Geri Dön

“İnsan eserini paylaşmak ister”

Deniz Akçay’ın ilk yönetmenlik denemesi “Köksüz” bu hafta vizyona girdi. Akçay “Yaparken amacınız bu olmasa bile sizi tatmin eden eserinizin paylaşılması olur” diyor

“İnsan eserini paylaşmak ister”

Deniz Akçay henüz 16 yaşındayken babasını kaybetti. Uzun süre depresyondan çıkamadı. Babasının yakalandığı hastalıkla mücadele etmemesi onu çok yaraladı, öfkelendirdi. Tüm ailesi gibi o da yası kabullenemedi. Bu zor günleri aşmasına vesile olan ise yazma tutkusu oldu. O yıllarda TRT’de yayınlanan “Ayrılsak da Beraberiz” dizisinin senaryosunu yazmaya başladı önce. Ardından “Küçük Kadınlar” ve “Bitmeyen Şarkı” gibi dizilerin senaryosunu da kaleme aldı. Daha sonra kendi ailesinden yola çıkarak bir film senaryosu yazdı ve filmi kendisi yönetti. “Köksüz” gösterildiği her festivalde büyük bir övgüyle karşılaştı. İstanbul Film Festivali’nden Seyfi Teoman İlk Film Ödülü’nü kazandı, Venedik Film Festivali’nde dakikalarca ayakta alkışlandı. “Köksüz” şimdi vizyonda. Filmi vizyona girmeden hemen önce, Berkin Elvan’ın hayata gözlerini yumduğu gün Deniz Akçay’la buluştuk. Hem kendi hikayesini hem de filmini anlattı bize.

“Köksüz” için “acıyla yüzleşme filmi” demek yanlış olur mu?

Ben şahsen “yası tamamlama filmi” demeyi tercih ediyorum. “Acıyla yüzleşmek” biraz daha sert. Yas biten bir şey değil ama yasın tamamlanması gibi bu film.

“Köksüz” nasıl ortaya çıktı peki?

Ben senaryo yazarıyım. Fakat
bu benim ilk film denemem. Bir film çekeceğim diye ortaya çıkmak için “Bunu ben anlatmazsam olmaz” diyebileceğim bir hikaye lazımdı. “Köksüz” böyle bir hikaye. Filmde aslolan, iletişimsizlik ve yası kabullenemeyen aile bireyleri.
Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar bu durumdan kurtulamıyorlar. “Köksüz”ü yazarken şöyle bir amacım olmadı: Ben bir senaryo yazayım ve hayatımın bu evresi sona ersin. Bence “Köksüz”ün bir güzelliği varsa o da hesapsızlığında. Başına oturdum ve bu senaryo çıktı ortaya. Nereden çıktı peki o karakterler? Demek ki yıllarca yazıyormuşum. Sonra da sadece
temize çekmişim.

Babanızın “Sen iyi bir yönetmen olacaksın ama ben göremeyeceğim” dediğini okumuştum.

Thornton Wilder’ın “The Matchmaker” oyununu sahneleyecektik. El ilanları hazırladık. Havalı bir şekilde “Yazan: Thornton Wilder, Yönetmen: Deniz Akçay” yazıyordu. Babam hastaydı ve kurtulacağına dair inancı da yoktu. “Sen bir gün çok iyi bir yönetmen olacaksın ama ben göremeyeceğim” dedi. Aramızda çok saçma bir an oldu. Hava ağırlaştı, istesen kolunu kaldıramayacağın bir hal aldı.

“Mücadele etse öfkelenmeyecektim”

Sizi en çok kıran babanızın mücadele etmemesi mi oldu?

Evet. Şimdi geriye dönüp bakıyorum ve anlıyorum ki benim için mücadele etmesini istemişim. Uğraşsaydı kurtulabilir miydi bilmiyorum. Denemiş olacaktı en azından. Aramızda farklı bir ilişki olacaktı. Öfkeli ayrılmayacaktık.

“Köksüz” çok az salonda vizyona çıktı. Bu sizi rahatsız ediyor mu?

Rahatsız etmiyor ama üzüyor. Herhangi bir üretiminizin sadece size kalması sizi tatmin etmez. Herhangi bir sanatçının “Sadece ben göreyim” diye eser ürettiğini sanmıyorum. Yaparken amacınız bu olmasa bile sizi tatmin eden eserinizin paylaşılması olur. İçinizi bu kadar açmaya -iki ciğerinizi açıp göstermek gibi bir şey bu- cesaret ediyorsanız, “Bana kalsın” deseniz bile bir yandan da “Paylaşılsın da benim üzerimden bu yük gitse” diye düşünüyorsunuzdur. Üzülmemin nedeni eserimin paylaşılmasını istemem, evet. “Köksüz”ün çok az salonda gösterilmesini tek başına “sinema tekeli”ne bağlamak da mümkün değil. Sanatın eğitimin
her evresinde kendisine yer bulamamasından kaynaklanıyor sorun.

Sizin yaşadıklarınızı yaşayanlar bu hikayeden neler öğreniyor?

Yaşadıklarının örtbas edilmemesi gereken bir kusur olduğunu öğreniyorlar. Kusurdan kastım da şudur: Birisini kaybettiğimiz zaman toplumdaki algı onun için üzülmek üzerine şekillenmiştir. Oysa kaybettiğiniz insan birinci dereceden yakınınızsa en temel duygunuz öfke oluyor. “Köksüz”de bunun normal ve insani olduğunu, hasıraltı edilmemesi gereken bir gerçek olduğunu anlattık.

“Annem hiçbir şey içme deyip elime kola verdi”

Senaristliğe nasıl başladınız?

Depresyonda olduğum zamanlar güzel olan tek şey “Ayrılsak da Beraberiz” dizisiydi. Bir gün baktım ki dizi yok. Uzun
bir e-posta attım. İki gün sonra Senarist Birol Güven’den cevap geldi: “Lütfen bu
e-postayı TRT’ye de atın. Katkılarınızı bekliyoruz.” Ben de hem TRT’ye e-posta hem de Güven’e senaryo yazdım. Yine cevap geldi: “Senaryona bayıldım. Ama seçtiğin konu yanlış. Bir konu belirleyelim, yeniden yaz.” Ben tekrar bir senaryo yazdım, gönderdim. Cevap geldi: “Gel paranı al. Senin bölümünü çekiyoruz.” Çantamı topladım İstanbul’a geliyorum. Annem “Beraber gideceğiz” diye tutturdu. Güven’in ofisinin kapısına kadar geldik. Annem “Ben de geleceğim görüşmeye” diyor. Tabii onun kafasında Nuri Alço’ya gidiyorum: İstanbul, televizyon... Bir tartışma yaşandı ama annem kabul etti. Ardından da şunu söyledi: “Çay, kahve, su, kola... Ne ikram ederlerse etsinler içmeyeceksin.” Çantasından da bir kola çıkardı. “İlla bir şey iç derlerse ‘Teşekkür ederim efendim. Benim kolam var’ diyeceksin” dedi. Ben de kolayla gittim.

“Seyfi Teoman Ödülü gelmesin dedim”

Seyfi Teoman İlk Film Ödülü’nü aldığınız zaman aklınıza babanızın sözleri geldi mi?

Festivalde film beğenilmişti. Geri dönüşler de olumlu oldu. En İyi İlk Film ödülünü alabileceğimizi düşünmeye başlamıştık. O gece fuayede beklerken birileri geldi ve “Seyfi Teoman’ın babası burada” dedi. İçimden “Allahım umarım ödül bana gelmez” dedim. Çünkü babamı andığım bir film bu. Çocuğunu kaybetmiş bir adam orada ve ben babasını kaybetmiş bir kızım.
O ödüle sıra geldiğinde “Köksüz” dediler ve benim içimden bir şey koptu.

“Her sene bir film çekeyim diye bir gayem yok”

Filmden para kazanabildiniz mi?

Hayır, filmden para kazanamadık. Yani kâr edemedik. Fakat çok güzel geri dönüşler aldık ve bağlantılar kurduk. “Köksüz”ün yeni bir film yapabilmek için bana tek getirisi de budur.

Peki var mı ikinci film için proje?

Öyle bir proje yok. Her sene bir film çekeyim diye bir gayem yok. Hikaye olursa değerlendiririm ama.

Hikayeniz olsa sinemada mı yoksa televizyonda mı değerlendirirsiniz?

İstediğim hikayeleri televizyonda değerlendiremem. Televizyonun kendi dinamiği, talepleri var.

Dizi yazmak daha zor, değil mi?

Televizyonun fabrikasyon bir dinamiği var. Sinema yazmaktan çok daha acılı ve zor. Çünkü haftada minimum
75 sayfa yazıyorsunuz. Her 10 sayfada bir de “peak” dediğimiz bir zirve yazmak zorundasın. Tartışma, çatışma, ayrılık gibi... Denge kurmak çok zor. Bu yazarı tüketiyor.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber