Geri Dön

“Önemli olan kaç kere düştüğün değil, kaç kere kalktığındır”

Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir: “Bir işçi ailesinden geliyorum, okulda çok zorluk çektim. Kapılar önümde kendiliğinden açılmadı”

“Önemli olan kaç kere düştüğün değil, kaç kere kalktığındır”

Almanya doğumlu 43 yaşındaki bu genç adam, Alman siyaseti içindeki klişelere hiç uymuyordu. İşçi ailesinden gelen bir geçmişe, “Anadolu kökenli Müslüman bir Türk göçmeniyim” diyen bir yüreğe sahipti. 16 yaşında üye olduğu Yeşiller Partisi’ne bir gün eşbaşkan seçilme hayalini kurmamıştı bile. İdealleri için yaşayan, savaş karşıtı, çevreci, kimi zaman kulağı küpeli, kimi zaman bakanların karşısında yüreği öfkeli, haksızlıklara karşı direnen, bazen de hiç ummadık noktalarda, çok insanca hatalar da yapabilen biriydi.
Cem Özdemir Berlin’deki Yeşiller Partisi Merkez Binası’nın üçüncü katındaki mütevazı odasında bizi beklerken; biz de kış ayında bulmanın imkansızlığı içinde, partinin sembolü olan günebakan çiçeği peşindeydik. Gezmediğimiz dükkan kalmamıştı. Bindiğimiz taksinin şoförüne “Yeşiller Parti Merkezi” diye istikamet verdiğimizde aldığımız yanıt ilginçti: “Anladım, bizim Cem Özdemir’e gidiyorsunuz. Benden de selam söyleyin. Obama siyahların, Cem de biz Türklerin dünyadaki yeni umudu oldu.”


“Ben Müslüman, karım Hıristiyan, nikah memurumuz Musevi”
Federal Parlamento üyeliğinden Avrupa Parlamentosu’na, şimdi de Yeşillerin Eşbaşkanlığı’na uzanan bir başarı öykünüz var. Kariyerinizdeki bu gelişimi siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kariyerim sadece çıkıştan ibaret değildi, inişli çıkışlı bir kariyerim oldu. Başlangıçta, okul hayatımda sorunlar yaşadım. İlkokul dördüncü sınıfa kadar Almancam çok kötüydü. Yetiştiğim bölgenin şivesiyle konuşup yazdığım bir Almancam vardı. Bu nedenle de ilkokul beşte beni en kötü okula gönderdiler. Lisede çok çalışıp tekrar düz liseye geçtim. Ve fark derslerimi verip üniversiteye girdim. Gençler çoğu zaman “Cem Özdemir akademisyen bir aileden geliyordur, liseyi en iyi notla bitirip gidip üniversite okumuştur” diye düşünüyorlar. Sonra benden gerçekleri öğrenince “Vay be o da bizim gibi okulda zorluk çekmiş, onun da anne-babası işçi ailesiymiş, okulu zar zor bitirmiş” diyorlar. Sonra Federal Meclis için Eyalet Meclisi’nde seçilmemem de benim kariyerimde düşüş olmuştur. Bu da insanlara şunu gösteriyor, Cem Özdemir için bütün kapılar onun önünde kendiliğinden açılmıyor. Çok sevdiğim bir deyim vardır: “Önemli olan hayatta kaç kere düştüğün değil, kaç kere kalktığındır.”

Nasıl bir aileniz vardı?
Annem İstanbul’dan, babamsa Tokat-Turhal’daki bir Çerkez köyünden geliyor. Biz aile içinde bile farklı Türkiye’leri yaşadık. Annem liseyi bitirmiş, İstanbul’da Kapalıçarşı’da çalışmış bir hanımefendi, babam ise üç sene ilkokula gitmiş, babası ölünce eğitimini yarıda bırakmış. Dolayısıyla ikisi de Türkiye, ister kırsaldan gelsin ister büyük kentten. Kültürel dokusu, dinsel ve etnik farklılıkları ile, tarihsel ve sınıfsal özellikleriyle çok farklı ve dinamik bir ülke. Ben bu yelpazenin içinde hepsinden bir şeyler öğrendim. Annem bir Cumhuriyet kadını olduğu için onunla Türkiye’nin Cumhuriyet kazanımlarını, insanların eşitlik ilkesini, tarihini öğrendim. Annem bunun içinde, 6-7 Eylül olaylarını canlı yaşayan bir insan olarak, kara lekeleri de anlattı. Babam ise bana hep özgürlüğe ve insanların eşitliğine olan inancını aşıladı. Aynı zamanda bu ülkede doğdum, büyüdüm, öğretmenlerim, arkadaşlarım, gençliğim hep burada şekillendi. Türk kökenli bir Almanım.

