29.03.2026 - 02:01 | Son Güncellenme:
BURÇİN S. YALÇIN - Edebiyatta ve sinemada bazı karakterler vardır ki, zamanla eskimek, yıpranmak şöyle dursun her yeni yorumla biraz daha güçlenir, küllerinden yeniden doğarlar. Drakula, bu ölümsüz figürlerin en ölümsüzüdür. Karanlıkla cazibenin, korkuyla baştan çıkarmanın ince çizgisinde yürüyen bu karakter, yalnızca bir korku unsuru değil, aynı zamanda kültürel bir aynadır. Onun hikâyesi, anlatıldığı her eserde o dönemin korkularının, arzularının ve ahlaki sınırlarının yeniden yazıldığı bir metne dönüşür. Drakula’nın doğum yılı aşağı yukarı sinemanınkiyle aynıdır. Bu köhne aristokratın macerası Bram Stoker’ın 1897 tarihli romanıyla başlar. Viktorya dönemi İngiltere’sinin bastırılmış korkularını ve bilinçaltını yansıtan bu eser, aslında yalnızca bir vampir hikâyesi anlatmaz. Cinsellik ile bastırılmışlık arasındaki gerilim, yabancıya duyulan tedirginlik, bilim ile itikat arasındaki çatışma, köhnemiş aristokrasi ile halk yığınları arasındaki keskin uçurum, sömüren ile sömürülen arasındaki güç mücadelesi… Tüm bu katmanlar, Drakula’yı edebi anlamda derinleştirirken, onu çağlar ötesine taşır. Gelgelelim, Drakula’yı asıl kalıcı kılan unsurların başında, onun kan emiciliğinin taşıdığı simgesel anlam yatar. Vampir, yalnızca bireylerin kanını değil, aynı zamanda onların yaşam enerjisini, iradesini ve kimliğini de sömürür. Bu yönüyle Drakula, tarih boyunca farklı biçimlerde karşımıza çıkan bir “sömürü” metaforuna dönüşür: Aristokrasinin alt sınıflar üzerindeki tahakkümünden modern kapitalizmin görünmez sömürü gücüne kadar uzanan geniş bir çağrışım alanı yaratır.

En karizmatik Drakulalar
Drakula’nın sinemaya geçişi bu ölümsüzlüğü pekiştirmiştir. İşin ilginç yanı ilk sinema uyarlaması telif hakkı sorunları nedeniyle Murnau’nun “Nosferatu”su ile olmuştur. Her ne kadar “Nosferatu”nun hikâyesi neredeyse birebir Drakula’nın seyir çizgisini takip etse de zamanla Kont Orlok kendi mitini, uyarlamalarını ve hayran kitlesini inşa etmiştir. Kont Drakula ile Kont Orlok aynı madalyonun iki ayrı yüzünde yer alsalar da bu madalyonun Nosferatu yüzü başka bir yazının konusu. 1922’de “Nosferatu” ile başlayan görsel serüven, bambaşka bir isimle de olsa Drakula’yı gölgelerin içinden çıkarıp kolektif belleğe kazıdı. Ardından 1931’de gelen Béla Lugosi yorumu, karakterin aristokrat, hipnotik ve neredeyse romantik yüzünü bir prototip olarak ortaya koyar. Yıllar içinde Christopher Lee’nin daha vahşi ve karizmatik Drakula’sı, Gary Oldman’ın melankolik ve trajik yorumu en ünlü temsiller olarak hafızalara kazındı. Atıf Kaptan’ın ağır abi duruşlu, Nicolas Cage’in dalgacı ve emprovize, Leslie Nielsen’in absürt ve sakar versiyonları gibi envai çeşit başka temsiller de oldu. Udo Kier’den Jack Palance’a, Peter Fonda’dan Gerard Butler’a, Thomas Kretschmann’dan Lon Chaney’ye sinema tarihinin dört bir yanına yayılmış onlarca aktör en karizmatik duruşlarını pek çok filmde Drakula için sergilediler.

