16.11.2025 - 02:00 | Son Güncellenme:
SEYHAN AKINCI - Nâzım olarak da çıktı karşımıza, Teodor Teya Kray olarak da... Bazen babasını durdurmak için gücünü kullanan bir oğul bazen kızını korumaya çalışan şefkatli bir baba oldu. Bu defa sinemadaki seks furyasının anlatıldığı döneme Aytekin Aktaş karakteri üzerinden bakan “Parçalı Yıllar” filmiyle karşımızda. Üstelik, bu dönem hikâyesi ona Altın Portakal’da En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü getirdi. Yetkin Dikinciler ile bir araya geldik ödülü, o dönemi ve bundan sonra yapmak istediklerini konuştuk.
- Siz dünyaya geldiğinizde Yeşilçam’ın “Parçalı Yıllar”da dendiği gibi yeşili gitmiş çamı kalmıştı. İlkokul çağına geldiğinizde seks filmleri furyası sarmıştı ortalığı. ‘80’ darbesinin ardındansa arabesk dalgası geldi. Kısaca oyuncu olmayı hayal etmemek için tüm koşullar mevcuttu. Neydi bugün sizi Altın Portakallı bir oyuncu yapan itki?
İlkokul-ortaokul dönemime denk gelen yıllar gri karanlık bir dönemi de ifade ediyor. Eğitim hayatımda özellikle fen derslerinde başarısız bir öğrenciyken “Matematikten de nasıl dersi kırarım” deyip tiyatro kurslarına, edebiyat söyleşilerine katılmaya başladım. Felsefe okurken Yıldız Kenter ile karşılaştım. Okulda atölye çalışmaları yapıyordu. F. G. Lorca’nın “Yerma” oyununu çalışırken “Yetkin sen hangi bölümde okuyorsun?” dedi. “Felsefe okuyorum hocam” dedim. “Oyuncu olmak ister misin?” dedi. “Hocam burada oyunculuk gibi bir şey yapmıyor muyuz zaten?” dedim. “Yok yahu bunun okulu var,” dedi. “Ama ben felsefeden memnunum,” dedim. “Felsefeyi evinde de yaparsın,” diye şaka yaptı. “Bu iş sana iyi gelecek, sen de bu işe iyi geleceksin bak,” dedi. Mimar Sinan Üniversitesi’nde tiyatro okumaya başladım. Felsefe okumamdaki itki de merak duygusuydu. Dünyadaki en büyük keşif insanın kendini keşif yolculuğu. Bugün öyle bir iş yapıyorum ki rol için bir hayat keşfederken her seferinde kendimi keşfediyorum.
- Ödül size ne hissettirdi?
Bütün ödül törenlerine katılırken ister ödüle aday olayım, ister ödül verecek olayım içimden geçen cümleler şunlar: İyi ki varız. Orada da aynı şeyi hissettim. O gün adım anons edilmeseydi de ben ödüllü ayrılmış olacaktım. Çünkü ne kadar çok insanın ne kadar çok emek verdiğini biliyorum. Hepimiz ödülümüzü hayal ettiğimiz şeyi beyazperdeye aktararak almış oluyoruz zaten. “Parçalı Yıllar”ın seyirciyle buluşması bizi o kadar mutlu etti ki manevi anlamda bir ödül almıştık ekmek kadayıfı kaymaksız olmaz ödül de kaymağı oldu.
- ”Parçalı Yıllar”da çocukların merak edip sinemaya gittiğini görüyoruz. Ailede bununla ilgili uyarılara maruz kaldınız mı? Çocuk Yetkin’in zihninde nasıl o yıllar?
Tam da ortaokula geçeceğim 12-13 yaşa doğru ergenlik falan çok korunmamız gereken yaşlar. Hem vücudun sana bir şeyler söylüyor biyolojik olarak hem etrafta bir şeyler olup bitiyor hem de gruplar, cemiyetler, örgütler var... “Bütün bunların arasında kendim kalarak nasıl bir şeye ait olabilirim?”in peşinden gidiyor insan. Annemin şu örneğini verebilirim; Şehremini Lisesi’nde okudum, etrafta tehlikeli maddelerin satıldığı bir ortam da vardı. “Annecim bana o kadar güvendin ki ne sordun ne ettin aman sakın falan da demedin. Nasıl başardın bunu?” dedim. “Sen öyle zannet. Sen uyuduktan sonra çorabının içine kadar arıyordum,” dedi. Hiç sormadı ama anne olarak merak etmiş.