Eşiniz Pia ile nasıl tanıştınız?
Klasik gazeteci-siyasetçi ilişkisi olarak başladı. Bir gün ben bir röportaj vermeye onun çalıştığı radyoya gittim. Onun şefi durumundaki kişi benimle görüşecekti. Yanımdaki Yunan asıllı asistanım Yorgo’ya “Şu şefle konuş da bu röportajı o değil, bu gazeteci kız yapsın” dedim, Pia’yı göstererek. Yorgo ilk başta tepki gösterdi, “Ya ben bunu nasıl anlatırım” falan dedi. Ben de “Bul bir yolunu” diye ısrar ettim. Sonunda söyleşiyi Pia’ya yaptırdık.

Seçimin sonuçlarını eşiniz Pia Castro ile nasıl yaşadınız?
Sonuçların açıklanacağı ana kadar Pia ile göz gözeydik. Ardından sonuçlar okundu ve önümde önce bir basın duvarı onun arkasında partili arkadaşlarımın tebrik etmek için oluşturduğu ikinci bir insan grubu vardı. Pia ise uzaktan bana sevgiyle bakıyordu. Salon çok gürültülüydü, herkes Almanya tarihinde bir ilk falan diye çok hoş tepkiler gösterirken, Pia’ya işaret ettim ve “Seni arıyorum, telefonuna bak” dedim. Yani ilk görüşmem karımlaydı ve çok duygusal bir konuşma oldu. Aradaki onlarca insana rağmen Pia ile birbirimize ulaşmış ve bana her zaman destek olan eşimle bu özel anımı paylaşmıştım.

Evlenme teklifini nerede yaptınız?
Pia ile birlikte Arjantin’e gitmiştim. Ailesi orada yaşıyordu, onlarla çok güzel bir eğlence ortamında tanıştım. Ve kendilerine kızlarını sevdiğimi ve onunla evlenmek istediğimi belirterek kızlarını istedim. Yani Almanya’da tanıştık, Arjantin’de evlenme teklif ettim, Amerika’da evlendik.

Neden Amerika’da evlendiniz?
Biz aslında Almanya’da evlenmeyi planlıyorduk ancak çok zorluk çıkarıldı. Pia’nın daha önce evlenip evlenmediğini belgelemesi istendi. Arjantin Konsolosluğu “Almanlara söyleyin, bizde böyle bir kağıt verilmez. Bunu Arjantin’e soracaklarına, Pia Castro’ya sorsunlar. O bilir daha önce evlenip evlenmediğini” diyerek bizi gönderdi. Tabii ki bu durumu Alman tarafına anlatmamız mümkün olmadı. “İki insan birbirini seviyorsa evlenmek neden bu kadar zor?” dedim, çok kızdım. Sonrasında ABD’ye gittik, orada internete bakarken “ABD’de evlenmek ister misiniz?” diye hoş bir soru gördüm ve ümitsizce müracaat ettim. Bana ilk gelen soru “Nerede evlenmek istersiniz?” oldu. Acaba ne demek istiyor falan diye düşünürken memur tekrarladı: “Kilisede mi, ormanda mı, otelde mi? Nerede evlenmek istersiniz?” Böyle deyince, anladım ki hizmet kültürüne geçmiştik işte. Yeşil bir politikacı olarak “Nehir kıyısında evlenebilir miyiz?” dedim. Çok sade ve güzel bir törenle Pia ile birbirimize, kocaman bir ağacın altında evet dedik. Bu nikah adeta dinlerin buluşması gibi oldu. Çünkü ben Müslüman, Pia Hıristiyan, nikahı kıyan memur ise Musevi idi.

