filmiyle İstanbul Film Festivali kapsamında ilk kez İstanbul’a gelmiştim. Arkamda iki kız vardı. Şunu duydum: “Çok hoş bir adam.” Cesaretimi toplayıp ağzımı açtım, kızlar irkildi. Ardından şunu duydum: “Çok hoş adam ama ağzını açmaması gerekiyor.” Bu çok kırıcıydı. Bunu hiçbir zaman unutamadım. O kızlara, “İkiniz bir gün evinizde oturacaksınız ve beni ekrandan izleyeceksiniz” dedim. Öyle bir hırs… Yabancı bir adam gelmiş şehrinize, bir şey anlatmaya çalışıyor ama o kadar sertlerdi ki, “Herif tam bir gurbetçi ya!” diyorlardı. Çok çalıştım, inanılmaz bir mesafe katettim. Herhangi bir romanı alıp yüksek sesle okuyordum. Karşımda dinleyen biri de beni düzeltiyordu. 2010’larda doğru telaffuz ve iyi konuşmak çok önemliydi. O dönem bu konuda çok daha serttik ve ben o dönemden geçtim. Dili çözdükten sonra bu kez beden dili meselesi çıktı. Türkleşme diye bir şey var. Çünkü dil hakimiyeti arttıkça beden dili de değişiyor.
Sadece konuşurken kendinizi iyi ifade etmiyor şarkı sözleri de yazıyorsunuz bildiğim kadarıyla. Hatta yakında duyacağız galiba.
Evet, yakında duyacağız. Gitarım her zaman salonumda duruyor. Arada bir elime alıp çalıyorum, bir şeyler de yazıyorum ama hiçbir zaman tam anlamıyla hazır hissetmedim. Artık şarkılarımı paylaşmaya hazır hissediyorum kendimi. O şarkıları eski sevgililerime yazmıştım. Her ayrılıktan sonra benim terapi yöntemim şu oluyor: Bir şeyler yazmam gerekiyor. Duyguları söze döküyorum, ardından bir melodi geliyor. Şimdi hazır iki-üç şarkım var. Sahneye çıkıp şarkı söylemek de çok hoşuma gidiyor. Son üç yılda iki müzikalde yer aldım. Şimdi şarkılarımla insanlara hikâyemi bir de müzik yoluyla anlatmak istiyorum. ‘80’ler ya da ‘90’lar jenerasyonu sürekli “Yapayım mı, yapmayayım mı? İyi olacak mı? İnsanlar sevecek mi?” diye düşünüyor. Halbuki Z kuşağında garip bir özgüven var. “Niye bu kadar düşünüyorsun?” diyorlar. Birlikte dans ettiğim yeğenim Ozi “Dayı, niye bu kadar düşünüyorsun? Şarkın varsa niye paylaşmıyorsun?” diyor. Haklı.