Tüm kötücüllüğüne rağmen sevilir
Drakula miti günümüzde de dönüşmeye devam ediyor. Bu hafta vizyondaki Luc Besson imzalı “Dracula: A Love Tale”, bu figürü Caleb Landry Jones’un tuhaf, kırılgan ve dengesiz bedeninde yeniden yorumlama çabası olarak göze çarpıyor. Besson’un yaklaşımı, Drakula’nın korku unsurlarından çok, onun trajik ve romantik yönüne odaklanıyor. Bu tür modern yorumlar, karakterin sadece bir “canavar” değil, aynı zamanda kayıp, aşk ve yalnızlıkla yoğrulmuş bir figür olarak da okunabileceğini hatırlatıyor. Ancak bu romantizasyonun altında, yine aynı temel gerçek yatıyor: Drakula’nın varlığı, her zaman bir başkasının yaşamından beslenmeye muhtaç! Bugün Drakula’nın hâlâ güncel olmasının, tüm kötücüllüğüne rağmen sevilmesinin nedeni, belki de onun kesin bir anlama sahip olmamasıdır. O, her dönemde yeniden yorumlanabilen bir “kimliksizlik” taşır içinde. Bazen aristokrat bir canavar, bazen trajik bir âşık, bazen de sistemin dışına itilmiş bir yabancı olarak karşımıza çıkar. Modern sinemada bile bu çok katmanlı yapı korunur; bu figür geçmişten günümüze daha az korkutur, daha çok düşündürür.

Cesur denemelerden biri: “Drakula İstanbul’da”
Pek çok ülke Drakula’yı kendi kültür ve geleneğine uyarlamıştır. Hatta birkaç sene önce Şilili Pablo Larraín “El Conde” ile diktatör Pinochet’yi karşımıza Drakula’nın bir çeşitlemesi olarak çıkardı. Bu filmlerin her biri, aynı figürü yeniden tanımlar ama özünde değişmeyen bir şey vardır: Drakula, insanın karanlıkla kurduğu ilişkinin simgesi olduğu kadar, aynı zamanda başkalarının yaşamı üzerinden var olmanın etik gerilimini de temsil eder. Onun varlığı, bir başkasının eksilmesiyle mümkün olur; bu da karakteri yalnızca korkutucu değil, aynı zamanda rahatsız edici derecede “tanıdık” kılar. Bu evrensel figürün en ilginç yolculuklarından biri ise hiç şüphesiz Türkiye’de gerçekleşir. Yakın zamanda Sinematek tarafından kopyası yenilenen ve gösterilen 1952 yapımı “Drakula İstanbul’da”, yalnızca bir uyarlama değil, aynı zamanda kültürel bir yeniden yorumdur. Romanın hikâyesini İstanbul’a taşıyan bu film, Drakula’yı yerel bir bağlama oturturken, onun evrensel çekirdeğini korur. Boğaz’ın sisli geceleri, ahşap konakların gölgeleri ve şehrin tarihsel dokusu, Drakula mitine bambaşka bir atmosfer kazandırır. Bu versiyonda korku, sadece bilinmeyenden değil, tanıdık olanın içindeki yabancılaşmadan doğar.

Bununla birlikte, Drakula’nın “kan emici” doğası, burada daha somut bir toplumsal metafora da dönüşür: Şehrin içinde dolaşan bu figür, âdeta bir asalak gibi, bulunduğu çevrenin enerjisini sessiz ve derinden tüketir. “Drakula İstanbul’da”, Türk sinemasının erken dönem cesur denemelerinden biri olarak dikkat çekiyor. Batılı bir gotik figürün alaturka bir sinema diliyle yeniden yorumlanması, o dönemin sinemacıları için önemli bir meydan okumaydı. Yönetmen Mehmet Muhtar ve Drakula rolündeki Atıf Kaptan bu filmle bunu başarmıştır. Film, teknik anlamda sınırlı imkânlarla çekilmiş olsa da atmosfer kurma becerisi ve anlatıdaki adaptasyon zekâsıyla hâlâ konuşulmayı hak eden bir yapıt. Bu yönüyle Drakula’nın sadece bir korku figürü değil, aynı zamanda kültürlerarası bir köprü olduğunun en güzel kanıtlarından biridir.