Aşk hayatınız nasıl gidiyor?
Ben şuna hep inanmışımdır: Duygusal hayatınız yolunda değilse, işinize mutlaka yansır. O nedenle içinde yaşadığımız şu stresli, yoğun ortamda aile değerleri çok önemli. Çocuğumla ve eşimle birlikte evimizde kapımızı kapatıp birlikte olduğumuz zamanlar, benim için en büyük mutluluk. Ailemle birlikte olmak benim için bir görev değil. Tam tersine onlarla birlikte olduğum anlarda kendimi daha güçlü ve daha farklı bir bilinçte yaşıyorum.

Evdeki iş paylaşımını nasıl yapıyorsunuz?
Mutfakta birimiz yemeği hazırlarken diğerimiz çocukla ilgilenir, masayı hazırlar. Günün sohbetlerini yaparız. Vejetaryen olduğum için Akdeniz mutfağını çok severim, Pia da kısa sürede çok lezzetli yemekler hazırlar. Alışveriş, kızımızın doktor kontrolleri, evin düzeni konusunda ben de aileme her türlü desteği veriyorum. İnsan isterse küçücük zamanlarda bile, aslında karşısındakini mutlu eden büyük işler başarabilir.

Yeni hedef: Kabinede Türk kökenli kadın bakan

“Bir gün kabinede yer alırsam, şov yaparcasına Kur’an üzerine yemin etmeyi şahsım adına doğru bulmuyorum”

Almanya’da kabinede bir Türk kökenli kadın bakan teklifi de ilk sizden geldi.
1994’te Federal Meclis’e seçildiğimde o zaman ilk kez işçi ailesinden gelen göçmen kökenli birisi seçilmişti denilirken, bugün artık CDU partisi de dahil pek çok göçmen kökenli arkadaşımla birlikte meclislere girdik. Bundan sonraki hedef hükümete girecek, kabinede yer alacak bir bakanın çıkması ve bu bakanın bir kadın olmasıdır. Çünkü hem Almanların kafasındaki Türk kadınlarına yönelik önyargıların değişmesi, hem de bu ülkede yaşayan genç kızlarımıza örnek olması açısından bu süreci çok önemsiyorum.

Türkçenin Almanya’da kabul görmesi konusunda yaptığınız açıklama tepkilere neden oldu...
Almanya’nın resmi dili Almancadır. Hiçbir zaman bunun aksini söylemedim, söylemem de mümkün değil. Ama “Burada 3 milyon Türk vatandaşının varlığı da bir esastır ve Fransızca, İngilizce, İspanyolca gibi Türkçe de, Alman okullarına ikinci yabancı dil olarak giremez mi?” diye bir soru sordum. Bu soruyu doğru anlayanların yanı sıra yanlış anlayanlar da çıktı ve kıyametler koptu. Gelen tepkilerde “Cem Özdemir, Almanca yerine Türkçe öğrenilsin istiyor” demeye başladılar. Yanlış anlamak isteyenlerin konuya nasıl baktıklarının bir göstergesidir bu sonuç. Ama aynı zamanda daha da önemlisi topluma bu soruyu sormakta ne kadar geç kaldığımızı da anlatıyor. Alman tarafı “Türkler Almanca öğrenmek istemiyor” derken, Türk tarafı da “Bunlar bizim dilimizi küçümsüyor” şeklinde klişe düşüncelerle ortaya çıkıyorlar. Her iki toplumu da yakından tanıyan biri olarak, köprü kurmak, birbirimizi anlamak ve karşılıklı önyargıları yıkmak zorundayız.

Bir gün hükümette yer alır da kabineye girerseniz, Kur’an üzerine el basıp yemin edip etmeyeceğiniz de gündeme geldi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Schröder-Fischer hükümeti iktidar olduğunda ilk defa bir Alman hükümetinde kabinede yer alan bakanların çoğunluğu, İncil üzerine yemin etmedi. Ve Almanya baktı ki dünyanın sonu gelmedi, kıyamet de kopmadı. Buradaki Türk kökenli milletvekillerinin de çoğu sekülerdir. Dolayısıyla gündeme gelen bu sorular da son derece aptalcaydı ve benim için gerçeği anlatmayan bir soruydu. Ama bir gün kabinede yer alacak olursam, kamuoyunun önüne çıkıp da şov yaparcasına Kur’an üzerine yemin etmeyi şahsım adına doğru bulmuyorum. Din insanın vicdanı ile tanrısı arasında yaşanan özel bir duygudur. Vicdanınızda alacağınız her doğru karar, her söz sizi zaten tüm inançların önünde bağlayacaktır. Ben Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaşı Veli felsefe ve inancı içinde yetişmiş bir insan olarak, başkalarını hoşgörüyle karşılıyorum.


