18.01.2026 - 02:00 | Son Güncellenme:
SEYHAN AKINCI - Televizyonda fragmanı dönmeye başladığı an dikkatimi çekmişti “Vatanım Sensin”... O fragmanda dikkatimi çeken biri daha vardı: Kubilay Aka. O fragmandan tam 10 yıl sonra karşılıklı sohbet ediyoruz. “Fora”da hayat verdiği Cem karakteriyle son dönemlerde kusursuzluk timsali erkek karakterlere inat oldukça sahici. Kubilay’ın oyunculuğu da öyle. Yer aldığı başarılı projeler kadar toplumsal meselelerdeki tavrıyla da ayrışıyor. Sohbet koyulaştıkça anlıyorum ki karşımda oldukça meraklı, çalışkan ve idealist bir genç adam oturuyor. Bugünlerde klarnet çalıyor, evde sütlaç yapıyor ve tadım menülerine katılıyor. Hadi Kubilay Aka’yı biraz daha yakından tanıyalım.

”Hücreler”in ardından “Fora”, ikinci sahne deneyiminiz. “Fora”daki masa metaforundan gidersek o masaya oturma, tekrar sahneye çıkma motivasyonunuz neydi?
“Hücreler”de sahnede en fazla 20-25 dakika kalıyordum. Ben alaylıyım biliyorsunuz, konservatuvarda eğitim almadım bu nedenle de sahne alışkanlığım yoktu. “Hücreler” beni bu konuda inanılmaz eğitti. Etrafım, Engin Günaydın, Cengiz Bozkurt, rahmetli Şinasi Yurtsever gibi usta oyuncular, Nilperi Şahinkaya gibi yetenekli isimlerle çevriliydi. Onlarla aynı sahneyi paylaşırken kendimi çok güvende hissettim. Sahnedeki insanlara sırtınızı yaslayabileceğinizi öğrenmek, bilmek büyük bir güç sağlıyor. Bu yüzden baştan sona sahnede olacağım bir oyunda oynamayı çok istiyordum ve “Fora” geldi. “Fora”da da aynı güveni buldum. Şenay Gürler ve Şerif Erol bizi harika yönlendiriyor, Şükran Ovalı ve Aslı İnandık’la muhteşem bir uyum yakaladık. Tekste güvendim, yönetmenimiz Mert Öner çok yetkin. Artık sahnede baştan sona olmak benim için korku değil, saf bir keyif. Çok güvendiğim bir alanda yine sahnedeyim.
”Fora” bir ailesi hikâyesi. Peki, aile dediğimizde zihninizde nasıl bir fotoğraf beliriyor, aile sizin için neyi temsil ediyor?
Aile benim için sonsuz destek ve güç demek. Ben ailesi tarafından eksik bırakılan bir çocuk değilim; problemlerimiz yok mu, elbette var ama bunları açıkça konuşabilen bir aileyiz. Karşılıklı dürüstçe birbirimize pek çok şeyi söyleyebiliyoruz. Artık 30 yaşına geldim ve son bir yılda ailenin gerçek anlamını daha da iyi kavradığımı düşünüyorum. İnsanın hayatında arkadaşlar, tanıdıklar, iş yaptığı pek çok insan oluyor. Pek çoğuna güveniyorsunuz, ailenizden biri gibi görüyorsunuz birçok şey yaşıyorsunuz ve sonra hayatınızdan çıkıyorlar veya siz çıkıyorsunuz. Ama aileniz hep orada oluyor; vazgeçilmez, eşsiz bir dayanak olarak oradalar. Düştüğünüzde de kalktığınızda da yanınızdalar. Sevgileri koşulsuz ve değişmez. Ne kadar ünlü olursam olayım, ne kadar başarılı olursam olayım, ben hâlâ onların oğluyum. Aile benim için bir defans hattı gibi; önümde duruyor, beni koruyor. Hep güvenli hissediyorum.

Genelde bize sunulan erkek karakterler; yakışıklı, başarılı, zengin ve neredeyse defosuz. Oyunda hayat verdiğiniz Cem ise defosu olan biri. Bunu seçme nedeniniz neydi?
Aslında her karakterde o defoyu tercih ediyorum. Kusursuz, başarılı, yakışıklı kalıbına girmek bana çok doğru gelmiyor. Elbette öyle rolleri de oynarım ama kusur olmayınca karakter kalbimize dokunmuyor. Sadece Cem için de değil, “İnci Taneleri”ndeki Cihan, “Çukur”daki Celasun ve oynadığım pek çok karakter için de aynı şeyi hissettim. Cesur adamların içindeki korkuyu, kırılganlığı göstermeyi seviyorum. İnsanların korkuları var ve bunları göstermek istiyorum. Yazarlar da son dönemde pürüzsüz karakterlerden sıkıldı; seyirci gerçek, kusurlu insanlar izlemek istiyor. Hayat böyle bir şey çünkü, bu pürüzsüzlükten çıkmak beni mutlu ediyor.
“Sokakta yürürken en çok duyduğum ‘İnci Taneleri’ydi”
Cihan’dan söz etmişken “İnci Taneleri” 3. sezonuyla devam ediyor... Bu kadar uzun bir aranın benzeri yok gibi!
Uzun bir ara oldu ama bu süreçte ilginç bir şekilde sokakta yürürken de en çok duyduğum şey “İnci Taneleri” oldu. ‘Ne zaman başlayacak?’, ‘Başlayacak mı?’ sorularına çok sık cevap verdim. Seyircinin beklentisini bu kadar direkt olarak gördüğüm başka bir iş olmamıştı açıkçası. Artık oturmuş olan seyircimize de kendimize de senaristimize de çok güveniyoruz. “İnci Taneleri” kaldığı yerden devam ediyor.
Şimdi Yılmaz Erdoğan’ı az önce Engin Günaydın’ı andık. “Vatanım Sensin”de Halit Ergenç’le oynadınız. Kariyerinize baktığımızda çok güçlü ekiplerin önemli bir parçası olarak şekillenmiş. Bu şans mı yoksa bilinçli bir tercih miydi?
Bu işlerin bana gelmesi bir şans evet ama sonuçta ben de doğru tercihleri yapmak için olağanüstü özen gösteriyorum. Geniş bir ekiple karar veriyorum. Her zaman yeni şeyler öğrenebileceğim insanların olduğu projeleri seçmeye çalışıyorum. Önceliklerimi buna göre sıralıyorum. Çalıştığım yönetmelerde de hep şanslıydım: Çağan Irmak, Ferzan Özpetek, Taylan Biraderler, Abdullah Oğuz, Yılmaz Erdoğan… Daha çok kazanmayı değil daha çok öğrenmeyi, önemli ekiplerin parçası olarak değerli işlerde olmayı tercih ettim. Ben iyi bir takım oyuncusuyum. Normal hatyatımda da spor yaparken de öyleydim. Meslek hayatımda da öyle olmaya çalışıyorum ve bunun bana kazandırdıklarının değerini biliyorum.
2016’da “Vatanım Sensin”le kariyeriniz başladı 2026’dayız. Bu 10 yılın Z raporunu çıkaracak olsanız neler geliyor gözünüzün önüne?
10 yıl inanılmaz hızlı ve güzel geçti. Mesleki anlamda her şeyi deneyimliyorum, kendimi sürekli geliştiriyorum. 10 yıl önce sadece gitar çalabiliyordum, şimdi çalamadığım enstrüman neredeyse yok. Resim yapıyorum, oyunculukta derinleşiyorum, sanatın her dalında kendimi geliştirmek için çaba sarfediyorum. Bugün 30 yaşında daha sakinim; fevri tepkilerim azaldı. İyi-kötü her deneyim beni ben yaptı. Henüz oldum diyemem tabiki ama olduğum noktada kendi açımdan her şeyin sağlıklı ve dengeli ilerlediğini hissediyorum.
Çocukken ya da gençken de yeni şeyler öğrenmek konusunda böyle hevesli miydi Kubilay?
Hevesli olduğum konularda evet, öğreniyorum ama hevesim yoksa kıpırdamam bile.

“En büyük hayalim kuyu kebabı yapmak”
Seyahatlerinizde meraklarınız belirleyici mi o noktayı seçerken?
Seyahatlerimizde Hafsa da belirleyici oluyor. En son Milano’ya gittik. Da Vinci’nin “Son Akşam Yemeği” tablosunu ikimiz de görmek istiyorduk ve Santa Maria delle Grazie kilisesi bu anlamda harika bir deneyimdi. Bunun gibi ortak meraklarımız var. Seyahat ettiğimiz ülkelerin mutfakları konusunda ise benim yönlendirmelerim oluyor. ‘Nerede ne yenir’ bu aralar en büyük ilgi alanlarımdan. Bol bol gezip yeni tatlar deneyimlemeyi seviyorum. Bu nedenle de gideceğimiz rotada restoranları genelde ben belirlerim. Galiba boğazına düşkün olan benim.
Aynı zamanda mutfakta da fena değilsiniz sanırım.
Fena değilim diyelim. Meraklıyım, geçenlerde toprak güveç aldım mesela... En büyük hayalim kuyu kebabı yapmak. Dünya mutfaklarından farklı lezzetler pişirmeyi seviyorum. Bu aralar trüf vazgeçilmezim. Çiğ köfte ise bizim ailede bir gelenek.
Bu merak nereden geliyor?
Baba tarafımdan Adanalıyız. Dedem baş komiserdi. Aynı zamanda kebapçısı vardı. İyi kebap yapan isimlerden biridir. İyi de çiğ köfte yapardı. Sonra İzmit tarafına yerleştiler. Ama Adana mutfağından asla kopmadık. Geçenlerde babam “Yoruluyorum artık çiğ köfteyi sen yap” dedi. Artık çiğ köfteyi ben yapıyorum ailede. Annem de Boşnak, hamur işlerini çok iyi yapar. Bütün yemekleri çok iyi yapar aslında. Yemek bizim ailede önemli, ben de onlardan öğrendiğim yerel lezzetleri ufak ufak gurme seviyesine eviriyorum.
Onu soracaktım. Listeler açıklanıyor Michelin alanlar vs. Sizin merakınızın boyutu ne seviyede? Mesela Michelin yıldızlı lokantalar?
Takip ediyorum ve öğreniyorum. Merak ettiğim şeflerin tadım menülerini deneyimlemek için mutlaka fırsat yaratıyorum.
“Klarnet çalmaya başladım”
Peki, bugünlerde yakın ilişkide olduğunuz enstrüman hangisi?
Değişiyor biliyor musunuz. Bir-iki ay önceye kadar bateriydi; şimdi klarnet çalmaya başladım. Sonraki hedef saz. Bağlama da hoş geliyor. Babamı aradım: “Genlerimizde Romanlık var mı?” dedim. “Niye?” dedi. Dedim ki “Vurmalı ve üflemeli çalgıları çalabiliyorum.” Nasıl bir yatkınlık bilmiyorum ama mesela insanlar bateri çalabilmek için bir sene falan uğraşıyor. Ben ikinci haftada rahat rahat şarkı çıkarabiliyordum. Klarnet, saksafon hızlı öğreniyorum. Bir müzik grubumuz var, birlikte müzik üretmek olağanüstü. Romanlık yokmuş ama yatkınlık var.
Kulağınız çok iyi o zaman...
Evet, kulağım güçlü. Duyduğum her şeye güzel eşlik edebiliyorum. Ailede teyzem müzik konusunda çok iyidir.
Karakalem çalışmayı mı seviyorsunuz? Sulu boya bir şeyler mi?
Sulu boya. Absürt şeyler çizmeyi seviyorum. Ay herkes için beyazsa ben mor yapıyorum. Oyun oynuyorum aslında. Resim yapıyorum derken muhteşem çiziyorum demem ama renkleri çok iyi kullanıyorum.
Sevdiğiniz müzisyenler ya da ressamlar var mı?
Bu ara özellikle Gustav Klimt’in eserlerini çok beğeniyorum, her biri muazzam. Müzisyenler ruh hâlime göre değil de merak ettiğim şeye göre çok değişiyor. Bir ara elektronik müzik çok öne çıkmaya başladı. Blaze dinliyordum. Çok iyi elektronik müzik yapan yerli isimler var onları dinliyordum. Mahmut Orhan’ı çok seviyorum ki Mahmut şu an Türkiye’nin en iyisi elektronik müzik konusunda. Şu aralar biraz daha arabesk gidiyor ilginç bir şekilde. Ebru Gündeş, Sezen Aksu... Orada bir eksiğim olduğunu düşündüm. Çok kaliteli altyapıları var. Müslüm Gürses’in şarkılarını yurt dışında rapçiler çok dinliyor ve şarkılarına uyarlıyorlar. O da hoşuma gidiyor. Ben de dinleyip böyle bir şeyler yapabilirim diye düşünüyorum. Ama dinlemeyi ve yapmayı sevdiğim tarz rap. Liseden beri rap yapıyorum. Onda da Ezhel başı çekiyor. Benim için hep çok iyi.