“O filmlere hiç gitmedim”
- Siz hiç o sinema salonlarının içini merak etmediniz mi?
Arkadaşlıkta hep konuşulurdu. Ben orada da utangaç biri olduğum için hiç gitmedim.
- Filmin aldığı en büyük eleştiri dönemin asıl bedeli ödeyenleri olan kadınları dışarıda bıraktığı meselesi.
Erkeklerin bu filmdeki başrolüne sebep olan şey kadının varlığı. Kadının cinsel obje olması zaten. Aytekin’in hikâyesini çektik ama dönemin kadınlarının içinden geçilen ateş çemberinde neler yaşadığını hikâye etmenin vazifemiz olduğunu düşünüyorum. Önce ekip arkadaşlarıma sonra da İlkin’in oynadığı Sevgi rolündeki kadınlara teşekkür etmek istiyorum. Onlar çocuklarını büyütmeye, ekmeklerini çıkarmaya, ayakta kalmaya çalıştılar. Filmde yapımcının Aytekin’e söylediği “Bir pavyon kadınıyla da adımız aynı karede olmasın değil mi?” önermesi bunun eleştirisidir. Bütün bunların bilinciyle bu film yapıldı. Aytekin’in buluştuğu Sevgi de bunun dengeleyicisi. Pulat’ın senaryo ve rejisinde de önemli bir yer tutar. Yoksun bırakılmış ve bahsedilmemiş değil.
- ”Parçalı Yıllar”da Hasan Tolga Pulat, “Palamut Zamanı”nda Çağan Irmak, sinemamızın yok saymaya çalıştığı dönemi hatırladı. Bu bir tesadüf mü?
İçinden geçtiğimiz her dönem yeni dertleriyle birlikte, bunların da anlatılma araçlarıyla geliyor. O gün Yeşilçam’ın beyazperde de yaptığı ve ticari olarak ayakta kalmaya çalıştığı şeyleri bugün ekranda başka türlü bir pornografiyle görüyor olabiliriz. Bunlardan etkilendiğimiz bir dönemi yaşıyor olabiliriz. Ahlak, ahlak diye diye ahlakın anlamını yitirmiş olabiliriz. Belki de bunun tartışılma zamanlarıdır. Pulat’ın senaryosunun yıllar öncesinden varlığını biliyoruz. Güzel bir tesadüf diyebiliriz.
“Kızım hep yol göstericim olacak”
- Kızınız Lal için “Küçük kız çocuğu varlığıyla bir bilge kişi benim için” demiştiniz son söyleşimizde. O küçük kız biraz daha büyüdü, okullu oldu. Neler öğretiyor size?
Hâlâ aynı şeyi hissediyorum. Çoğalarak gidiyor bu iş. Hayatımın sonuna kadar onun babası olacağım, ondan büyük olacağım ama o hep benim öğreticim, yol göstericim, ışığım olacak. Çünkü yeniyi çok seviyorum. Bu yeni de benim büyük bir sevgi ve aşkla yaptığım bir şeyse daha nereden öğreneceğim, bilge kişiyi bulmuşumdur evimde. Onun da gözünün içine bakıyorum. Benim yapmam gereken tek şey, yolculuğunda ona eşlik etmek. Bazen insanların bu şansları olmayabiliyor. Sonsuz değil ya hayat... Kendime oyuncu olarak iyi bakıyorum ama kızıma da uzun uzun eşlik edebilmek için iyi bakmaya çalışıyorum.
- Birlikte yapmayı en sevdiğiniz şey ne?
Birlikte oynamak, kitap okumak, espiri yapmak. Lal çok komik bir kız. Kızım bizi çok güldürüyor. Böyle bir şeyi nasıl yapabildiğine, bu düşünsel katmana nasıl ulaşabildiğine şaşarken kendimize diyoruz ki “E biz de böyleydik, armut dibine düştü.” Matrak bir aileyiz. Ben hayata espiri yapmak için yaklaşmıyorum espirisi kaçıyor o zaman. Ciddiyetimle gülüyorum ve güldürüyorum insanları. Bütün çocuklar büyüklerine öğretecek. “Gençlerin kırk fırın ekmek yemesi lazım” demek yerine insanların yeniye yer açması lazım.