“Önemli olan kaç kere düştüğün değil, kaç kere kalktığındır”



“CHP’nin kara çarşaf açılımı, hoşgörümün sınırlarını zorladı

“Tayyip Erdoğan’ın uzlaştırıcı ve reformcu tarafı kayboldu gibi. Türkiye’de hükümetler ilk dönem yoğun çalışıyor, ikinci dönem girişimlerin sesi kesiliyor”

Başbakan Erdoğan’a bakış açınız nedir?
Erdoğan’ın yoksul bir aileden gelmesini ve klasik siyasi sınıfa dahil olmamasını başta selamladım ve çevremdeki pek çok arkadaştan farklı olarak ona bir şans tanınmasını savundum. Sayın Erdoğan yeni seçilmenin heyecanı içinde ilk dönem çalışmalarında son derece olumlu ve özellikle reformlar, AB ile ilişkiler konusunda son derece aktifti. İkinci dönem itibarıyla, ne yazık ki reformlardan çok fazla bir şey duyulmuyor artık. Uzlaştırıcı tarafı biraz kayboldu gibi görünüyor ve ülke için son derece önemli olan Kürt konusu ve insan hakları konularında yeni bir girişim göremiyorum ne yazık ki.

CHP’nin kara çarşaflı kadınları üye kaydetmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
CHP’nin Türkiye gerçekleriyle barışık olmasına doğrusu seviniyorum. Başörtüsü ve türban konusunda, çözüm anahtarını bana göre CHP elinde tutuyor. Yalnız kara çarşaf konusunda açıkçası, hoşgörümün sınırlarının zorlandığını hissediyorum. Yani kadınların bu şekilde siyaha bürünmelerinin, kadın haklarıyla bağdaşmadığına inanıyorum. Bana göre kara çarşafın, başörtüsü ve türbanla bir alakası yok. Keşke CHP bu siyasi açılımını kara çarşaflı kadınlar üzerinden değil de başörtülü veya türbanlı kadınlarla yapsaydı. Benim için önemli olan kadının kararlarıdır, hür iradesidir. Gönüllü olarak başörtüsü takmayı seçiyorsa buna itirazım olamaz, sonuna kadar saygılıyım. Ama bir şeyi asla kabul edemem: Kadının erkeğin boyunduruğuna girmesi. Bu kardeşi, babası, kocası ya da komşuları olabilir; bu asla kabul edilebilir bir durum değil. Çarşaf görüntüsü başka düşünceleri çağrıştırıyor.

AB-Türkiye politikası ve AK Parti hükümetinin bu günkü reformlarını nasıl buluyorsunuz?
Avrupa’dan baktığımızda, AB konusunda Türkiye Cumhuriyeti hükümeti şu anda kıpırdamıyor gibi görünüyor. Başka ülkeler ilerliyor, Türkiye yerinde sayıyor. Avrupa’da Türkiye’nin AB’ye üyeliğini savunan bir siyasetçi olarak açıkçası çok üzülüyorum ve şu soruyu sormadan da edemiyorum: TBMM’de görev yapan siyasetçi arkadaşlarımın cesaretlerine ne oldu bu konuda? Yoksa Ankara ikinci dönemde AKP’yi de kendine mi benzetti? Çünkü Türkiye’de hep gözlemlediğimiz şu: İlk dönem hükümetler yoğun çalışıyor, ikinci dönem seçildiklerinde ise eski girişimlerin sesi kesiliyor. Bu dönemlerde Türk hükümetleri hep kendileriyle meşgul oluyor. Bana göre Türkiye, AB konusunda geçen bunca zamandan sonra, yeniden zaman kaybetme lüksüne sahip değildir.

