Geri Dön

Heper: Ben bırakayım desem, ailem “Sakın ha!” diyor Kohen: Bana değil, başkalarına emeklilik planlıyorum

Milliyet 65’inci yaşını kutlarken Sami Kohen bu gazetedeki 60’ıncı, Doğan Heper de 50’nci yılını kutladı. Yıllar öncesinden bugüne uzanan sohbetimizde gazeteciliğin nasıl bir aşk işi, hayat biçimi olduğunu tekrar hatırladık...

Heper: Ben bırakayım desem, ailem “Sakın ha!” diyor Kohen: Bana değil, başkalarına emeklilik planlıyorum

Gazetemiz Milliyet, 3 Mayıs’ta 65’inci yaşını kutladı. Ödül töreninde baş köşede elbette Sami Kohen ve Doğan Heper vardı. Kohen 60’ıncı, Heper 50’nci yılını doldurmuştu. Sanmayın ki Milliyet’te hürmetten kalmaya devam ediyorlar. İkisi de gayet aktif çalışıyor. Heper her sabah 9’da işte. Sabah yazı işleri toplantılarını hiç kaçırmıyor. Hem de gazeteleri okumuş, ajansları takip etmiş, konularını, haberlerini not almış bir şekilde, takım elbisesiyle giriyor toplantıya. Kohen de yazılarına, basın toplantılarına katılmaya devam ediyor. Röportaj için aradığımda da bir toplantıdaydı zaten, haber topluyordu.

Gazete onların hayatı, aşkı. Eski günleri anıyorlar, şakalaştıkları, akşam 5 çayı içtikleri, birlikte içmeye gittikleri... Konuşmaya başladığımızda anı dolu bir söyleşi olacağını düşünürken daha çok yeni gazetecilik konuştuğumuza, gündemi, gazeteyi, gençleri bu kadar yakından takip etmelerine şaşırdım. Aslında onlar altın kuralı söylüyorlar. Haberi yakalayacaksın, fark yaratacaksın, bu işe ömrünü, kalbini vereceksin, emekliliği düşünmeden, gün gelir ben de kazanırım demeden, para pul için değil itibar için çalışacaksın; eğer gazeteciysen!

Ne ilginç, tam 10 yıl önce, Kohen 50’nci, Heper 40’ıncı yılını doldurmuşken ben yine onlarla bir söyleşi yapmıştım. Sohbetimiz bittiğinde “10 yıl sonra görüşürüz” diyorum. Doğan Heper “İnşallah” deyip gülmeye başlıyor. Sami Kohen “Yani...” deyip bir duruyor:
“Artık 100 yaşında falan mı oluruz?”

İlk röportajımızda ikiniz de “Bu meslek bir aşktır” diye anlatmıştınız. Devam ediyor mu o aşk?

Doğan Heper:Gazetecilik hakikaten aşk. Önce isteğe sonra tahsile bağlı.

Sami Kohen:Evet, bu bir tutkudur. İyi gazeteci kendini bu mesleğe büyük bir tutkuyla bağlar. Bu evrensel bir şeydir. Ben yıllar boyunca Milliyet’teki görevimin dışında çok önemli yabancı gazeteler için de çalıştım. Newsweek, The Guardian, The Washington Post, The Observer, The Economist… Yani dış basını da iyi biliyorum. Dünyada da ünlü gazetecilerin hepsi mesleğine çok bağlı olanlardır. Bu işi gelir kaynağı sağlamak için yapanlar değildir.

Doğan H.:Eskiden bu mesleğe çay-simit mesleği denirdi. Yine de itibarlı insanlardık. Para için yapılmazdı bu iş.

Sami K.:Biz 50-60 yıl önce başladığımızda gazetelerin imkanları çok sınırlıydı. Dolayısıyla başlarken biliyorduk, “çok çalışırız, zengin oluruz” umuduyla girmedik bu işe. Başka işlerde böyle bir umudunuz olabilir ama bu işte yok. Beklentimiz işi iyi yapıp itibar sahibi olmaktı. Zaten çay-simitten fazlasını beklemiyorduk. Seve seve yaptık işi.

Doğan H.:Bir yandan da şöyle bir şey var... Eskiden tahsil terbiye veren okul parmakla gösterilecek kadar azdı. Şimdi 80 tane mi ne var. Bunlara nereden iş bulacaksınız? Bir de hukuktan, iktisattan, siyasetten çıkanlar da gazeteci olmak istiyor. Eskiden davulcu da gazeteci oluyordu. Sonra işler değişti, tahsil ve dil bilmek şart oldu. Şimdiki gazeteciler üniversite mezunu ve dil bilen arkadaşlar.

“Onun bunun gazetesi oldu bazı gazeteler”

Bu, işin yıllar içindeki gelişimindeki iyi yönü. Bir yandan da gazeteciliğin itibarı son yıllarda düşmedi mi?

Doğan H.:Evet, düştü. Eskiden anketlerde en itibarlı meslek olarak medya en üstte yer alırdı. Şimdi aşağılara indi. Yetişenler çoğaldı ama itibar azaldı.

Ne oldu?

Doğan H.:Medya işine siyaset karıştı. Artık havuz medyası deniyor. Onun bunun gazetesi oldu bazı gazeteler, onlara itibar edenler var.

Propaganda gazeteciliği inanılmaz satıyor. Ne taraf olduğu önemli değil.

Doğan H.:Eskiden gazeteler tarafsızlıklarıyla övünürdü. Gazeteler ikiye ayrılırdı. Bulvar gazeteleri ve ciddi gazeteler diye. Taraflarına göre değil. Şimdi saçma sapan haber üreten gazeteler var.

“Gençler iyi yaşamak istiyor, o yüzden daha iyi şartlar için bırakıp gidiyor”

Sami bey sizinle sohbetlerimizden anılarınızı biliyorum, ne zorluklarla, ne kadar az paralarla Vietnam’a, Çin’e gittiğinizi... Ama şimdi bazı gençler için bunlar mümkün değil. Önce şartlara bakıyorlar haklı olarak.

Sami K.:Dünya da Türkiye de çok değişti. 60’ların, 70’lerin dünyasıyla aynı değil. Ekonomik şartlar değişti. En önemlisi beklentiler değişti. Biz evlendiğimizde basit bir aile ocağı ile yetindik. Buzdolabını daha sonra aldık. Bugünkü gençler normal olarak belirli bir yaşam
düzeyini istiyor.

Doğan H.:Abdi İpekçi’nin tek kapılı bir Volkswagen’i vardı. Milliyet gazetesinde iki kişinin arabası vardı. Ben evlendiğim zaman evime televizyonu gazetenin muhasebecisi Ali bey koydurdu.

Ama hak da yemeyelim. Artık olanaklar, görülecek şeyler, tadılacaklar, duyulacaklar, yapılacaklar arttı. Biz de artık çay-simitle doyan gençler istemiyoruz ki. Bir suşi tatmış olsun, iki oyuna gitsin, gece çıksın, ne çalınıyor bilsin, yurt dışı görsün istiyoruz. Bunların hepsi onun kendisini olduğu kadar gazeteyi de besleyen şeyler. Ama bunlar için para gerekiyor. İyi, donanımlı gazeteci olmak için artık daha çok para lazım.

Doğan H.:Doğru.
O şartları talep ediyor ama bir yandan da görgüsünü artırıyor tabii.

Sami K.:Ben gençleri suçlamıyorum. Yaşam tarzı değişti. Gençlerin de zihniyeti değişti. Biz kanaatkardık. Bugün kanaatkar olmak meziyet değil. Gazetenin verdiği para belli. Kendisinin de meziyetleri varsa, artık büyük şirketler, iyi para veren yerler var. O zaman adam kalkar gider.

“Yanlış varsa suç idare edende. O eğitecek”

Bize de o belli paraya bulabildiğimiz, o kalitede, hata yaptığında çok da laf edemeyeceklerimiz kalır. Yanlışlarla, tashihle dolu gazeteler...

Doğan H.:Yanlışlar konusunda kabahat onu idare edende. O doğru yazdıracak. O eğitmenlik yapacak.

Sami K.:Özetle gençler günün şartlarına göre iyi yaşamak istiyorlar ve haklarıdır. O bizim dediğimiz tutku da yoksa bırakıp gidiyor.

İyi de iki sene sonra gazeteciliği bırakacaksa da bizi yormasın. Burada onca şey kazanıyor, görgü, bilgi, çevre, itibar, sonra vınn.

Doğan H.:Yine yöneticide kabahat. Alırken o tutkuyu görecek, öyle alacak.

“Medya her zaman olabildiğince ucuza çalıştırma peşinde”

Eskiden ekipler nasıldı?

Sami K.:Bakın bu çok önemli. Eskiden de maaşlar düşüktü. Nasıl oldu da biz yıllarımızı burada geçirdik? Çünkü Milliyet’in her zaman kendine göre bir kimliği, ruhu oldu. Kendi aramızda aynı frekanstaydık. Aynı zihniyet ve aynı hırsla çalışırdık. Burayı memuriyet olarak görmedik. Herhalde bugünkü gazeteciler de bunun bilincinde. Ama bu konuda bir gevşeme var. Neden? Çünkü bugünkü medyanın artık büyük imkanları var. Bu maddi imkanlar çalışanlarla doğru dürüst paylaşılmıyor. Bugün İstanbul’da binlerce büyük, önemli şirket var. Bakın en iyi şirketler
en iyi istihdam politikasına sahip olan şirketlerdir.

Önce insan, aslolan iyi elemandır, onu eğitmek, bağlamak...

Sami K.:Tabii. O büyük şirketler gidiyor, buluyor, “Harvard’dan mezun” diyor, Amerika’dan getiriyor, “Ne kadar para istiyorsun?” diyor. Medyanın böyle bir istihdam politikası yok. Televizyonlar dahil konuşuyorum. Medya olabildiğince ucuza çalıştırma peşindedir. Medya yönetiminin bu tavırları itici oluyor.

Heper’in evinde sürekli açık 9 televizyon var

Kohen60’lardan beri BBC ile uyanıyor

- Doğan Heper halen yazılarını elle yazmayı tercih ediyor. Sami Kohen hem bilgisayar hem daktilo kullanıyor.

- Heper’in 10 yıl önce sayısı 350 olan kravatlarına yenileri eklenmiş ama sayı azalmış, çünkü yarısını dağıtmışlar.

- Kohen’in Çin yemeği sevgisi devam ediyor. “O kadar çok Çin lokantası açıldı ki” diyor. Evde eşi hazırlayıp yediklerinde de tam bir “Çin atmosferi” oluşturduklarını söylüyor.

- Heper televizyon takibinin gazetecilik için çok önemli olduğunu düşünüyor. Gazetedeki odasında televizyon hep açık. Evinde ise 9 televizyon var. “Hangi odaya gitsem seyrederim” diyor.

- Kohen 1960’lardan beri BBC ile uyandığını söylüyor.

“Tam bir aileydik, yapmadığımız yaramazlık yoktu”

Nasıldı eski yazı işleri odası?

Sami K.:Bizim de anlaşamadığımız oluyordu. Ama haberle ilgili. Bizim kavgalarımız haberimiz girsin diyeydi. Dediğim gibi aynı frekanstaydık, o uyum önemlidir.

Doğan H.:Tam bir aileydik.

Sami K.:Öylesine bir aileydik ki bir parça iş rahatlayınca birbirimize yapmadığımız şaka, “yaramazlık” kalmazdı. Abdi İpekçi çıkardı odasından, o da meşhur kahkahasıyla katılırdı. Şimdi bakıyorum yazı işlerine falan. Konuşacak adam bulamıyorsunuz. Herkes ekrana bakıyor.

O kadar da değil. Bizim de güldüğümüz, eğlendiğimiz oluyor. Birlikte bir şeyler içip sohbet ettiğimiz...

Doğan H.:Bak, Burhan Felek, Recebin Kahvesi köşesini yazardı. Gerçekten de iş bitince Hasan Pulur’un odasında Recep’in kahvesi kurulurdu. Herkes orada buluşurdu.

Sami K.:Her gün 5 çayı içilirdi.

Doğan H.:Şakalar yapılırdı. Birini anlatayım. Bedri vardı, o şaka mürekkeplerinden almış. Kalemiyle insanlara sıçratıyor, üzeri mürekkep olan çığlığı basıyor, 2 dakika sonra uçuyor gidiyor. Sonra bir arkadaşımız geldi. Yeni nişanlanmış. “Bu akşam nişanlımın evinde yemek var. Babası çağırdı” dedi. Kalemi istedi ki orada şaka yapsın. Bedri “Biraz sonra gel, vereyim” dedi. Kalemi açtı, içine gerçek çini mürekkebini doldurdu, verdi. Arkadaşımız o akşam evde halılardan perdelere her yeri mürekkep yapmış. Sonra duyduk ki başkasıyla evlenmiş.

“Biz iki kere emekli olmuşuz zaten”

Sizin tutkunuz sadece gazeteciliğe değil, belli ki Milliyet’e de aşkla bağlısınız. Aşkın da bir ömrü var ama, siz aşkınızı nasıl diri tuttunuz? Kim bilir ne neler yaşadınız...

Doğan H.:60’ıncı yılda bir kitap çıkarılmıştı, orada da söylemiştim. Ben Milliyet’im. O zaman niçin bırakayım? Aleyhimize çok şey olmadı mı? Oldu. Ama bu müessese bizim diye çalıştık.

Sami K.:Bütün mesele bu. Milliyet’le özdeşleşme. Tabii bir de şu var Doğan, Milliyet’i Milliyet yapan ilk dönemin insanları olarak bizim durumumuz bugün burada yeni çalışmaya başlayanlardan farklıdır. Biz öncüydük.

Doğan H.:Bu 50-60 yıl içinde bizi transfer etmek isteyen olmadı mı? Çok oldu ama gitmedik. Bizde Milliyet aşkı var. Çünkü Milliyet’in sahibi biziz. 6 tane patron değişti bu gazetede. Gazeteci vakit, ortam değişse de bunları atlatmasını bilmeli, yerinde kalmalı. Rekabet etmeli diğer gazetelerle. Daha önce de söyledim; biz hep “Yarın Ertuğrul (Özkök) ve Zafer’i (Mutlu) ağlatmalıyız” diye çalıştık. Ama şimdi öyle bir şey kalmadı pek. İşte bu hırsı aşılamak lazım.

Sami K.:Yeni nesille ilgili eleştirilebilecek şey yaratıcılık yeteneğinin adeta ölmüş olmasıdır. Bugün habercilik basmakalıp bir şey haline geldi. İnternette, televizyonlarda, ajanslarda ne veriliyorsa o çıkıyor basında. Bu birincisi yazı işleri yönetiminden kaynaklanır. Yönetim haber yaratacak şekilde yönlendirmeli insanları.
Bir de muhabirin bireysel hamleler yapması lazım. Ben Çin’e, Kuzey Kore’ye giden dünyanın ilk gazetecisiyim. Nasıl oldu? Aklıma esiyor, bir deneyeyim diyorum. 1971. Mao zamanı. Burada Çin elçiliği yok. Gidiyordum Paris’teki elçiliğin kapısını çalıp “Ben gitmek istiyorum” diyordum. Onlarla yazışıyorduk, sonra da Abdi İpekçi’ye danışıyordum, ola ki bir şey çıkarsa diye. Bunun bir de maddi yönü var sonuçta. Bunu ben kendimi övmek için anlatmıyorum. Şunu söylemeye çalışıyorum. 1. Gazetecinin kendi içinden bir şeyler gelmesi lazım.
2. Gazete yönetiminin buna yeşil
ışık yakması hatta böyle şeyler önermesi lazım.

Doğan H.:Yayın yönetmeni ve yardımcıları rejisördür. Muhabirler de oyuncu. Rejisör iyiyse iyi oyun çıkar. Bir de haber yaratmayı bilmiyoruz. Biz zamanında haber yaratırdık.

Bilmez miyim? Taksim’i kazdınız gün ortasında, kimse “Ne yapıyorsunuz?” demedi.

Doğan H.:Evet. “Yeşilköy’de en sıkı tedbirlerleri aldık” dedikleri zaman uçağa bomba soktuk. Bunun da haberini yaptık.

“Gazetecilik ölmüyor, gelişiyor”

Artık televizyon, internet sayesinde her haberi anında görüyoruz. Herkesin haber yapabildiği bir çağda önemli olan güvenilir olmak ve haberi işlemek herhalde.

Doğan H.:Evet, mesela televizyondan istifade edebilirsiniz. O haberi veriyor ve kaçıyor. Siz o haberin içinden bir cümleyi alıp onu haber yaptırabilirsiniz. İşleyebilirsiniz.

Sami K.:Olgunlaştıracaksınız. Bizimki yaratıcılığa dayalı bir habercilik anlayışıydı.

Doğan H.:Fark yaratmak marifet.

Sami K.:Gündem yaratmak.

Doğan H.:Kopya kağıdı gibi birbirine benzemeyecek tüm gazeteler.

Sami K.:Biz diğer gazetelerle yarışıyorduk. Daha sonraki yıllarda rekabet alanı genişledi. Televizyon çıktı. Sonra internet... Ne yazık ki yazılı basın olarak biz burada tıkandık. Dünya
ne yaptı? Yazılı basının bulduğu başka yöntemler var. Biri de özgün haber. Kimsenin yapmadığını yapmak. O olayı deşmek. Okuyucuya farklı bir şey sunmak. Bugün yazılı basın için hâlâ geniş bir alan var. Bir de analiz tarafı var bu işin. Ufukları açmak. “Şimdi anladım” dedirtmek.

Doğan H.:Yani gazetecilik ölmüyor, genişliyor, gelişiyor.

Sami K.:Meslekte kalmak istiyorsanız önce çok sevdiğinizin farkına varın. Bu sevgi yoksa ve başka yetenekleriniz varsa, bir dakika beklemeyin. Çünkü bu meslekte müthiş zorluklarla karşılaşacaksınız. Ama bu mesleğin verdiği büyük bir manevi tatmin olacaktır.

Bir de emeklilik zamanını bilen, bekleyen gazeteciler var. Emekliliğini hesaplayan gazeteci mi olur? Bu bir zevk işi, yaşam biçimi.

Doğan H.:50 sene diyoruz. 25 yıldan iki emeklilik eder. Bizimle emeklilik konuşulur mu? Biz iki kere emekli olmuşuz zaten.

“Şortla, parmak arası terlikle işe gelmek laubalilik”

Doğan bey ben bir kere asansörde size parmak arası terliklerle yakalandım...

Doğan H.:Parmak arası terliğe kızarım.

Biliyorum. Hemen açıklamaya başladım, “Valla yukarıda ayakkabılarım var. Odada giyiyorum bunları” diye. Bir yandan da siz her sabah ütülü gömleğiniz, gıcır ayakkabılarınız, pantolon askılarınızla toplantıdasınız ya...

Doğan H.:Ben sadece gazetede parmak arası terlikle dolaşan kızları değil, blue jean’le sahneye çıkıp ödül alanları da hoş karşılamıyorum. Gazeteci dediğin dik durmalı, giyimiyle kuşamıyla herkesi bastırmalı diyorum. Belki ben haksızım. Şortla gelenler var yazın. Şort ve parmak arası terlikler bana laubalilik gibi geliyor. Bunu da söylüyorum.

Yazdınız da zaten.

Doğan H.:Dışarıda isterse yalınayak dolaşsın. İşyerinde işyeri kıyafeti olmalı.

Ercan fotoğrafları çekerken şu topuklularımı da çek de görsünler.

Doğan H.:Tamam, geri alıyorum lafımı.

“Başka kadın olsa çoktan boşanırdı”

10 yıl önceki röportajımızda eşlerimiz en büyük şansımız demiştiniz. 10 yıl geçti. Hâlâ destekliyorlar mı yoksa “E yeter artık, kaç yaşına geldin” mi diyorlar?

Doğan H.:Eşim benim hâlâ en büyük şansım. Başka kadın olsa çoktan boşanırdı. Gezmeye gidemiyorsunuz. Devremülkün var, parasını ödüyorsun, ailece tatil yapamıyorsun. Niye? Çünkü buraya âşıksın. Bu aşkı bırakamıyorsun.

Aşk diyorsunuz sürekli. Öbür kadın gibi. Kıskanmıyor mu?

Doğan H.:Diyorum ya başkası olsa çoktan bırakırdı.

Çocuklar, torunlar yeter demiyor mu?

Sami K.:Benim gözlerim de rahatsız olduğu için çok zorlanarak yazımı yazıyorum. Bazen diyorum ki “Bu yaşa geldim, bunca yıl çalıştım, artık çekileyim... Gezeriz dolaşırız”... Eşim “kesinlikle hayır” diyor. Aynı şekilde kızım ve oğlum da. “Bırakayım” deyince aile korosu “Sakın ha!” diyor. Anlıyorlar ve biliyorlar ki beni mutlu eden bu, hayatımın bir parçası. Bundan vazgeçersem mutsuz olacağım diye düşünüyorlar. Doğrusu da bu.

“Bir amaç taşımak önemli, hele ki bu yaşlarda...”

Ama yani hiç mi emeklilik hayaliniz olmadı? Küçük yere yerleşeceğim, balık tutacağım...

Doğan H.:Benim başkaları için var. Adamı görüyorum; güneşe karşı şezlongda otursa, artık bu işi bıraksa dediğim oluyor. Başkasının emekliliğini düşünüyorum da kendim için düşünmüyorum işte. Bu yaşta bir insanın her gün sabah 9’da buraya gelebilmesi başkaları için marifettir. Bu mesleğe bağlı olmak bu.

Sami K.:Başta ne dedik? Tutku dedik. Bu tutku devam ediyor. Bir amaç taşımak çok önemli bu hayatta. Hele ki bu yaşta yazı yazmak, araştırma yapmak, basın toplantısına gitmek... Bunlar hayatınızı renklendiren şeylerdir. Ben artık bunu beni tatmin eden bir hobi olarak ele alıyorum.

23 Şubat 2020 Magazin Haberleri Bülteni23 Şubat 2020 Magazin Haberleri Bülteni

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber