22.02.2026 - 02:00 | Son Güncellenme:
SEYHAN AKINCI - Selam yerine ilk olarak ne zaman slm yazdığınızı hatırlıyor musunuz ya da ne zamandır ses kayıtlarını 2x hızında dinlediğinizi? Muhtemelen hayır. Ben de hatırlamıyorum. Şairin dediği yere gelmiş gibiyiz: “Ah, kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya.” Kitaplardaki betimlemeleri uzun buluyor, film ve dizileri epeydir atlayarak izliyoruz. Kısaca devir sadede gel devri! ABD’li aktör Matt Damon’ın yaptığı “Netflix, filmlerin ilk 5 dakikasında büyük bir olay olmasını istiyor. ‘Diyaloglarda konuyu 3-4 kez tekrarlar mısınız, çünkü insanlar film izlerken telefonuyla da meşguller’ diyorlar. Bu durum hikâye anlatma şeklimize müdahale etmeye başlayacak” açıklaması ne yaşadığımızın özeti gibiydi. Edebiyata baktığımızdaysa ‘Bitmemiş Okur Çağı’ndan söz ediliyor. Zaman, önceleri edebiyatın en güçlü aracıydı. Bitmemiş okur bu aracı geri çekiyor; hikâye biçimsel olarak yerinde kalıyor ama anlamın oluşmasına imkân tanıyan ortamdan yoksun bırakılıyor. Peki, tüm bunlar anlatıyı nasıl şekillendiriyor? Gaye Boralıoğlu, Ahmet Ümit, Tunç Şahin, Levent Kazak ve Murat Mahmutyazıcıoğlu’na sorduk.
Gaye Boralıoğlu: Hız yazarın da meselesi değil mi?
Yaşadığımız çağın baş döndürücü hızının, internet ve yapay zekâ ile gelen yeni bilgi akış biçiminin, Johann Hari’nin kitabında çok iyi anlattığı gibi çalınan dikkat sorununun insan zihninde yarattığı kısa ve uzun vadedeki deformasyonun edebiyatı nasıl etkileyeceği üzerine tartışmalar yeni başladı ve daha çok uzun süre devam edeceğe benziyor. Şüphesiz ki bu etkileri ilk olarak popüler kültür ürünlerinde göreceğiz. Anlatılar ister istemez daha hızlı, daha yüzeysel olacak. Derinlik için zamana ve sabra ihtiyaç vardır çünkü. Bu noktada ‘Bitmemiş Okur’ kavramını değerli buluyorum. Bu kavramdan bir tür huzursuzluğu, tatminsizliği, metnin ayrıntılarına ulaşmadan, anlatı tamamlanmadan her şeye vakıf olmak isteyen okuru anlıyorum. Biz edebiyatçılar bu çağın araçları ve bu okur zihni karşısında nasıl bir yazma üslubu tutturabiliriz? İnternet sayesinde okurun her an bizimle temas içinde olduğu, neredeyse yazma süreçlerimize eşlik ettiği bir dünya düzeninde okurdan azade bir yazma eylemi olabilir mi? Zaten zamanın ruhu bizi de etkisi altına almıyor mu? Hız, huzursuzluk, tatminsizlik ve yüzeysellik yazarın da meselesi değil mi? Öte yandan ben has edebiyatın ömrü konusunda çok da kötümser değilim. Balzac 1836’da sanayi uygarlığının sanatı yok ettiğini söylüyordu, birkaç sene sonra Stendhal “Parma Manastırı”nı 40 sene sonra Dostoyevski “Karamazov Kardeşler”i yazdı. Popüler kültür elbette zamanın değişimlerinden çok hızlı etkilenir ve zaten de böyle olmak zorundadır ama hokkasını insanlığın kadim mirasına batırarak yazan has edebiyatçının daima var olacağına inanıyorum.
Ahmet Ümit: Hız da yavaşlık da estetik
Ebiyatta olsun, sinemada olsun hız ve yavaşlık estetik kategorilerdir. Eğer eser hıza dayalıysa yani eserin kurgusu, yapısı, içeriği buna uygunsa burada bir sorun yok. Ama o eserde yavaşlamamız gereken bir yerde izleyici, okur dikkatini dağıtacak diye bunu hızlandırırsanız bu eserin hem kurgusal yapısına hem de içeriğine zarar verir. Dolayısıyla da eser izleyicinin ya da sanat tüketicisinin beğenisine kurban gider. Diğer yandan hızlı olan her şey kötüdür diye bir şey de yok. Hız da yavaşlık da birer estetik kategoridir. Herhangi bir dijital kanalda ya da TV’de yayınlanan bir dizinin ne kadar sanatsal olduğu çok tartışmalı. Çünkü çok büyük kitlelere sesleniyorsunuz. Yapımcılar ve TV sahipleri, kitlelerin beğenisi neyse işi oraya çekmeye çalışıyorlar. Sıkıntı buradan kaynaklanıyor. Matt Damon’ın da eleştirdiği sanırım bu.