“Gençlere tavsiye almamalarını tavsiye ederim”
- Genelde yaş ve görüntü hep kadınlara sorulur ama size baktığımızda hiç yaşlanmayan biri var karşımızda. Bunun bir sırrı var mı?
Sırrım falan var mı bilmiyorum. Bunun için çok sıra dışı bir çaba sarf etmiyorum, öyle bir amacım da yok. Sadece mesuliyetlerim var; var olan kostümlerime girebilmek, doğru uyuyup zinde bir ruhla ve bedenle setime, oyunuma gidebilmek gibi. İşimi çok seviyorum, değer veriyorum çünkü. Bütün bunlara çaba sarf ederken belki bu beni zinde tutuyordur.
- Özellikle şöyle beslenirim, şunu yemem, spor yaparım gibi...
Yok çok iştahlıyım, her şeyi yerim içerim. Tavsiyeyle de bir şey yiyip içmem. Gençlerle buluşmalarımızda da “Oyunculara bir şey tavsiye eder misiniz?” diye sorarlar. Tavsiye almamalarını tavsiye ederim diye yanıtlıyorum. Kendimizi dinledikçe hayat bize iyi geliyor.
- Peki, yaş almak korkutuyor mu sizi? 60’lara yaklaşmanın tedirgin eden bir yanı var mı?
Hiç. Anneannem yaşını da paranı da sayma bereketi kaçmasın derdi. Hakikaten rakamlarla işim yok. Dolayısıyla unuttuğum için iyi geliyor olabilir.

“Bir söyleşiye sığmayacak kadar derdim var”
- Kariyerinize baktığımızda âdeta kusursuz bir resim çıkıyor karşımıza. Bu “kusursuzluk” bir inşa süreci miydi yoksa sadece şanslı mıydınız?
Şansız olur mu? Ama ben bunun için ne plan, ne program yaptım. Hiçbir şeyi tasarlamadım, hiçbir şeyi inşa etmeye çalışmadım daha doğrusu karakter yaratmaktan başka bir inşaatım yok. Ama o doğrultusuz, içsel hissiyatsız olacak bir şey de değil. Bir strateji, taktik olmayabilir ama her şeyde yapılmaz kardeşim. İçimizden geçen her söz her yerde söylenmez gibi basit bir denklem bu. Oturmanın da kalkmanın da bir adabı vardır ya bazı şeyleri yapıp yapmamanın da bir adabı var. O da kendinize hesap verebilme ölçütüdür. Kendiniz için o hesaplaşmayı yapabildiğiniz sürece de kimseye hesap vermek zorunda değilsiniz. O zamanda rahatlıkla canım öyle istedi diyebilirsiniz çünkü canınızı vermişsinizdir.
- Bunca başarıdan, tırnak içerisinde konforlu bir yere geldikten sonra şunu da yapmak isterim dediğiniz ne var?
Ben hâlâ yok sayılan, ötelenen “Aman şimdi oraya dokunmayalım,” denen tabu mevzular var ya dünyada ve ülkemizde onların içinden, dokunmayalım diyenlere de hiç hissettirmeden dokunabilmiş bir rol oynamak isterim. Şu anda mesela bir söyleşiye sığmayacak kadar derdim var. Konfor dediğiniz için o cümlenize geri dönmek istiyorum. Konforu hiç ama hiç sevmiyorum. Asla koltuğa yayılmayı sevmiyorum, ucuna ilişmeyi seviyorum. Yemeği karnımı doyurmak için yemiyorum, ağız tadıyla yemek istiyorum. Her şeyi de ağız tadıyla yapmak istiyorum. Bu tadın eksik olmaması için hayattan kopmam mümkün değil. Benim uzanmam mümkün değil. Ben ilişeceğim bir yerlere, güç toplayacağım, devam edeceğim. Benim için konforlu hayat çarkların döndüğü, çalıştığım, emek verdiğim ve emeği de paylaştığım bir hayattır.