Yeşiller Partisi olarak KKTC ile ilgili yeni açılımlar başlattınız. Bu noktadaki görüşleriniz nedir?
Eğer Sayın Talat ve Sayın Hristofyas bu işi çözemezse, hiç kimse çözemez. Her ikisini de yakından tanıyan bir kişi olarak, bu konuda ikisinin de samimi olduğunu düşünüyorum. Ada insanlarının yıllardır birbirlerinden ayrı yaşamalarına rağmen, üst kimlik olarak Kıbrıslı olduklarına inanıyorum. Türk ya da Rum olmaları ise birer alt kimlik. Birçok konuda birbirlerine ne kadar yakın olduklarını ve nasıl da benzediklerini biliyorum. Dolayısıyla sorunların çözülemiyor olmasını aklım almıyor. Keşke Rum tarafı müzakere süreci çerçevesinde bir jest yapma cesaretine sahip olsa.

Bu çerçevede Türk-Kürt kimliklerine bakışınız nedir?
Ben Almanya’da diyorum ki, ben Alman vatandaşıyım ama Anadolu kökenli bir Türküm. Türkiye’ye geldiğimizde aynı şey geçerli. Bence üst kimlik Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktır. Alt kimlikler farklı olabilir, birisi Çerkez olur, diğeri Laz ya da Kürt olur. Bunlar da Türkiye’nin güzel çiçek bahçesi içerisinde farklı renklerin olduğunu kabullenmektir. Bu şartlar etrafında, bence Türkiye’de çözülmeyecek hiçbir sorun kalmaz ve Kürtlerin de önemli bir bölümü buna rahatlıkla imza atabilir. Eğer Türkiye’de terörün bitmesi isteniyorsa, onun en iyi anahtarı demokrasi. Demokrasiyi ortadan kaldırdığınız, demokrasiden taviz verdiğiniz anda, tarih göstermiştir ki, bugüne kadar dünyada hiçbir sorun çözülmemiştir.

“Önemli olan kaç kere düştüğün değil, kaç kere kalktığındır”


“Pia ile Almanya’da tanıştık. Ona Arjantin’de evlenme teklif ettim. Amerika’da evlendik. Yani farklı
kıtaların buluşması yaşandı”




“Pasaportum yüzünden hem Alman polisiyle hem Türk polisiyle tartıştım”
Federal Parlamento’ya seçildiğimde diplomatik pasaport verildi. Almanya’dan yurtdışına gideceğim havalimanında, pasaportumu polis memuruna uzattım. Kontrol etmeye başladı. Evirdi, çevirdi, bana baktı, ismime baktı. Cem Özdemir yazıyor ama ben kafalardaki klişe Alman diplomatına ne ismimle ne de cismimle benziyorum. Arkamda da sıra var. İnsan rahatsız oluyor. “Yine bir Türkten ötürü beklemek zorunda kalıyoruz” gibi bir düşünceyi içimde yaşıyorum. Sonra fotoğrafı kontrol etmeye başladı. Acaba sahte bir fotoğraf da buraya mı yapıştırılmış falan gibisinden. Sonra polis memuru bana döndü ve “Siz bu pasaportu neden taşıyorsunuz?” dedi. Ben de “Milletvekiliyim” dedim. Bunun üzerine “Siz milletvekili misiniz, peki hangi ülkenin milletvekili?” diye sordu. O soruya çok sinirlendim ve memura, “Kusura bakmayın ama sizin bu işte çalışabilmeniz için, en azında lise düzeyinde bir okulu bitirmiş olmanız gerekiyor. Bu pasaportu tanımıyorsanız, sanırım okulunuza pek dikkat etmediniz. Bu ülkenin diplomatik pasaportunu taşıdığıma göre, bu ülkenin milletvekili olmam gerekiyor. Çünkü elinizdeki Çin ya da başka ülkenin pasaportu değil” dedim.
Konu halloldu ve ben Türkiye’ye gittim, diplomatik pasaportum dahi olsa herkesle eşitim ve kimseden VIP gibi özel bir isteğim olmamalı düşüncesi içinde, diğer vatandaşlarla birlikte sıraya girdim. Sıra bana geldi, bu kez Türk polis memuru aldı eline pasaportu, evirdi çevirdi. O da başladı kontrole. Öyle bir tavır içindeydi ki, “Hey be aslanım; madem sahte pasaportla gireceksin, bari normal bir pasaportla deneseydin” dercesine bakıyordu. “Ufak at da civcivler yesin” dercesine de kafasını sallıyordu. En sonunda “Nereden buldun sen bu pasaportu?” dedi. Ben de “Sokakta bulmadım” deyince, bu sefer de “Kimsin sen peki?” dedi. Ben de “Alman milletvekiliyim” yanıtını verdim. Bunun üzerine polis memuru “Yok ya, biz de inandık” dedi ve aramızda tartışma başladı. Bu sefer arka sıradaki vatandaşlar bana sahip çıktı ve polislere “Cem Özdemir’i tanımıyor musunuz, kendisi milletvekilidir” dediler. Tam içim rahatladı, derin bir nefes aldım, bu kez polis memuru “O zaman burada ne işiniz var, VIP’den giriş yapsanıza. Burada bu kadar vatandaşı niçin bekletiyorsunuz?” dedi. Yani ben iyi bir şey yapmaya, sıradan bir insan gibi görünmeye çalışırken, bir de suçlu çıktım. Bunu hiç unutamıyorum. Ne zaman pasaportla çıkış yapsam aklıma Alman ve Türk polis memurlarının o birbirine çok benzeyen tavırları gelir.


“Dünyanın anti-Amerikan lüksü yok”
Bir dönem ABD’ye gittiniz ve orada yaşadınız. O dönemde Avrupa’ya bakış açınız ne oldu?
ABD’yi hem yanlışlarıyla, hem doğrularıyla hep ilklerin yaşandığı, aynı zamanda özgür dünyaya açılan bir kapı olarak görüyorum. Örneğin Martin Luther King’in önderliğinde başlayan özgürlük hareketi, bugün Obama’yı ABD’nin başkanlığına taşıdıysa, bu bize dünyada değişimin mümkün olduğunu gösteriyor ve sizi iyimser yapıyor, istersem başarırım diyorsunuz. Almanya’da ise insanlar daha karamsar yaklaşır olaylara. Bu aslında Avrupa’nın da özelliklerinden biri bana göre. Dolayısıyla bu değişim hevesinin, “Biz bunu başarırız” düşüncesinin, geleceğe ümitle bakmakta çok önemli olduğuna inanıyorum. Ayrıca dünyada anti-Amerikan lüksüne sahip olmadığımızı düşünüyorum. Savaşla mücadelede, iklim problemlerinde, açlıkla ve salgın hastalıklarla mücadelede, özgürlüklerin genişlemesi gibi pek çok konuda Amerika’sız hiçbir şey yapamazsınız bu dünyada. Bu yüzden son sekiz senede Bush yönetimindeki Amerika’nın hep yanlış yöne gitmesi, sadece ABD’ye değil tüm dünyaya büyük zararlar verdi. Amerika’nın tekrar bizimle birlikte iyi çevre koşullarına geri dönmesi, savaşa karşı durması yönünde izlenmesi beklenen yeni siyaset, tüm dünya ve insanlık için bir umut olacaktır.


Hertha Berlin-Galatasaray maçı 2-2 biter
Aşk: Pia.
Pia: Hayatta kızımla birlikte en çok sevdiğim insan.
Evlilik: Eşitlik, kadın ve erkeğin en güzel dengesi.
Çocuklar: Yaşamın mutluluk kaynağı.
Baba: İyi bir baba olmak için çok çaba sarf ediyorum.
Yeşiller: Üye olduğum ilk ve tek parti.
Yabancı: İnsan kısa süre yabancı olabilir, hayat boyu yabancı kalınmaz.
Göçmen: Ben göçmen değilim, burada doğdum.
Berlin: Mutlu olduğum bir şehir.
Nerede yaşamak isterdiniz?: Berlin-New York-İstanbul.
Kırmızı-beyaz: İki renk.
Türk gençleri: Yeni bir şeyler yapmak lazım.

Deniz Seki: Ben bu imtihanın savaşını vermiştimCorona virüs salgınını önleme amacıyla başlatılan “Evde Kal” kampanyasına destek devam ediyor. Deniz Seki, hapisteki günlerine göndermede bulunarak takipçilerini uyardı.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber