24.05.2026 - 02:00 | Son Güncellenme:
SEYHAN AKINCI - Türkan Şoray, “Ateş Parçası” filminde sevdiği adamın evindeki doğum günü partisine palyaço kostümüyle gider. Çalıştığı kumpanyadaki arkadaşının yerine gittiği evde davetlileri eğlendirmekle görevlidir. Ama o “Gökyüzüde yalnız gezen yıldızlar”ı söylerken ağlar. Sevdiği adamın bile tanıyamadığı kadar ‘yabancı’ görünmektedir. En çok da kendine. Çağdaş mozaik sanatçısı Gözde Tolan’ın küratöryel liderliğinde hazırlanan kolektif sergi “Kadın Palyaçolar” böylesi eğlenceli ve renkli bir imgenin altındaki dayatmalar üzerinden sanatta kadın emeğine bakıyor. Daha önce “Cansipârâne” sergisinde eserleri bulunan 19 ismin imza attığı 40 eserin görülebileceği sergi Gama Gallery’de açıldı. 20 Haziran’a dek görülebilecek sergiyi Gözde Tolan’la konuştuk.

“Cansipârâne”den sonra bir kez daha merkezine kadını alan “Kadın Palyaçolar” adlı sergiyle karşımızdasınız. Sanatı kadın emeği ve direnişi üzerinden okuyan pratiğiniz nasıl gelişti?
Kadınlık deneyimim öylesine cansiperane zamanlar ve anlarla dolu ki, sanat pratiğim bu tanıklıktan beslenir hâle geldi. Sanatta kadın emeğine ve direnişine odaklanma sebebim, bu emeğin sessizliği ve görünmezliği karşısında harekete geçme isteğimden kaynaklanıyor. Gündelik yaşamın içine sinmiş o cansiperane çabayı, sabrı, her şeye rağmen ayakta tutma iradesini sanatın merkezine alarak aslında o sessizliği bozmaya gayret ediyorum. Sanat pratiğim, sadece bir imge üretmek değil, bu görünmez emeğin ağırlığını ve şiirini somutlaştırmaya çalışmak. Kadının o kendine has direnişini estetik bir dile tercüme etmeye çalışıyorum. Benim için sanat, bu cansiperane varoluşun kendisini bir başkaldırı olarak sergileme biçimi.
Palyaço oldukça renkli, derin ve çarpıcı bir imge. “Kadın Palyaçolar” bize ne söylüyor?
“Kadın Palyaçolar” ismiyle aslında toplumsal hayatın ortasına kurulmuş o görünmez sahneyi ve kadınlara biçilen ‘gülümseme, uyum ve her koşulda devam etme’ performansını kastediyoruz. Palyaço imgesini, kadınların gündelik hayatta taşımak zorunda kaldığı cansiperane rollerin en çarpıcı metaforu olarak kullanıyoruz. Sergi girişinde ziyaretçileri şu cümleyle karşılıyoruz: “Bu sergi bir deneyim alanıdır; bakanı değil, karşılaşanı dönüştüren. Lütfen Dokunun.” İşte bu çağrıyla birlikte palyaço imgesi, yerini sergideki maskelerimize ve büstiyerlerimize, yani birer ‘kabuğa’ bırakıyor. Bu kabuklar sadece yüzü ve bedeni örten nesneler değil; sabrın ve direnişin alfabesine dönüşüyor. İzleyiciyi eserlere dokunmaya davet ederek mesafeyi kaldırmayı amaçlıyoruz; çünkü ancak dokunduğunuzda o kabuğun sadece bir eserden ibaret olmadığını, altında gerçek bir hayatın direndiğini hissedebiliyorsunuz. Dolayısıyla bu sergi bize; palyaçonun renkli maskesinin altındaki gerçek kadını fark etmeyi, o kabuğun içindeki saklı emekle temas etmeyi söylüyor.
Biraz da serginin yaratım sürecinden söz edelim, nasıl bir arka planı var bu kolektif serginin?
Kuramsal bir temelden; Jung’un ‘Persona’ (toplumsal maske) kavramı üzerine yaptığımız okumalardan doğdu. Bu teorik altyapıyı kadınlık deneyimiyle birleştirerek şu sorunun peşine düştük: Topluma sunduğumuz bu vitrin yüzü ne kadar ağır? Sürece farklı hayat tecrübelerinden gelen “Cansipârâne” sanatçıları dahil oldu. Bu kolektif süreç; teorik bir fikrin, farklı ellerin emeğiyle somutlaştığı bir yolculuk oldu.

“Bu sergi sadece kadınlara ait değil”
Dayanışma her alanda oldukça önemli. Kadın dayanışması ve sanatın kesişimi olan bu serginin izleyicilerde ne bırakmasını umut ediyorsunuz?
Bu sergi sadece kadınlara ait değil. Erkek izleyici de burada kendi hayatındaki ‘performans’ anlarını görebilir. Çünkü aslında hepimiz bir şekilde rol oynuyoruz. Ama kadınlar için bu daha yoğun ve sürekli bir deneyim. Benim en büyük umudum, o farkındalığın oluşması. Maskeyi tamamen çıkarmak değil mesele; onun farkında olmak. Bence bu çok güçlü bir başlangıç. Eğer bir izleyici eserlerimizden biriyle göz göze geldiğinde sanki bir sırrını biriyle paylaşmış gibi hissediyorsa, bu kadar emek ve yürek amacına ulaşmış demektir.