Levent Kazak: Hızlı tüketim geleneksel anlatıyı parçalıyor
Günümüzün hızlı temposu, hayatımızın her köşesini etkiliyor. Cep telefonunun olmadığı dönemlerde nasıl buluştuğumuzu, navigasyon olmadan gideceğimiz adresi nasıl bulduğumuzu hatırlamıyoruz bile. Tahammül, konsantrasyon her şey değişti. Geçenlerde X’de denk geldiğim bir araştırmaya göre yürüyüş hızlarımız bile değişmiş. Bir zamanlar yavaş yavaş yürüyüp etrafı seyreden insanlar, şimdi aceleyle bir yerlere koşuyor. Sokaklarda daha az duraklıyor, daha az sosyalleşiyoruz. Dikkat dağınıklığı çağında yaşıyoruz ve bu sadece eğlence sektörünü değil, günlük hayatımızı da dönüştürüyor. Bu, sadece fiziksel bir hız değil; zihinsel bir acelecilik. Eğlence sektörü, filmler, diziler, hatta neredeyse edebiyat bile kendini güncelliyor. ‘Bitmemiş Okur Çağı’ sadece kitapları yarıda bırakmakla ilgili değil bence, hikâyelerin yavaş yavaş inşa edilmesine izin vermemekle de alakalı. Zaman, edebiyatın en güçlü aracıydı. Klasik romanlarda sayfalarca süren betimlemeler, karakter gelişimleri, okuyucuyu yavaşça içine çeken bir ritim vardı. Artık tahammül farklı. Hikâye biçimsel olarak var ama anlamın oluşması için gereken zaman ve sabır yok. Hızlı tüketim, geleneksel anlatıyı parçalıyor. Damon’ın sözleri, Netflix’in talepleriyle sınırlı kalmıyor; edebiyatı, yürüyüşümüzü, nefes alışımızı, insan ilişkilerimizi de etkiliyor.
Murat Mahmutyazıcıoğlu: Görüntülerin en vurucu dönemi
Kentlerin büyümesi ve her yere ‘gitme’ eyleminin artık ‘yetişme’ çabasına dönüştüğü bir çağ yaşıyoruz. Bu nereye kadar gider bilemiyorum ama bir hikâyenin nerede, kiminle buluşmasını istediğimiz, yazarların, sonsuz bir çabayla zamanı durdurup ya da yavaşlatıp en derine nasıl inebiliriz kaygısını da etkiliyor elbette. Telefon ekranındaki 10-15 saniyelik görüntülerin en vurucu olduğu bir dönem şu an. TikTok çağı. Orada da anlatılabilir ne anlatılmak isteniyorsa. Dramatik bir hikâyeye dönüşür mü bilmiyorum. Ben hâlâ çağdan kopmayan ama çağa ayak uydurmaktan, en azından yazarken kaçmaya çalışan taraftayım. Tiyatroda herkesin telefonlarına, bilgisayar ekranlarına bir süre bile olsa veda etme sözü almış bir kalabalığa anlatıyoruz derdimizi. Eşlik eden telefon sesleriyle bazen. Ama illüzyon sağlamak için de eski yöntemlerden vazgeçmek gerekmiyor. Ayrıca her şey sadece seyirci için yapılmıyor. Reklam metni değil başka bir şeylerin peşinde olmalıyız sanki.
Tunç Şahin: Yapay zekâya benzemekten korkuyorum
Dijital platformların artışı ve izleyicinin her türlü içeriği internet üzerinden izlemesi, seyirci talepleri hakkında daha önce sahip olmadığımız kapsamlı verilere ulaşmamıza olanak tanıdı. Artık kim hangi diziyi kaçıncı dakikada kapatıyor, hangi kullanıcı dizinin tüm bölümlerini bitiriyor, gerçek zamanlı olarak tespit edebiliyoruz. Sorun burada başlıyor. Karar vericiler üretim süreçlerini tamamen bu verilerin üzerine kuruyor. İçerik üreticiler artık ilk üç dakika içinde seyirciyi hikâyeye sokmak zorunda hissediyorlar. ‘Cold open’ denilen bu sahneleri yazmak zor, bir yerden sonra ister istemez tekrara giriliyor. Pek çok dizi bu nedenle, henüz kim olduğunu bilmediğimiz ve duygusal yatırım yapmadığımız bir karakterin başına gelen sansasyonel bir olayla bir cinayet ya da intiharla açılıyor. Bu cold-open sahnelerden sonra genelde ‘6 ay’ geriye, hikâyenin başına dönüyoruz. Datanın dayattığı bu sahneler, çoğu zaman seyirciyi kendisine bağlayamıyor. Sonunda platformlar, veriyle ölçebildikleri takipçi sayıları gibi metriklere yaslanıyor ve ekranları hep aynı oyuncularla dolduruyor. Veriyi analiz için değil, güvenli şablonlar üretmek için kullanıyoruz. Bu da bizi risk almayan, steril, birbirinin kopyası işlere götürüyor. Sektörde pek çok kişi yapay zekânın insan emeğinin ve aklının yerini alacağından endişe ediyor. Bense insan aklının giderek yapay zekâya benzemesinden korkuyorum. Hikâye anlatımı; mitlerden tragedyalara, romanlardan dizilere uzanan, insanlığın birlikte gördüğü ve birlikte anlamlandırdığı bir rüya biçimiydi. Birlikte izlediğimiz filmler ve diziler aracılığıyla ortak empati geliştiriyor, toplumsal uzlaşıyı ve değerlerimizi birlikte inşa ediyorduk. Artık ortak bir hikâye dinlemek yerine, her birimiz kendi ilgi alanlarımız, değerlerimiz ve inançlarımız doğrultusunda bizi özel olarak şekillendiren algoritmaların sunduğu farklı hikâye akışlarında yüzüyoruz. Sosyal medya denen bu akıntı, en çok öfke, korku ve önyargı gibi karanlık duyguları besliyor. Kendi sesimizi geri veren yankı odaları bizi ortak bir zemine değil, daha parçalı ve yalnız bir dünyaya götürüyor.