07.12.2025 - 02:00 | Son Güncellenme:
Hasan Nadir Derin Mary Shelley’nin ilk kez 1818’de, isimsiz olarak basılan, Shelley’nin kadın bir yazar olarak, adını ancak sonraki baskılarda kapağa yazdırabildiği “Frankenstein” romanı, gotik edebiyatın en önemli eserlerinden biri olmasının yanında, toplumsal hafızamıza işlemiş bir eser. Frankenstein denince, hemen herkesin kafasında bir imge canlanır. Hatta, romanı okumamış olsalar da çocuklar bile Frankenstein’ın canavarına aşinadır. Bunun nedeni de elbette romanın beyazperde uyarlamaları. Sessiz sinema döneminden itibaren, Frankenstein romanı pek çok filme de ilham kaynağı olmuştur. Sinema tarihinde, 1910 yılındaki 16 dakikalık kısa filmden günümüze kadar onlarca Frankenstein uyarlaması görürüz. Bunların yanına canavarın bir karakter olarak gözüktüğü filmler ve dolaylı uyarlamaları da katarsak, yüzlerce de diyebiliriz. Guillermo del Toro’nun uyarlaması herkesin dilindeyken 2026’nın mart ayında, Maggie Gyllenhaal yönetmenliğindeki “The Bride/Gelin”in yolda olduğunu da ekleyelim. Yepyeni bir “Frankenstein” bizi beklerken sinema tarihindeki belli başlı örneklere bakalım.

Frankenstein (1931)
İşte herkesin zihnindeki Frankenstein’ın canavarı imgesinin kaynağı olan film. Boris Karloff’un canlandırdığı canavar, köşeli kafası, yüzündeki dikiş izleri ve boyundaki vidalarla ikonik bir görüntüye sahiptir. Bu görüntü dışına çıkan uyarlamalar da oldu ama bu filmle oluşan imgeyi, toplumsal hafızadan silmek mümkün değil. Belki de sinemanın etkisinin en büyük örneklerinden biri. O dönem, pek çok klasik korku figürünü bir film serisine çeviren Universal Stüdyoları, Frankenstein’ı da yönetmen James Whale’e teslim etmiştir. Whale, canavarı hem korkutucu hem de trajik bir figür olarak çizer. Kötü şeyler yapsa da bunun farkında değildir. Bugünden bakınca, yaklaşık 100 yıl önceki bu film, biraz naif gelebilir ama o dönem, bazı sahnelerinin çok sert bulunduğu unutulmamalı.

The Curse of Frankenstein / Frankenstein’ın Laneti (1957)
Sinema tarihinin en önemli korku filmi stüdyolarından biri, Hammer Films. “Frankenstein’ın Laneti” de bu stüdyonun simge filmlerinden biri. Bu kez canavarı, bir başka efsane isim, Christopher Lee canlandırıyor. Frankenstein olarak da Peter Cushing’i izliyoruz. Bu kez gerçek anlamda bir korku filmi ile karşı karşıyayız. Fisher, Hammer’ın ilk renkli filmi olan bu yapımda, kan göstermekten hiç çekinmez. Filmin renkli olmasının bir nedeni de kan kırmızısını, perdeye yansıtabilmektir zaten. Film önceki uyarlamaların derinliğinden yoksun olsa da karakterlerini birer korku figürüne çevirmesi ile önem taşır.

Young Frankenstein / Genç Frankenstein (1974)
FrankensteIn romanı, pek çok kez komedi olarak da uyarlanmıştır. Mel Brooks’un filmi, bunun en popüler ve en iyi örneklerinden biri. Sinema tarihini çok iyi bilen Brooks, hem çok eğlenceli hem de merakla izlenen bir yapıma imza atar. Brooks’la birlikte senaryoyu yazan Gene Wilder, karşımıza Frankenstein olarak çıkar ama meşhur Victor Frankenstein’ın genç torunudur bu kez. Başta, dedesi ile aynı yoldan gitmek istemese de sonuçta kendisini onun deneylerini devam ettirirken bulur. Bugün, sinema tarihinin en iyi komedilerinden biri olarak kabul gören film, üzerinden 50 yıl geçmiş olmasına rağmen tazeliğini korur.

Mary Shelley’s Frankenstein (1994)
Sinema tarihinde pek çok Frankenstein olsa da çoğu kaynak kitaptan epey uzaklaşmıştır. İngiliz tiyatrosundan gelen ve o yıllarda özellikle Shakespeare konusunda uzmanlaşan Kenneth Branagh, filmin adına da Mary Shelley’yi ekleyerek, romana sadık bir uyarlama yapacağının sinyallerini verir. İngiliz edebiyatına yakınlığı ile bunu en iyi yapabilecek kişilerden biridir. Zaten yapımcı Francis Ford Coppola ve canavar olarak projeye dahil olan Robert De Niro tam da bu nedenden dolayı, onu seçmişlerdir. Frankenstein rolünü de üstlenen Branagh, Shakespeare esintileri de taşıyan, canavarın trajik boyutunu ön plana çıkaran bir uyarlamaya imza atar. De Niro’nun performansı çok başarılı bulunur ama film beklendiği kadar ilgi görmez. Yine de hâlen romana en sadık uyarlama olarak anılır.

Frankenstein - National Theatre (2011)
Burada kuralımızı biraz bozalım ne de olsa İngiltere dışındakiler bu yapımı sinemada izledi diyerek ve bir tiyatro uyarlamasını ele alalım. Zaten oyunun yönetmeni de sinema filmleri ile tanıdığımız Danny Boyle ve eseri son derece sinematik bir sahne anlayışı sergilemiş. Görkemli dekorunun yanı sıra, oyunun en fazla öne çıkan tarafı oyuncu performansları. Benedict Cumberbatch ve Jonny Lee Miller başrollerdeler. Frankenstein ve canavar rollerini dönüşümlü olarak canlandırıyorlar. Bazı temsillerde Cumberbatch canavar oluyor, bazılarında Miller. Bu da Frankenstein ve canavarının, bir madalyonun iki yüzü olduğunu vurguluyor âdeta. Her iki versiyonu da izlemek, aynı role farklı oyuncuların nasıl yaklaştığını görmek açısından da çok ilginç.

Frankenstein’ın Gelini (1935)
1931’deki filmin başarısı, devam filmlerinin de yolunu açar. Canavara yine Boris Karloff’un hayat verdiği film, bu kez hikâyeyi derinleştirir, canavarın giderek bir bilinç kazandığını gösterir ve onu daha da trajik hâle getirir. Her ne kadar romanda canavara bir eş yapılmasa da bu ihtimalin yolu açılmıştır. Film, bunu gerçekleştirirken, Gelin için de canavar kadar olmasa bile, zihinlere işlenen bir imge oluşturur. Filmin en ilginç noktalarından biri de Mary Shelley’yi ve romanın yazımını filme dahil ederek, meta bir anlatım kurması, bu anlamda çağının ötesinde bir dokunuşta bulunması, üstelik Elsa Lanchester’ın hem Shelley’yi hem de Gelin’i canlandırmasıyla farklı okumalara da yol açmasıdır. “Frankenstein’ın Gelini”, bugün sinema tarihinin en iyi devam filmlerinden biri olarak kabul edilir.